7 Psikoterapi Kuramı

7 Psikoterapi Kuramı

Yazar: İpek Türel

Psikoterapi, psikolojinin temel ilkeleri baz alarak oluşturulmuş, temelinde terapist ve danışan arasındaki ilişkinin bulunduğu, Amerikan Psikoloji Derneği’nin tanımına göre “danışanların kişisel gelişimlerinde karşılaştıkları engellerle baş etmeleri ve kişisel kaynaklarını kullanarak gelişim sağlamaları sürecinde, bir terapistten yardım alma süreci”dir. Psikoterapi söz konusu olduğunda, tek bir bakış açısı ve uygulama tarzı yoktur. Bu alanda çalışma yapan farklı kişiler tarafından; terapist-danışan ilişkileri, insan doğasına bakış açısı, amaçlar ve süreç açısından farklı fikirlere sahip bir çok kuram türetilmiştir. Bunların çoğunun temelinde, ruhsal ve sosyal olarak bazı engeller yaşayan, ruhsal sorunlara sahip insanlara iyileşme süreçlerinde yardım etmek yatar.

Bu yazıda, belli başlı bazı psikoterapi kuramları ve kısaca bunların içeriklerinden bahsediyor olacağız. Ancak bunlara geçmeden önce, bazı temel kavramları netleştirmek gerektiğini düşünüyorum. İlk olarak sağlık ve normallik kavramlarının ne olduğuna bakalım. Sağlık, dünya sağlık örgütünün tanımına göre, kişinin beden, zihin ve sosyal olarak içinde bulunduğu tam bir iyilik halidir. Beden olarak sağlıklı olmak aşağı yukarı, somut olarak ölçebildiğimiz bir şey artık. Peki ruh sağlığı? Ruh sağlığı ile ilgili değerlendirme yaparken normallik kavramının ne olduğu da dikkate alınmalı. Belli davranışları düşündüğümüzde, bunların normal mi anormal mi olduğu konusunda ikilemde kalırız. Neyin normal olup olmadığına karar verirken genelde, kültürel göreliliğe ve alışılmışlığına göre değerlendiririz. Ruhsal açıdan anormal olarak nitelendirilmesi için, kişinin günlük yaşamının olağan akışını engellemesi, kişinin kendisine veya çevresinde rahatsızlık veriyor olması, alışılmışın dışında olması ve tehlikeli olması gibi kriterlere bakılır. Tarih boyunca, normal-anormal durumlara yönelik görüşler çokça değişikliğe uğramıştır. Psikolojik sorunların, biyolojik ve psikolojik temelli olduğunun düşünüldüğü dönemler ve bu sorunların doğaüstü güçlere bağlandığı dönemler de olmuştur. Bunlarla beraber de, sorunların nasıl iyileştirilip tedavi edileceği üzerine düşünülmüştür. Doğaüstü güçlerin etkisine inanıldığı zamanlarda iyileştirme; şeytan çıkarma ayinleri gibi yollar ile denenmişken, beden sağlığıyla ilişkili olduğunu düşünenler ilk önce bedeni tedavi etmeye çalışmıştır.

Modern dünyaya baktığımızda, psikolojik sorunlara eklektik bir perspektiften yaklaşabiliyoruz. Hastalıklar, biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin bileşimi olarak değerlendirebiliyor ve yaklaşımlar da buna göre değişiyor. Psikoterapilerin de devreye girdiği kısım burası, iyileştirme. Psikanalitik yaklaşımlardan, varoluşçu yaklaşımlara kadar her bir ekolün kendine has yapısı ve uygulamaları vardır. Yazının geri kalanında, başlıca birkaç kurama ve içeriklerine kısaca göz atacağız. Kuramları incelerken; insan doğasına bakış açısı ve bazı önemli kavramlarıyla birlikte, sağaltım sürecinin nasıl işlediği ile ilgili kısımlarına bakacağız.

1- Psikanalitik Kuram (Psychoanalytic Theory)

Psikanaliz, Sigmund Freud’un öncülük ettiği bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma baktığımızda, insan doğasına yönelik karamsar diyebileceğimiz bir tutum görüyoruz. Karamsar denilmesinin sebebi, insan davranışlarının arkasındaki motivasyonun, bitmeyen içsel çatışmalara bağlanıyor olmasıdır. Psikanaliz, bilinçdışına da yaptığı yoğun vurguyla, insan davranışının içgüdüler tarafından yönlendirildiğinden bahseder. Freud, iki temel içgüdüden bahseder. Yaşam içgüdüsü (eros) ve Ölüm içgüdüsü (thanatos). Yaşam içgüdüsü, büyüme ve gelişme odaklıyken, ölüm içgüdüsü yıkımı temsil eder. Bu ikisi, birbirlerine zıt güçler olmaktan ziyade, yin ve yang[1] gibi birbirini tamamlayan iki içgüdüdür. Bütün bunlar da elbette ki bilinçdışıdır ve Freud’un belirttiğine göre içsel bir enerjiyi temsil eder. Yaşam içgüdüsü söz konusu olduğunda bunu libido olarak adlandırırız. Genel olarak cinsel güdüleri temsil ettiğine yönelik görüşler de yoğunluktadır.

Bahsedilen bu içgüdüsel enerji, sürekli olarak devinim halinde ve yatırım yapacağı nesnelerin arayışı içindedir. İlk doğduğumuzda libidonun yatırım nesnesi sadece bireyin kendisi iken, bu daha sonra ilk yatırım nesnesi olan anneye ve gelişim dönemleri ilerledikçe farklı nesnelere doğru akışına devam eder. Libido, ancak bir insana yatırım yaparak var olur.

Psikanalitik kuramın önemli kısımlarından biri de, zihnin topografik betimlemesidir. Bir buzdağı şeklinde tasvir edilen bu topografi, bilinç, bilinçdışı ve önbilinç olarak üç kısımda ele alınır. Davranışların motivasyonu da önceden belirtildiği gibi buzdağının su altında kalan ve dışarıya çıkmayan bilinçdışı kısmında yer alır. Freud’un topografik modelden sonra ortaya koyduğu yapısal modele baktığımızda ise yine, üç parça görüyoruz. Bunlar; id, ego ve süperego olarak karşımıza çıkıyor. İd kişiliğin en ilkel parçası ve tamamen haz ilkesi üzerinden hareket eden, organizmanın ihtiyaçlarının anında tatminini isteyen bir yapıdır. Ego, kişiliğin gerçeklikle en çok bağlantısı bulunan parçası olarak, idin ihtiyaçlarını gözetirken aynı zamanda sosyal bir varlık olan insanı, dış dünyadan korumayı amaçlayan ve bu doğrultuda ihtiyaçlarını gerçeklik temasında yapılandıran ve düzenleyen bölümdür. İçgüdüsel itilimler her zaman anında tatmin edilme olanağı bulamayabilir ve ego, id’i bu gibi durumlarda dengelemek için oluşmuştur. Süperego, benliğin en son oluşan kısmıdır. Egoya karşı bir ebeveyn gibi yaklaşan, ona emirler veren, kısıtlayan, kontrol etmeye çalışan bir mekanizmadır.

Bilinçaltının ihtiyaçlarından kaynaklanan dürtüler kendilerini direkt olarak belli etmezler ve değişik şekillerde ortaya çıkarlar. Savunma mekanizmaları da burada devreye girer. Psikanalitik kuramda birçok savunma mekanizmasından bahsedilir. Bunların bazılarının temel işlevleri şunlardır ve bu şekilde ihtiyaçlar indirekt bir ifade bulur: bastırılarak, kişiye geri dönüşü sağlanarak, tersine çevrilerek ya da yüceltilerek.

Freud, kuramını oluştururken insan yaşamının ilk altı yılına fazlaca vurgu yapmıştır. Kişiliğin oluşumunun çoğunun bu altı yılda oluştuğundan ve bu dönemlerin insan için de oldukça kritik olduğundan bahseder. Freud bu doğrultuda 5 aşamalı bir psikoseksüel evreler dizisi oluşturmuştur. Bunlar cinsel gelişim evreleri olarak nitelendirilir ve her çocuğun bu evrelerden geçtiği kabul edilir. Her bir dönem erotojenik bir bölge odaklıdır ve cinsel güdü bu bölge üzerinden giderilir. Bu tatmin sürecinde, libidonun yatırımı çok az veya fazla olursa, evrelerde saplanmalar yaşanabilir ve bu da kişilikte belirgin izler bırakır. Herkeste az veya çok bu saplanmalar bulunabilir ancak saplanmanın fazla olduğu durumlar, yetişkinlikte kişinin hayatında belirgin sorunlara yol açabilir.

Psikoseksüel evreler; yaşamın ilk yılını kapsayan oral dönem, anal dönem, fallik dönem, latans dönem ve genital dönem olarak isimlendirilirler.

 

 

Psikanalitik kuramın bazı temel kavramlarına baktıktan sonra, bu kurama göre psikolojik sağaltımın nasıl gerçekleşeceğine ve psikoterapötik özelliklerine bakalım. Bir önceki kısımda, idsel ihtiyaçların farklı şekilde kendilerini ifade etme yolları bulduğundan ve bu yöntemlerin de savunma mekanizmaları olduğundan söz etmiştik. Psikanalizin temelinde bilindiği üzere bilinçdışı vardır ve psikolojik iyileşmenin yolu da buradan geçer. Freud ilk yıllarında, Jean Charcot’nun hipnozla iyileştirdiği vakaları gözlemlemiş ve Breuer ile birlikte hipnoz kullanarak vaka görmüşlerdir. Ancak daha sonraları hipnozun her vakada işe yaramadığını gözlemleyen Freud, bu teknik yerine serbest çağrışım tekniğine yönelmiştir.

Danışan-danışman ilişkisine baktığımızda, psikanalizde danışmanın kendi kişiliğini sürece katmadığı ve belirli bir mesafede bir duruş sergilediğini görüyoruz. Bu mesafenin, danışanın bilinçdışını rahatça dışa vurabileceği nötr analitik ortamın sağlanması için kesinlikle gerekli olduğu kabul görür. Klasik psikanalizde kullanımı dikkat çeken divanın, terapistin danışanın onu göremeyeceği bir konumda oturmasıyla birlikte, göz kontağının kurulmamasını sağlayan bir yapısı olduğu için nötr ortamı yaratan bir işlevi bulunur. Danışman bu nötrlüğü sağlamak ve danışana ihtiyacı olan ortamı sağlamakla yükümlüyken, danışan da sürecin en iyi şekilde işlemesi için gerekenleri yapmakla yükümlüdür. Danışan, süreç içinde aklına gelen her şeyi önemsiz ya da anlamsız görünse de söylemelidir ve bu süreç için hayati önem taşıyan bir husustur.

Psikanaliz, semptomlarla ilgilenmez. Semptomların altında yatan bilinçdışı süreçlerle ilgilenir çünkü sadece semptom tedavi edilirse, çözülmeyen çatışmaların enerjisi kaybolmayacak ve kendine başka bir ifade yolu bulacaktır. Bu nedenle, terapi süresinde amaç, semptomlara neden olan bilinçdışı materyalleri bilince çıkarmak ve o enerjiyi bilinçli süreçlere yönlendirmektir. Bunun gerçekleşmesi için de danışanın bilinçdışı süreçlerine ve çocukluk çağı yaşantılarına dair bir içgörü geliştirmesi beklenir. Direnç olarak adlandırılan bir diğer husus ise, bilinçdışı materyallerin bilince çıkarılmasını tehlike olarak algılayan psişeden kaynaklanır. Burada direnç kendini, terapi süresince gerekli açılımı yaşamamak ve terapistle paylaşım yapmamak ile seanslara geç kalmak gibi durumlarla belli edebilir.

Terapi süreci ile ilişkili iki önemli konu daha bulunur: aktarım ve karşıt aktarım. Aktarım, Freud’a göre terapi süreci için önem arz eden durumlardan biridir ve her zaman oluşur. Danışan ve terapistin kurduğu ikili ilişki, danışanın kendi hayatındaki ilişkilerini temsil eden bir hale bürünür ve danışan dışarıdaki bir ilişkisini terapaötik ortamın içinde tekrardan yaratır. Bu aktarımın çözülmesi için, terapistin bunun farkında olması ve yorumlayabilmesi gerekir. Karşıt aktarım ise bunun tam tersi, terapistin danışana kendi hayatından bir yansıtma yapmasıyla oluşur ancak bu olması istenen bir durum değildir. Terapistin objektifliğini kaybetme ve danışana atfettiği değer yüzünden sürecin akması ihtimali vardır.

Son olarak, kullanılan teknikler ise, serbest çağrışım, yorumlama, direncin analizi ve rüya analizidir. Serbest çağrışımdan yazının başlarında bahsetmiştik ve bunun süreç açısından kilit bir önemde olduğunu belirtmekte tekrardan fayda var, çünkü sürecin ilerlemesini sağlayan teknik budur. İkinci olarak yorumlama ise, danışanın terapötik ortama getirdiği her bir malzemenin, (anlattıklarından, duruşuna mimiklerine ve terapistle etkileşimine kadar) terapist tarafından yorumlanabiliyor ve doğru zamanda danışana aktarılıyor olması gerekir. Erken veya geç yapılan bir yorum işlevini kaybedebilir veya süreci aksatabilir. Önceki paragraflarda bahsedilen direncin de terapist tarafından farkediliyor ve yorumlanıyor olması gerekir. Son bir kısım olan rüya analizi ise, danışanın gördüğü rüyaları terapistine anlatması ve terapistin rüyaların sembolik anlamına yönelik bir yorumlama yapması ile gerçekleşir. Rüya analizinin, psikanalizde önemli bir yeri vardır.

2- Neoanalitik Yaklaşımlar (Neoanalytic Approaches)

Bir önceki kısımda psikanalitik psikoterapinin genel çerçevesinden bahsettik. Freud’la birlikte oluşan modelle birlikte, bu modelin destekleyicileri olduğu gibi, karşı çıkanlar ya da eksik olduğunu düşünenler de fikirlerini beyan etmeye ve kendi çalışmalarını yürütmeye başladı. Klasik psikanalizden belli noktalarda farklılaşarak, ayrışarak ya da üzerine ekleme yapılarak oluşturulan bu yaklaşımları genel olarake neoanalitik yaklaşımlar adı altında inceleyebiliriz. Bu yaklaşımların arkasındaki isimlere baktığımızda yine tanıdık isimlerle karşılaşıyoruz. Anna Freud, Melanie Klein, Carl Gustav Jung, Heinz Kohut…

Neoanalitik yaklaşımların hepsi Freud’un klasik kuramının içinden çıkarak oluşmuştur. Ortak noktalarına bakacak olursak da, dürtü konusunda Freud ile fikir ayrılığına düştüklerini görüyoruz. Klasik psikanalizde cinsellik ve agresyon olarak tanımlanan iki temel dürtüden ve dürtülerle harekete geçen bir içsel enerjiden bahsedilir. Jung’a göre cinsellik insanın içsel süreci için önemli olsa da, davranışların ve psişenin bundan ibaret olamayacağını savunmuştur.

Babasının sıkı bir takipçisi olan ve çocuk psikanalizine de sayısız katkıları olan Anna Freud’un kurama yönelik görüşlerini benimseyenlerin bulunduğu grup, Ego psikoloji okulu olarak anılır. Ego analistleri, neoanalitikçilerin içinde klasik kurama en yakın duranlardır. Dürtüler, bilincin yapısı gibi konularda klasik psikanaliz ile ortak fikirde olmalarına ek olarak, klasik psikanaliz temel olarak idin işlevlerine odaklanırken, ego analistleri ego işlevlerini de denklemin içine sokan bir yaklaşım benimsemişlerdir. Egoyu sadece idi kontrol eden bir yapı olmaktan çok kendi başına bağımsız ve önemli bir parça olarak görmüş ve ego gelişimine odaklanmışlardır. İd ve süperegonun arasında bir kontrol mekanizması olmasından öte, egonun çevreyle olan ilişkisine ve uyum sağlama şekline odaklanmışlardır. Sağlık ve fonksiyonsuzluk üzerine klasik psikanalizle çok benzeşirler ancak anlaşılacağı üzerine fonksiyonsuzluk durumunda egonun çevreye uyum sağlama konusunda işlevselliğine de bakarlar. Psikoteraötik ortama yaklaşım, kullanılan teknikler bakımından klasik psikanaliz ile çok benzeşir.

Nesne ilişkileri kuramcıları, kendilik psikolojisi ve ilişkisel psikanaliz olarak adlandırılan diğer bakış açıları da bulunmaktadır. Bunların her birine bu kısım içinde teker teker değinmeyecek olmakla birlikte, geneli için şu söylenebilir ki, teknik olarak psikanalitik kurama bir ekleme yapmamışlardır, var olan teknikler ve uygulamanın yorumlamalarına ilişkin yeni perspektifler kazandırmışlardır.

3- Adlerci Psikoterapi (Bireysel Psikoloji, Adlerian Psychotherapy)

Alfred Adler’in geliştirdiği bir kuram olan, kendi deyimiyle Bireysel Psikoloji, psikanalitik yaklaşımlara nazaran insan doğasına yönelik iyimser bir bakış açısına sahip bir kuramdır. Bireyi bütünsel bir yaklaşımla değerlendiren kuram, insanı olgunlaşmaya ve gelişmeye yeteneği olan bir varlık olarak görürken, hedefleri olan sorumlu bir misyona da sahip olduğunu düşünür. Doğuştan herkeste var olduğunu söylediği “aşağılık kompleksi”nin, yaşam süresince psikolojik olarak ketlenmeler ve fonksiyonsuzluk durumları yaratacağından bahseder. Psikopatoloji olarak ele alınacak durumları, hastalık olarak değerlendirmekten ziyade bir cesaret kırılması durumu olarak görür (modern psikoterapiler). Adlerci psikoterapinin en büyük katkılarından biri, sosyal yaşama yönelik yaptığı vurgudur. Aşağılık kompleksi gibi sosyal ilgi ihtiyacının da doğuştan hepimizde var olduğunu söylemiştir. Bu kurama göre, sağlıklı bir insan, sosyal olarak var olduğu topluma katkıda bulunan, iyi gelişmiş bir sosyal ilgiye sahip ve karşılaştığı zorluklara çözüm üretmeyi başarbilen insan olarak betimlenir.

Terapötik sürece bakacak olursak, danışan ve danışman arasındaki güven ilişkisine verilen önemin fazlalığını görürüz. Kendine güvenen ve danışanını önemseyen bir terapist bu güven ortamının oluşması konusunda destekleyici bir işlev sağlar. Güvenden sonra, umut ve sevgi terapi sürecinin olmazsa olmaz unsurlarından olarak görülür. Cesareti kırılan bir danışan için terapötik süreçte umut, oldukça önemlidir. Terapistin yine destekleyici olması önemlidir. Sosyal ilişkilere ve ilgiye önem veren bu kuram elbette bir duygu olarak sevgiye vurgu yapmış ve terapötik süreç için de önemli olduğunu belirtmiştir.

Bireysel psikolojide, aktif dinleme, empati ve gözlem terapötik süreç için kritik unsurlardır. Danışanın yaşam tarzını ve buna olan uyumunu anlamak için terapistin dinleme ve empati kurmanın yanı sıra danışanın sözel veya sözel olmayan her türlü ipucunu yakalayabilmeledir.

Terapinin amacına bakacak olursak da, danışanın yaşamına yönelik işlevsel olmayan bakış açılarını ve tavırlarını keşfetmesini sağlamak ve hayatını bu yönde değiştirmesine yönelik teşvik edici olarak aksiyon almasını sağlamaktır. Terapi sürecinin dört aşamada gerçekleştiği söylenir: danışan ve terapist ilişkisinin kurulması, danışanı ve yaşamını anlamaya yönelik işbirliğinin kurulması, işlevsel olan ve olmayan örüntüleri ile ilgili içgörü geliştiriyor olması ve geliştirdiği içgörünün sonucu olarak yaşam stilini ve örüntülerini anlamlandırarak daha işlevsel örüntüler oluşturmak için yönlendirme yapılması.

4- Danışan Merkezli Terapi (Client Centred Therapy)

İnsan doğasına bakış açısı yönünden kendinden önceki kuramlardan belirgin şekilde ayrışan bu kuram, Carl Rogers öncülüğünde geliştirilmiştir. Carl Rogers’a göre: “İnsanın temel doğası, özgürce kendi akışına göre işlediğinde yapıcı ve güvenilirdir.” İnsan kendi haline bırakıldığında, önceki kuramlardaki gibi, doğuştan var olan bir olumsuzluk sebebiyle yaşamında sorunlarla karşılaşmayacaktır. İnsanlar kendi en içlerindeki dürtüye göre hareket ettiğinde, bunun kendini gerçekleştirme olarak dışavurumunun yaşanacağını belirtmiştir. Önceki kuramların saldırganlık dürtüsüyle gerçekleştiğini söylediği uyumsuz davranış örüntülerinin, içinde bulundukları çevre ile etkileşimlerinden kaynaklanan durumlar olduğunu öne sürmüştür.

Bu yaklaşımda temel inanış, danışanların kendi terapi süreçlerinin yönetiminin sorumluluğunu alabilecek ve kendi davranışlarının da sorumluluğunu alabilecek yapıya sahip olduğudur.

Terapinin amaçladığı, psikolojik gelişme ve ilerlemenin kaynağının kişinin içinde bulunduğunu ve bu keşfetme sürecini gerçekleştirme yeteneğinin de kişinin kendisinde doğal olarak var olduğunu söylemiştir. Kişinin yaşamındaki uyumsuzlukların çözümü yine kişinin kendisinde bulunur.

Kurama göre, sağlıklı kişi, tutarlı, yeni deneyimlere açık, referans odağı kendi içsel kaynakları olan kişidir. Kendini algılayış şekli olumludur ve içgörüsü de gelişmiştir. Kendini gerçekleştirme sürecinde, kendini tanıdığı ve bildiği için, kendine uygun olan yaşam yolunu seçme konusunda başarılıdır.

Terapötik ilişkiye baktığımızda, terapistin danışana yönelik tamamen olumlu bir bakış açısı ve yaklaşıma sahip olması, özerkliğine saygı duyması ve empatik olması gereklidir. Özgürlük, danışan merkezli terapi için kilit noktadır. Terapötik ortam içinde danışanın özgürlüğüne saygı duyulmalı ve bu ortam da onun için sağlanmalıdır. Danışan ve danışman arasındaki her ilişki, aynı bireyler gibi, biriciktir. Hazır bir kalıbın içine oturtulamaz. Danışanın psikoterapi sürecinden beklentileri ve danışmanın bu ihtiyaçları empatiyle algılama ve cevap verme şekline göre değişen özel ve Rogers’ın deyimiyle otantik bir ilişkidir.

Diğer yaklaşımlardan farklı olarak, danışan merkezli terapide herhangi bir teknik kullanılmamaktadır. Terapinin temelinde, danışanı aktif bir şekilde dinliyor, koşulsuz kabul gösteriyor olmak ve empatik bir şekilde içsel referanslarını anlayabiliyor olmak yatar. Bu kuramın en çok eleştirilen yanlarından biri de, danışmanın herhangi bir aktif müdahalesi olmayışıdır

5- Varoluşçu Terapi (Existential Therapy)

Varoluşçu terapi denildiğinde akla gelen ilk isim, Irvin Yalom’dur. Kuramın içeriğine baktığımızda, temelinde insanın özgür olduğuna inanılır ve insanlar yaşamlarına yönelik sorumlulukları üstlenebilen, kendini gerçekleştirmeyi başarabilecek kaynaklara sahip varlıklar olarak kabul edilir. Bu açıdan bakıldığında, danışan merkezli terapiyle temel felsefelerinin uyuştuğu görülebilir. Bu kurama göre, insan davranışlarının arkasındaki temel motivasyon, anlam arayışıdır. Aslında, kuramın geneline baktığımızda, insanın doğasının ne olduğuna dair düşünmeye sevk eden ve varoluşsal kaynaklara odaklanan bir yapıda olduğunu görüyoruz.

Bu kuramın temelinde kaygı vardır. Rollo May ve Irvin Yalom’un da belirttiği üzere, “kaygı; bizim hayatta kalma, yaşamımızı sürdürme, varlığımıza anlam katma ihtiyacımızdan kaynaklanır.” Varoluşçu kaygı olarak da tanımlanır ve bu doğal bir süreç olarak görülür. Kişinin kurtulması ya da bastırması gereken bir olgu değildir.

Burada, normal ve nevrotik kaygı arasında yapılan vurguya da dikkat çekmek gerekir. Normal kaygı, kaynaklandığı yere dikkatimizi vermemizi sağlayan, yaşamın doğal akışının içinde bulunan ve çevreye uyumlu olarak var olan bir kaygıdır. Varoluşçu kaygı da buraya dahildir. Ancak nevrotik kaygı, içinde bulunulan çevreyle uyumsuz ve abartılma durumu içeren, yıkıcı bir olgudur.

Kuramın terapötik yapısına geçmeden önce Yalom’un tanımladığı nihai kaygıların ne olduğuna bakmak gerekir. Bunlardan ilki olan “ölüm”, insanın daima birlikte yaşamak zorunda olduğu kaygıdır. Ölüm, yaşamamıza anlam veren unsur olmasıyla birlikte, bize en çok kaygı veren şeydir. Yüzleşmekten en çok korktuğumuz ve yüzleşme sonrası en nihai sıkıntıları yaşadığımız şeydir. İkincisi ise özgürlüktür. Kişinin yaşamı tamamen kendi sorumluluğundadır ve insan özgürdür. Burada yine, insanın hayatıyla ilişkili her noktanın sorumluluğunun kendinde olmasını farketmesi de kaygıyı tetikleyicidir. Bununla yüzleşmek de yine kolay değildir. Üçüncüsü olan anlamsızlık da, insanların herhangi bir anlam ile dünyaya gelmediğini belirtir. Ve son olarak izolasyon, insanın tamamen yalnız olduğu üzerine vurgu yapar. Ölümlü ve özgür olduğuyla yüzleşen insan kaçınılmaz olarak varoluşsal olarak yalnız olduğununun da farkına varır. Bu da nihai olarak başlı başına bir kaygıdır.

Bu kurama göre, sağlıklı insan, varoluşsal kaygıları ile başedebilen ve kaygıları ile uyumlu bir şekilde yaşayabilen kişidir. Terapötik sürece ve danışan terapist ilişkisine baktığımızda ise, terapinin iki kişi arasındaki öznel ilişkiye dayandığını görüyoruz. Terapist bu yaklaşımda da aktif bir rol sergilemez ve danışanın sorunlarına belirli çözümler üretmez. Ancak ve ancak, kendi varoluşsal kaygıları ve nihai kaygılarla baş etmesini sağlayacak cesareti toplmasına yardımcı olan kişidir.

6- Davranış Terapisi (Behavior Therapy)

1900lü yıllarda yükselişe geçen davranışçı yaklaşımlar Pavlov, Skinner gibi araştırmacıların deneysel ortamlarda hayvanlar üzerinde yaptıkları çalışmalar ile yükselişe geçmiştir. Psikoterapi kuramı olarak yerini bulmaya başlaması ise 1950li yılları bulmuştur.

Davranışçı psikoterapiler, danışanın karşılaştığı sorunlar ile yeni baş etme becerileri edinmelerini ve iletişim yeteneklerini geliştirmelerini sağlamaya ve uyumsuz davranışlarından vazgeçmelerine yöneliktir. Bunu sağlamak amacıyla, ilgili bilişsel süreçleri, duyguları ve davranışlarındaki işleyişi değiştirecek müdahaleler yapılır. Kuramın temelinde, uygun davranışlar geliştirmeyi öğrenme yatar. Bu öğrenme süreci oldukça dikkatli yapılandırılmıştır.

Diğer yaklaşımlara göre, bu kuramda psikoterapistin daha aktif bir rolü vardır. Psikoterapist, danışana uyumlu davranışlar geliştirmesi yönünde yardımcı olur ve gevşeme egzersizleri, davranışlarını değiştirmeye yönelik günlük adımlar atması konusunda cesaretlendirici olur. Ancak bu süreç sadece terapist tarafından yönlendirilmez. Danışanın, hayatındaki bu değişimi gerçekleştirmeye yönelik motive olması son derece önemlidir. Bu motivasyon olmadan, değişim yaşanamaz. Terapist bir rol model olarak karşımıza çıkar, yönlendirici ve ilgilidir, danışanın sorunlarına yönelik çözümler üretir. Bunun için de, terapistin ilk yapması gereken danışanın sorunlarını tespit etmek ve buna yönelik bir müdahale planı oluşturmaktır.

Davranışçı terapilerde kullanılan bazı tekniklerden biri olan rol yapma, danışanın hayatında yaşadığı sorunları, danışma ortamının güvenli sahasında tekrardan yaşama şansı verir. Bu yöntem gerçek durumun tam yerini almasa da, danışmanın, danışanın sorun yaşadığı insanın rolüne girerek durumu o şekilde gözlemleme şansı verir. Aynı şekilde danışana da sorunlarını, gerçek ortamın yarattığı duygu yoğunluğunun dışında nötr bir ortamda tekrar deneyimleme şansı verir. Kendini denetleme yönteminde ise, danışandan günlük yaşamında her zaman belirli olayların ve tepkilerinin detaylı bir kaydını tutmasını istenir. Bu yolla, danışanın yaşamındaki sorunları ve bağlantılı davranış örüntülerini somutlaştırarak görmeleri sağlanır. Bunlar gibi, danışmanın aktif olduğu teknikler çokça kullanılır. Tedaviye yönelik olarak danışandan danışana farklılaşan teknikler vardır. Bu noktada terapistin ortama ve danışanın sorunların yönelik analizi ile kendi klinik tecrübelerine ve eğitimine dayanarak hareket etmesi beklenir. Sistematik duyarsızlaştırma, bilişsel yeniden yapılandırma tedavi süresince kullanılan tekniklerin bazılarıdır.

7- Bilişsel Terapi (Cognitive Therapy)

Bilişsel terapilerde, danışanların sahip olduğu, yanlış bilgi işlemeleri ve uyumsuz davranışların ortaya çıkmasına neden olan bilişsel süreçlerin değiştirilmesi amaçlanır. Davranışçı terapilerde olduğu gibi davranışı değil, burada biliş süreçlerini değiştirmek amaçlanır. Uyumsuz düşüncelerin yerini, işlevsel olanlarla değiştirmek psikoterapinin nihai hedefidir. Terapist, psikoterapi sürecinde, hastanın işlevsel olmayan düşünce sistemlerinin bağlamını, varlıklarını, işlevlerini ve nasıl kullanıldıklarını anlamaya yönelik sorular sorar.

Bilişsel psikoterapilerde, bilişsel değişimin çeşitli aşamaları vardır: istemli düşünceler, otomatik düşünceler ve varsayımlar. Bunlar hiyerarşik bir düzende sıralanırlar. En ulaşılabilir ama en az istikrarlı olan istemli düşüncelerdir. Bir sonraki seviyede, belli tetikleyici durumlarla ansızın ortaya çıkan otomatik düşünceler yer alır. Bilişsel bozukluklar bu seviyede kendini gösterebilir. Otomatik düşüncelerin, daha altta yatan başka sebepler ile tetiklendiği düşünülür. Son olarak varsayımlar ise, şemalarda bulunan temel inanışlardır. Terapi bu varsayımların ne olduğunu anlamayı ve onları değiştirmeyi amaçlar. Eğer bu yapılırsa, gelecekte ortaya çıkabilecek stres faktörlerine yönelik danışanın direnci arttırılmış olur.

Terapötik ilişkiye baktığımızda danışan ve danışman arasında bir işbirliği olması gerekir. Koşullara göre, danışanın ve danışmanın farklı zamanlarda kontrolü ele aldığı anlarla birlikte süreç ortak bir şekilde çalışılarak yürütülür. Danışan terapist ile birlikte sürecin sorumluluğunu paylaşır. Terapötik amaçların gerçekleşebilmesine yönelik, kendi payına düşen sorumlulukları üstlenir ve yerine getirir. Bilişsel terapistler, süreçte aktiftirler. Empatik yaklaşmaları aradaki işbirliğinin kurulmasına destekleyici niteliktedir ancak tek başına yeterli değildir. Terapistin önemli noktalara odaklanamayı ve belirli bilişsel ve davranışçı teknikleri danışana öğretebilme konusunda yetkin olması beklenir. Gerçekleştirilen her seans sonunda, terapist danışandan süreçle ilgili geri bildirim alır. Bu geribildirimler sürecin danışan açısından nasıl işlediğini, eksik veya rahatsız edici bulduğu şeyler varsa bunları öğrenmeyi ve süreçle ilgili danışanın deneyimlerini anlamaya yönelik oldukça verim sağlayan bir yöntemdir.


Kaynakça

Geçtan, E. (2002). Psikanaliz ve sonrası. Metis Yayınları.

Murdock, N. L. (2012). Psikolojik danışma ve psikoterapi kuramları. F. Akkoyun, Çev. Edt.) Ankara: Nobel Yayınevi.

Prochaska, J. O., & Norcross, J. C. (2018). Systems of psychotherapy: A transtheoretical analysis. Oxford University Press.

Schultz, D. P., & Schultz, S. E. (2016). Theories of personality. Cengage Learning.

Wedding, D. (2010). Current psychotherapies. John Wiley & Sons, Inc..


Dipnot

[1] Evrenin dinamiğini karşı kutuplarla açıklayan, bu kutupların etkileşiminin evreni etkilediğini savunan öğreti, kuram.(en).

 

Görsel kaynağı: https://www.indiatoday.in/education-today/gk-current-affairs/story/sigmund-freud-338418-2016-09-23

Psikoloji kategorisindeki diğer yazılar için tıklayın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir