Aklın Gücü, Kılıcın Keskin Tarafı

Aklın Gücü, Kılıcın Keskin Tarafı

Yazar: Büşra Erturan (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 2. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

Astarti perdeyi çekiştirip dışarıdaki kum şehrinin akşam kızıllığındaki manzarasına baktı. Kum fırtınaları bazı kadim yapıları ve göçten sonra yapılmış evleri aşındırmıştı. Yapıların üzerindeki küçük oyuklar Astarti’ye her zaman Enon kılıcının vücuda saplanıp çıktıktan sonra arkada bıraktığı delik deşik görüntüyü hatırlatırdı. Şimdi de haftalar önceki çarpışmadan hatırlayabildikleri vızır vızır kafasında dönüyordu. Oni enerjisinin kendi damarlarından kılıcına uzanan akışının muhteşem hissi hala kulaklarını çınlatıyordu. Torgaları acımasızca öldürüyor olmaları çoğunlukla rüyalarına giriyordu. Yine o rüyalardan birini gördüğü için huzursuzdu.

Pencereden uzaklaşarak odanın içinde ileri geri gitmeye başladı, bütün yaşadıklarından sonra geldiği noktaya hayret etti. Yaşamının tam olarak hangi yerinde tıkanmaya başlamıştı? Küçükken büyü duvarının bitişiğinde bir evleri vardı. Bu bölge dev ağaçlarla dolu ormanın içindeydi ve şu an yaşadığı kum şehrine hiç benzemiyordu. Astarti ormanın derinliklerinde keşfe çıktığı ve özgürce dolaştığı zamanları hatırladı.

Yaşamaya daha elverişli olduğundan ve büyü duvarından korkmadıkları için çoğu insanın evi bu ormanın içinde ve çevresindeydi. Aslında büyü duvarının korku vermemesi garipti, çünkü diğer tarafta evrenin bütün kötülükleri yuvalanmıştı. Onları ayıran sadece bir büyü duvarıydı. Belki de insanlar kendilerini alışkanlığın kollarına bırakmayı seviyorlardı. Ayrıca yeşil manzaranın varlığı huzur veriyor, ağaçların ve toprağın kokusu sinirleri yatıştırıyordu. O zamanlar büyü duvarında yırtılma olduğu kimse tarafından bilinmiyordu. Duvar yırtılmadan önce Torgalar her gün amaçsızca duvara çarpıp geri dönüyorlardı, yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Fakat bir gece, kimsenin hala çözemediği bir sebepten duvarda küçük bir yarık oluştu. Torgalar burayı keşfettiğinde yarığın biraz daha açılmasını beklemiş, yeterince açılınca birer ikişer duvardan geçmiş, sürü haline geldiklerinde de ormandaki köye saldırmışlardı.

Astarti’nin o geceyle ilgili hatırladıkları, tıpkı harlı ateşten alınan kızgın bir metalin deriyi yakarak iz bırakması gibi, vücuduna ve aklının derinliklerine işlenmişti. Yaşamının tıkanmaya başladığı an da işte bu andı. Torgalardan biri annesini bacaklarından sürükleyerek bahçeye çıkarmış, elindeki balta benzeri keskin aletle önce annesinin kolunu koparmış daha sonra da kafasını deşmişti. Astarti bütün bu olanları olduğu yerde donarak izlemişti. Başka bir Torga babasıyla mücadele ederken kum şehrinden bir savaşçı ağaçların arasından fırlamıştı. Fakat savaşçı olaya dahil olamadan annesini öldüren Torga ve hızla koşan başka bir Torgayla birlikte toplam üç Torga babasının işini bitirmişti. Savaşçı iki tanesini devirdikten sonra üçüncü Torga tarafından parçalanmıştı. Astarti eve kaçmaya çalışırken kalan son Torga onu fark etmiş ve üstüne gelmeye başlamıştı. Torganın bütün o çirkinliğini çok net hatırlıyordu. İnce ve sipsivri sıra sıra dizilmiş bir sürü keskin diş, kafasındakı çamurla kaplı çalıya benzeyen beyaz saçlar, koyu kırmızı gözler ve taşla defalarca vurulup yamultulmuş gibi görünen bir yüz…Astarti etrafında Torga’ya karşı koyabilecek hiçbir şey bulamadığı için ölensavaşçının kenara bıraktığı kabzayı eline almış ve kabzayı eline aldığı anda beklemediği bir kıvılcım hissetmişti. Ailesinin öldürüldüğünü görmüş, duygusal karmaşanın vermiş olduğu his kendisi farkında olmadan oni gücüyle birleşip gücü harekete geçirmişti. Kabzanın ucundan çıkan ışık ince bir tel halinde uzamış ve en sonunda mavi mavi parlayan keskin bir kılıç şekline dönüşmüştü. O sırada ne olduğunu anlayamayan Torga hızlıca koşarak Astarti’nin karnının üzerindeki ileri doğru tuttuğu kılıca saplanmıştı. Başından aşağı yemyeşil kanla kaplı Astarti çığlık çığlığa bağırıyor, şokun etkisinden kurtulamıyordu.  Kızın kılıçla ne yaptığını gören başka bir savaşçı Astarti’yi yanına alarak kum şehrine, eğitim binasına getirmişti. Oni gücünü o yaşta kullanabilmek yetenek isteyen bir şeydi ve bu kızı eğitim binasına getirmek en doğru karardı.  Astarti yalnızca sekiz yaşındaydı ve eğitimi başlamıştı. Ölen savaşçının kabzasını da yanına almıştı.

Her şeyden habersiz küçük bir kız çocuğuyken, yaşadıklarının ağırlığıyla birlikteyetişkinliğe kılıcının beslendiği kanla korkunç bir savaşçıya dönüşerek adım atmıştı. Giydiği azametli savaşçı kıyafetleri, içinde bulunduğu toplum, her gün sevinçle pazar yerinde koşuşturan kalabalık, kanın tadını almasını sessizce onaylıyor gibiydi. Kendisi hariç herkes bundan hoşnuttu. Ya da öyle sanıyordu. Bu şehirde nefes alan herkesin aklından geçenleri bilmesi imkansızdı.

Çanların sesiyle düşünceleri bölündü ve duvardaki rüne doğru gitti. Savaşçılar dışında kimse ulaşamasın diye, silahlar ve özel kıyafetler büyüyle korunurdu. Gerçi ulaşsalar bile bir şey yapabileceklerine pek ihtimal yoktu. Rüne küçük bir dokunuşuyla gizli bölme açıldı ve içerideki özel yapım deri zırhına uzandı. Avlanıp getirdikleri, büyü duvarından içeri sızan büyülü Taro yaratıklarından yapılmıştı bu zırh. Tarolar, tıpkı Koşi’deki bütün yaratıklar gibi büyüye maruz kalan ve zamanla vahşi yaratıklara dönüşen hayvanlardandı. Hafızalardan silinen büyü savaşının, devasa patlamalarından arta kalanlardan biriydi onlar. Bir Taro’yla tek başına kapışmak gerçekten çok zordu. Savaşçıların zırhlarının yapım maddesi olan dış kabukları, insanı hayran bırakan rengarenk tüyleri, iri keskin dişleri ve pençelerindeki büyülü zehirle basit bir savaşçı için ölümcüllerdi.

Astarti, siyah ve koyu yeşil renklerle bezeli zırhının bütün kopçalarını birleştirdiğinden emin olduktan sonra Enon kılıcının kabzasını kavrayarak sırtındaki bölmeye yerleştirdi. Büyülü gücünü harekete geçirmeden kılıç sadece kabzadan ibaretti. Fakat Enon kılıcı normal kılıçlara benzemezdi. Büyü duvarının dışından gelen tehlikelere karşı koymak için kullanabilecekleri tek silahtı. Demir kılıçlar asla işe yaramazdı. Oni enerjisini çağırıp bu muhteşem kılıcı tamamlamak yıllarca süren eğitimle oluyordu. Enon kılıcını küçükken yaşadığı sinirsel patlama anında kullanması eğitime ihtiyacı olmadığını göstermezdi. Oni’yi kullanabilecek kıvama gelmek demek, çocukluğunun bir döneminden vazgeçmek demekti. Ama Astarti bundan hiçbir zaman pişman olmamıştı. Güçlü olmak ayakta kalabilmenin kurallarından biriydi ve kendinden saklamaya çalışsa da gücü seviyordu. Fakat güce tapmıyordu. Bu ikisinin arasındaki fark güç yüzünden gözlerini karartanlar için belirsizleşiyordu.

Astarti aceleyle odanın kapısına yöneldi. Günün ilk saatlerindeki çan, sabah yenen yemeğin habercisiydi ve yemeği kaçırmak yarım güçle eğitim yapmak demekti. Odalar eğitim merkezinin en üst katındaydı. Katta ilerlerken Astarti ne kadar yorgun olduğunu hissetti. Gözlerinin altındaki torbalar her gün biraz daha şişkinleşiyor, mor rengi daha da koyulaşıyordu. Sanırım bu Torgaları öldürmenin verdiği haz ve pişmanlığın birbirleriyle sürekli çatışmasından ileri geliyordu. Torgalar büyünün korkunç tarafıyla zehirlenmiş sefil yaratıklardı. Yaşamaya hakları var mıydı? Bunu kendi kendine sormaktan harap oluyordu. Astarti’nin hayata bakışı, yaşadıkları da bu iki denge üzerindeydi. İntikam duygusu içini yakıp kavuruyor, bir yandan da Torgaların o sefil yabani halleri, Astarti ve Enoni birliğinin onları ezip geçtikten sonraki içleri dışlarına çıkmış görüntüleri vicdanını zorluyordu. Ailesinin Torgalar tarafından öldürülmüş olduğu gerçeği bu çekişmeyi her seferinde intikam duygusuna geri döndürüyordu.

Yeni uyanmış savaşçılar sırayla tepeden aşağıya inen uzun direğe bir sıçrayışta kenetlenip aşağıya iniyorlardı. Astarti de direğe sıçrayıp yemek katına kadar kendini aşağıya doğru bıraktı. Taşları incelikle oyulmuş siyah-yeşilkemerlerden geçip yemek salonuna girdi. Salonun içindeki siyah-yeşil tekdüzeliğin içinde ise farklı bir şey dikkatini dağıttı. Komutanların oturduğu yerde bir Oniyen görmüştü. Oniyenlerin dudakları her zaman bir mantra ile kıpırdanırdı. Oysa şimdi dudakları bir mantrayla kıpırdanmıyor, en yüksek rütbe Eno’ya sahip olan Solje ile konuştuğu için kıpırdanıyordu. Oniyenlerin Oni enerjisine bakışları tamamen farklıydı. Bu kadar savaşçının arasında karınca yuvasının içindeki hamam böceği gibi görünmesinin sebebi de buydu. Onlar pür enerjiyi şekillendirmek için değil onu bir bütün olarak algılayıp kullanmak için eğitiliyorlardı. Bundan dolayı Oni onlar için yaşamın değişmez tek gerçeğiydi. Savaşçılar Oni enerjisinden yardım alıp kılıçlarını ve vücutlarını kullanırken, bu rahipler kadim Onira kitaplarından okudukları büyüleri tekrarlardı.

Bir Oniyen’in Solje ile konuşmak için buralara kadar gelmesi şaşırtıcıydı. Genelde Oniyenler kendileri dışındaki herkesi aşağılar, kendilerini Oni’nin hakiki kullanıcıları olarak görürlerdi. Fakat Astarti’nin genel görüşü bu olsa da, sınır görevinde onlara yardımcı olarak gelen genç bir Oniyen bu sabit fikrine farklı bir açıdan bakmasına sebep olmuştu. Tamri adındaki bu genç, Astarti ve arkadaşlarını gücünün son damlasına kadar korumuş, daha sonra yaralarının iyileştirilmesi için kente geri götürülmüştü. Astarti bu olaydan sonra ondan bir daha haber alamamıştı.

Salona giren Harin, Astarti’yi fark ederek yemeğini aldıktan sonra onun yanına oturdu. Kentin birliği çoğunlukla erkeklerden oluşuyordu. Çok az sayıda kadın vardı. Oysa ki büyü savaşlarında Koşi’yi kurtaran efsanevi kadın savaşçıların destanları her gece çocuklar uykuya dalmadan onlara anlatılırdı. Fakat savaştan sonra ne olduysa bir şeyler değişmişti. Kadınlar üç çeşit tülden yapılma, yerlere değen etekleriyle geleneksel Koşi kıyafetleri giymeyi alışkanlık haline getirmiş, erken yaşta filiz ritüeline katılıp, ilk eş seçimini, süre dolunca da ikinci eş seçimini yapmakla daha çok zaman harcamaya başlamışlardı. Bu Astarti için sinir bozucu olsa da elinden geleni yapmaya çalışıyordu.Astarti kendi durumu sebebiyle kadın savaşçılar konusuna özel ilgi gösteriyordu. Kütüphanenin altını üstüne getirip destanlarla ilgili bütün bilgi kırıntılarını ezberlemişti.

Az sayıda olmalarına rağmen birlikteki savaşçı kadınlara büyük bir saygıyla yaklaşılırdı. Harin de Astarti’yle çok yakın olsalar bile Astarti’ye karşı hep saygılı olmuş, savaşçı ruhu ve yetenekleri onu hep etkilemişti. Harin parmağını Oniyen’e doğru uzatarak konuşmayı başlattı:

“Bu kibirli turuncu çarşafın burada ne işi var sence?” diye sordu.

Astarti “turuncu çarşaf” yakıştırmasına kahkaha atarak karşılık verdi. Savaşçılar nasıl siyah-yeşilparlıyorsa, Oniyenlerin giyim anlayışıysa turuncularla örtünmekti. Astarti gülmeye ara vererek cevap verdi.

“Hadi ama Harin, hepsi de pislik değil bunların. Tamri vardı hani hatırladın mı?” dedi.

Harin bir süre durduktan sonra aklına bir şey gelmiş gibi kafasını kaşıyarak: “Hatırladım ya. Hatta sana söylemeyi unutmuşum, bizim çocuklar duymuş da söylentiyi… Bu Tamri sınır görevine yine gelecekmiş. İyileşeli çok olmuş. Hatta sadece o değil bir sürü Oniyen gelecekmiş.” diye cevap verdi.

Astarti Tamri’in iyileşmiş olmasına mı yoksa sınır görevine birlikte gideceklerine mi sevineceğini şaşırmıştı. Sınır görevi için yarın sabah yola çıkacaklardı. Astarti:

“Cidden mi? Belki de Oniyen bunu konuşmaya geldi. Ne dersin?”

“Bu turuncu kafalıların ne düşündüklerini bilmek zor.”

Astarti ve Harin Oniyen’in olduğu tarafa meraklı gözlerle bakarak yemeklerini yemeye devam ettiler. Harin bu süre boyunca Oniyenlerin “tuvalete bile turuncu sıçtıkları”, “seksen beş tane çocuk yaptıkları”, “turuncudan en sonunda bıkıp mor gibi daha da aptal bir renge geçecekleri” hakkında bir sürü şey söyleyerek Astarti’yi güldürmeye devam ettikten sonra ikisi birlikte eğitim salonuna gitmek için yerlerinden kalktılar. Salondan çıktıklarında bir kargaşa etraflarını sardı. Yemek katının altındaki katta büyük bir revir vardı. Kum şehrinin en iyi doktorları burada çalışıyordu. Aşağı koridor yukarıdan görülebiliyordu. Koridorda herkes ileri geri koşuşturuyor, sedyelerde yaralı taşıyorlardı. Astarti katın korkuluğuna yapışarak olan biteni izledi. Bazı sedyelerdeki savaşçıların ölü olduklarına emindi. Diğerleri ise feci derecede yaralanmışlardı. Bir savaşçının göğsünde kandan başka bir şey görünmüyordu. Harin bu görüntüye daha fazla dayanamadı ve pencerenin yanına yaslanarak Koşi kadınlarının dışarıda binanın önünde durarak yaktıkları ağıtı dinlemeye başladı.

“Se pari nerine

Tun hani di re

Sora gu nape

Derene matu.”

Astarti ağıta cızırtılı bir sesle eşlik etti. Çünkü ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Bu ağıtın hangi dilde olduğunu kimse bilmiyordu. Belki de herhangi bir dilden bile değildi. Ama ağıt olarak kalmış ve kalmaya devam edecekti. Ağıt sesleri azaldığında Harin’le Astarti direğe atlayarak eğitim salonuna indiler. Astarti kılıcın gücünü bir an önce hissetmek istediği için uçarcasına hareket ediyordu. Öfkesini Oni’ye akıtıp kafasını biraz rahatlatmayı planlıyordu.

Haber çabuk yayıldığı için eğitimdeki herkesin suratı asıktı. Sınır görevinden sağ kurtulanların anlattığına göre Torgalar normal güçlerinin üç katı bir güçle saldırıyorlar, vücutları da garip bir renkle parıldıyordu. Bu yüzden kum şehrinin savaşçıları yeterli gelmiyordu. Yarın Astarti de sınır görevine gidecekti. Onu korkutan ölüm tehlikesi değildi, Torgalarla karşılaşınca kendisinin ölümcül bir şeye dönüşecek olmasıydı. Özellikle bugün gördüklerinden ve öfkesinden sonra.

Oni enerjisiyle daha haşır neşir olan üst rütbelilerin yarattığı, etrafında dönen hedeflerine acımasızca saldırıyor, hedeflerin çıkış hızı arttıkça kendini zorlayarak inanılmaz hareketler yapıyordu. Son hedefin kafasını temsil eden kısmınıkestikten sonra duvardan destek alarakustaca yükseğe sıçramış, bir diğer hedefi sadece attığı tekmeyle parçalara ayırmıştı. Harin Astarti’yi düşünceli bir şekilde izliyor, “acısını hafifletmenin bir yolu var mı acaba?” diye düşünüyordu. Gerçi kendisinin geçmişi de pek farklı değildi. Ailesini o da kaybetmişti. Fakat bu kaybın Torgalarla bir alakası yoktu. Annesinin ikinci eş seçimi vakti geldiğinde, annesi ikinci eş istememişti. İkinci eş seçimi kesinlikle kadınların yararına olan bir şey değildi. Bu gelen ikinci eş kadının ve onun eşinin mallarına ortak olur ve istediği kadar metres alabilirdi. Harin bu aptalca geleneğin sebebini hiçbir zaman anlamamıştı. Annesi ve babası bu yüzden kum şehrini terk etmek zorunda kalmışlardı. Yolculuk çok zor olacağı için onu dedesiyle bırakmışlardı. Daha sonraları anne babasından hiçbir haber alamamıştı. Dedesi de Harin’i eğitim binasına teslim ettikten sonraki yıl ölmüştü. Geçmişi Astarti kadar trajik olmasa bile, kum şehrinden ve insanlarından nefret etmesine yetecek kadar kötüydü.

Gitme vaktinin geldiğini egzersize dalmış olan Astarti’ye hatırlatmak için ıslık çaldı. Astarti’yle birlikte akşam yemeği yedikten sonra odalarına döndüler. Astarti hiçbir şey düşünemeyecek kadar yorgundu ve kendini yatağa bıraktı. Sabah olana kadar da gözünü açmadı.

Sabah 200 kişilik birlikle beraber merkezden ayrıldılar. Atlarına binerek Oniyenlerle buluşcakları şehrin biraz dışındaki alana gittiler. Oniyenler yaklaşık 50 kişi kadar varlardı. Savaşçı grubuna dahil olmaya başladıklarında turuncular ve siyahlar birbirine karışmıştı. Astarti Harin’le birlikte at sürüyordu. Uzaktan Tamri’yi gördüklerinde elleriyle işaret yaparak onu yanlarına çağırdılar. Tamri her ikisini de gördüğüne memnun oldu. İyileşme süreci konusunda uzun uzun konuştular.

Yolculukları bitmeye yaklaştığında savaşçılardan ve Oniyenlerden oluşan kalabalık beş farklı sınır kalesine gitmek üzere beşe ayrılıp yola devam ettiler. Tamri ise Astarti ve Harin’le kaldı. Üçü birlikte en uçtaki kalenin olduğu gruba katıldılar. Büyü duvarındaki yarıklar birçok yerde oluşmaya başladığı için her bölgeye bir kale inşa edilmişti. Ellerinde meşalelerle kaleye vardıklarında çimenlere kamp kurdular. Kale geceyi geçirmek için değil devasa duvarlarıyla birlikte Torgalara geçit vermemek üzere dizayn edilmişti. Yolculuk herkesi epey yıpratmış olduğundan bir an önce uyudular.

Astarti sabah gözlerini açtığında Harin’i uyandırdı. Tamri çoktan uyanmış onlardan biraz uzakta meditasyon yapıyordu. Bir şeyler yiyerek keşif operasyonu için hazırlık yaptılar. Kalenin Eno rütbeli bir komutanı vardı. Onun verdiği emirlerle planı ezberleyip talim yapıyorlardı. Gitme vakti geldiğinde Tamri, Harin ve Astarti olası bir terslik anında birbirlerine güveneceklerinin sözünü veriyorlardı. Kaledeki askerlerle birlikte 50 savaşçı anca olabilmişlerdi. Tamri’nin de aralarında olduğu 10 Oniyen de eklenince 60 kişi oluyorlardı. Kaleden 20 kişilik gruplarla ayrılarak farklı keşif bölgelerine ilerlediler. Astarti önde Harin ve Tamri arkada birbirlerine yakın bir şekilde yürüyorlardı.

İki saat boyunca yürüdükleri halde hiçbir Torga’ya rastlamamışlardı. Aslında büyü duvarına daha iki saatlik yolları vardı. Bir süre dinlenme molası verdiler ve yanlarına aldıkları yiyeceklerden yediler. Astarti’nin morali merkezdekinden daha iyiydi. Harin Astarti’ye:

“Bu ormanları özlemiş olmalısın.”dedi.

Astarti ise, “Çocukluğumda ormanda tavşan kovaladığım günleri hatırlamak huzur verici gerçekten” diyerek iç çekti. Bu durum Tamri’nin ilgisini çekmişti;

“Ormanda büyümek harika bir şey olmalı. Kum şehrini ilk defa sınır görevine çıktığımda terk etmiştim. Bu ikinci defa oluyor ve ormanda olmak çok heyecanlı!” dedi.

Astarti ve Harin onun bu şapşal masumluğuna gülümsediler.  Harin:

“O zaman dua et de başımıza bir şey gelmeden buranın tadını çıkaralım.” dedi.

Birlik yavaştan toplanmaya başlayıp ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladı. Harin’in kokuyu ve sesi algılaması her zaman Astarti’nin güvendiği bir şeydi. Bu yüzden Harin durakladığında Astarti Tamri’yi durdurarak etrafı dinledi. Harin ağzını oynatarak Torgaların geldiğini işaret etti. Hepsi savaş pozisyonuna geçerek saldırıyı püskürtmeye hazırlandılar. Astarti Enon kılıcını şekillendirmiş, öfkeyle bir Torga’nın ağaçlıktan çıkmasını bekliyordu. Tamri en çok kullandığı mavi hücum taktiğiyle avucunda küçük mavi ölümcül toplar yaratıyordu. Harin kabzasını eline almış Oni’ye odaklanıyordu. Torgalar diğer savaşçılara saldırmaya başlamışlardı. Savaşçı gruplarını dağıtıyorlar ve herkesi farklı bir bölgede kıstırmaya çalışıyorlardı. İlk Torga Astarti’nin tarafından gelmişti. Harin sekiz ya da dokuz Torga’nın etraflarını sardığını fark etti. Astarti kılıcını sallayarak Torga’nın başına isabet ettirmeye çalıştı. Torga o kadar kolay kaçtı ki, Astarti bir saniyeliğine çok şaşırdı. Söylentiler doğruydu. Torgalar tuhaf bir ışıkla parıldıyor, inanılmaz çeviklikte hareket ediyordu. Ama yine de Astarti’ye rakip olamazdı.Astarti birkaç hamleden sonra Torga’ya uyum sağlamış, hatta iki Torga’yla birden dövüşmeye başlamıştı. İlk gelen Torga’nın kafasını kesmiş, diğer Torgaya da ölümcül darbeyi indirmeye hazırlanıyordu. Bu sırada Harin bir Torga’yla mücadele ederken, arkasından başka bir Torga daha çıktı. Tamrin elindeki topları ustaca bu ikinci Torga’ya savurarak onu yere devirdi. Astarti ölümcül darbesini indirmiş ve gelen öbür Torgalarla mücadele ederek yolu yarmaya çalışıyordu. Diğerlerine:

“Beni takip edin! Bizi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar.” diye seslendi.

Tamri ve Harin üstlerine gelen diğer Torgalarla geri geri Astarti’ye doğru giderek mücadele ediyorlardı. Astarti öldürdüğü yaklaşık sekizinci Torga’dan sonra bir boşluk olduğunu fark etti. Oniyeni ve arkadaşını çağırarak hızla ileri doğru koşmalarını çığlık çığlığa haber verdi. Koşmaya bir saat boyunca aralıksız devam ettiler. Torgaların sesi dört bir yandan duyuluyordu. Bu bir saat boyunca öne Harin geçerek arkadaşlarını Torgaların olmadığı bölgelere doğru getirdi. Sonunda biraz daha sakin bir yer bulduklarında kendilerini yere bıraktılar.

Bir süre böyle kaldıktan sonra Astarti etrafta ne olduğunu görebilmek için ağaca çıktı. Büyü duvarının yakınlarında bir grup torga vardı. Fakat torgaları sanki onların lideriymiş gibi bir araya toplayan ve onlardan oldukça farklı görünen biri vardı. Bu epey kafasını karıştırmıştı. Hızlıca aşağıya inerek Tamri’ye uzağı görebilmek için yapabileceği bir büyü olup olmadığını sordu. Tamri yapabileceğini söyleyince birlikte ağaca tırmandılar ve Tamri eliyle bazı hareketler yapıp bir şeyler mırıldandı. Mavi saydam bir küre oluşturmuştu. Bunu Astarti’ye vererek içinden bakmasını söyledi. Astarti hemen bakmak istediği yöne dönerek Torgaları yönlendiren o kişiyi bulmaya çalıştı. Bulduğunda ise ağzı bir karış açık kalmıştı. Bu şey ne Torgaya benziyordu ne de insana. Torgalar gibi kısa boylu değil, ama saçları beyaz, dişleri sivriydi. Yüzü ise Torgalar gibi çarpık değildi. Torgaları bir çembere topluyor kollarını havaya kaldırarak bir şeyler söylüyor ve çemberde yeşil bir ışık patlıyordu. Işığın patlaması geçtiğinde Torgalar tuhaf bir renkle parlıyor ve hoplayıp zıplıyorlardı. Tamri kendine de bir küre yapmış ve olan biteni Astarti’yle birlikte görmüştü. Ağaçtan aşağıya indiklerinde gördüklerini Harin’e anlattılar. Harin de duruma oldukça şaşırmış görünüyordu. Astarti’nin aklında tek bir düşünce vardı ve diğerleriyle paylaştı.

“Onları daha yakından izlememiz lazım.” dedi.

Tamri bunun çok tehlikeli olabileceğini düşündü.

“Fark edilirsek ne olacağını bilmiyoruz. O şey bizi yakalarsa…”

Astarti Tamri’nin sözünü kesti.

“Tehlikeli olduğunu biliyorum. Ama gitmemiz lazım.” dedi.

Harin yere oturarak kafasını toplamaya çalıştı ve bir süre sonra,

“Onlardan öğrenebileceğimizi öğrenelim ve sonra da kaleye geri dönelim.” diyerek fikrini söyledi.

Uzun bir tartışma sonucunda Tamri de gitmeyi uygun gördü ve toparlanıp Torgaların olduğu tarafa doğru harekete geçtiler. O kadar sessiz hareket ediyorlardı ki, Torgaların onları duyması imkansızdı. On dakikalık bir yürüyüşten sonra diplerine kadar gidip çalıların arkasına saklandılar. Torgaların lideri kalan bütün Torgaları da o tuhaf ritüel çemberine sokmuş olmalıydı. Çünkü hepsi tuhaf, çürük bir yeşil tonuyla parlıyorlardı. Tamri Torgaların liderinin konuştuğu dili anlamaya çalışarak bir süre dinledi. Sonra arkadaşlarına dönerek:

“Büyü savaşından çok öncelere dayanan bir dilde konuşuyor, biraz anlayabiliyorum. Ama sizi uyarmam lazım, bu dili kullanıyor olması pek iyiye işaret değil.”

Liderin söylediklerini tercüme etmeye çalıştı:

“Sanırım onları güçlendirecek bir kara büyü yapıyor. Ama sırf bu büyü için epey Torga öldürmüş olmalı. “

Tamri durumu açıklamaya çalışırken, Torgalar hareketlenmeye başlamıştı. Lider hepsini sıra haline getirmiş bir şeyler söylüyordu. Tamri:

“Hepsini ileriye, hattın ilerisine kalelerin olduğu yere gönderiyor. İyice gizlenin çabuk!”

Torgalar ordu halinde çalılıkların arasındaki insanları fark etmeden yanlarından geçip gitmeye başladılar. Gözleri zalim bir ışıkla yanıyordu. Liderleri bütün hepsini yolladıktan sonra arkasını döndü ve büyü duvarındaki yarığa doğru giderek öbür tarafa geçti. Harin bir süre etrafı dinledi ve Torgaların gittiğinden emin olduktan sonra çalılıktan çıkabileceklerini söyledi. Astarti çalılıklardan  hızlıca çıktı ve diğerlerine fısıltıyla:

“Hadi! Duvardan geçmemiz lazım!” dedi. Diğerleri böyle bir şey söyleyeceğini tahmin etmemişlerdi çünkü büyü duvarından geçmek kesinlikle yasaktı ve eğer öğrenilirse idam cezasına kadar gidebilirdi. Öbür tarafta kötü büyü vardı ve eğer hayatı boyunca kendini oni gücüne adamış bir insan bu büyüden etkilenirse iki üç yıl boyunca değişime uğrayarak –ki bu çok acı verici bir deneyimdi- Torgaya dönüşürdü. Kum şehrinde değişime uğramadan fark edilen ve idam edilen bir sürü insan vardı. Harin Astarti’ye cevap verdi:

“Astarti! Bunun ne demek olduğunu biliyorsun, yapamayız böyle bir şey!”

 Tamri lisandan tercüme yapmaya başladığından beri düşünceliydi ve Astarti’ye katıldığını belirterek Astarti’yi bile şaşırttı. Fazla zaman olmadığı için çabuk hareket etmek zorundaydılar. Yoksa liderin izini kaybedebilirlerdi. Astarti gitmek üzere hazırlandı.

“Hadi Harin tartışacak vakit yok” dedi.

Böylece üçü büyü duvarındaki yarıktan öbür tarafa geçtiler. Manzara gerçekten ürkütücüydü. Diğer taraftaki canlı yemyeşil orman, burada küflü, kokulu, çürümüş ve solmuş ağaçlarla doluydu. Hava birdenbire ağırlaşmıştı. Burası sanki binlerce iğrenç yaratığın yaşadığı bir inin içi gibiydi. Uzaktan Taro sesleri duydular. Sesten irkilerek, liderin bıraktığı izleri takip ederek ilerlediler. Neyse ki izleri takip ettikçe Taro sesi azalmış, Tarolar geride kalmıştı. İnsan iskeleti gibi uzanan ölü ağaçlara çarpa çarpa sık ormanda ilerlemeye devam ettiler. Biraz ötede sık orman bitiyor ve bir açıklığa yaklaşıyorlardı. Açıklığa çıkmadan önce içerden dışarıyı gözetlemeye başladılar. Lider taştan yapılmış devasa bir yapının önündeydi. Birkaç büyülü sözcük mırıldanmış ve kapıları açarak içeri girmişti. Ardından taş kapılar gürültüyle kapanmıştı. Tamri ve Astarti farklı sebeplerden dolayı ağızları açık bir şekilde bu devasa yapıya bakıyorlardı. Söze Astarti girdi:

“Bu-bbbu-bura-s-ıı…Buranın Kadın savaşçılarla bir ilgisi var!” dedi.

Astarti kekeleyerek kadın savaşçıların destanlarıyla ilgili kitaplarda bu yapıyı birkaç kez gördüğünü fakat resimlerin hiçbir açıklaması olmadan kitaplarda durduğunu söyledi. Tamri ise bambaşka bir şey düşündüğü için aklındakini açıklamaya çalıştı.

“Sanırım liderin nasıl diğer Torgalardan farklı olduğunu şimdi anlıyorum. Bu yapının adı     Sooni. Sooni bizim tarihimizde hayat veren yer anlamına gelen bir kelimedir. Oni enerjisinin birleştiği nadir yerlerde yapılan binaların ismidir. İçerideki enerjiyle yirmi otuz yıl boyunca beslenenler şifa bulur. Burası bir deliyi bile iyileştirebilir. Ama bu kadar kötü büyüyle kaplı bir yerde nasıl hala ayakta kaldığını anlamıyorum.”

Harin anlatılanları duyduktan sonra bu lanet yerden kurtulmanın tek yolunun içeri girmek olduğunu fark ettiği için:

“Öğrenmenin tek bir yolu var.” dedi.

Açıklığa girdiklerinde doğruca Sooni’nin kapısına yaklaştılar. Neden hiç Torga olmadığını da tahmin edebiliyorlardı. Torgaların lideri bu gücü kimseyle paylaşmak istememişti çünkü. Aralarındaki tek oniyen Tamri olduğu için kısa bir büyü mırıldandı ve kapılar boylu boyunca açıldı. Aynı zamanda bir sessizlik büyüsü yapmıştı. Liderin binaya girdiklerini öğrenmesini istemezdi.

İçeriye girdiklerinde taşlara oyulu birçok Rün gördüler. Bütün duvarlar mükemmel birer işçilik harikasıydı. Tavan o kadar yüksekti ki, bunun bir  illüzyon olduğunu anladılar. Çünkü dışarıdan o kadar da yüksek görünmüyordu. Oniyen binanın altında sıradışı bir enerji hissetti. Zaten lidere yakalanmamak için fazla oyalanmak istemiyorlardı. Tıpkı bir bukle gibi aşağıya inen merdiveni kullanarak ilerlediler. Merdivenler uzun yıllar kullanılmamışlığın verdiği rutubetle burunlarını kaşındırıyor ama duvarlar ve basamaklar hala sapasağlam duruyordu. Uzunca bir mesafe katederek aşağıya indiklerinde zifiri karanlık olduğu için Tamri bir ışık küresi yaptı. Duvarlarda köşesi bir kol uzunluğunda sayılabilecek kare kare oyuklar vardı. Tamri başka bir ışık küresini tünelin ilerisine doğru yolladı. Üç arkadaş kürenin arkasından bakakaldılar. Çünkü küre gittikçe gidiyor, tünel devam ediyordu. Tamri duvarlardaki kare oyukların içindeki rünleri okumaya çalıştı.

“Burdakinde Senirra yazıyor, diğerinde de Yanne.” dedi.

Astarti bir süre düşünerek bu sözcükleri aklında tekrar etti. Senirra…Yanne… Cevabı bulduğunda neredeyse bağıracaktı.

“Bunlar kadın savaşçılardan ikisinin adı!” dedi.

Tamri heyecandan donup kalmıştı. Çünkü o an bunun ne demek olduğunu bir tek o anlıyordu. Kelimeler ağzından dökülmeye başladı.

“Anlamıyor musunuz? Bu ne demek biliyor musunuz?! Kadın savaşçıların her birini hayata döndürebiliriz demek. Onları diriltebiliriz demek!”

Yani aslında demek istediği şuydu: İnsanlar sırf bu yüzden savaşı kazanabilirdi.

Gorgon Dergisi 2. Sayı Yazıları

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir