Antropolojinin Fenomen Kavramlarından Büyü

Antropolojinin Fenomen Kavramlarından Büyü

Yazar: Rabia Yeniceli (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 2. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

Büyü –sadece bu sözcük bile- mistik ve mucizevi olanaklardan oluşan bir dünyayı açığa çıkarıyor sanki! Büyü, belli bir amaca ulaşmak için doğaüstü güçleri kullanmayı hedefleyen eylem ve işlemlerdir. Doğaüstü güçlerin yardımı sağlanarak belli bir ereği elde etmek ya da belli bir durumu yaratmak için uygulanır. Büyü birçok sebebiyle birlikte, sevgi, çocuk, ürün, mal mülk edinmek, insanlara iyilik ve kötülük getirmek amacıyla yapılır. Temelinde yatan anlayış, işlemlerin yapı ve amacı, uygulama yöntemlerine göre sempatik büyü (taklit ve temas büyüleri), ak büyü ve kara büyü, aktif ve pasif büyü’ler olarak kollara ayrılır. Doğa olaylarını etkileyerek iradesi altına almaya dayalı saldırgan büyüye aktif büyü; zararlı etkileri uzaklaştırmaya ve bunlardan kaçınmaya dayalı savunma içerene de pasif büyü denir.

Büyünün en önemli öğesi tılsımdır. Tılsım, büyünün gizli, büyüsel verasetle aktarılan ve yalnızca büyücünün bildiği bölümüdür. İlkel halklar için büyü bilgisi, tılsım bilgisi anlamına gelir ve her büyü olayının çözümlenişinde tılsımın bulunduğu saptanacaktır. Büyülü formül her zaman büyü eyleminin çekirdeğidir[1].

Türkçede, Eski Türkçe’den gelen büyü ve Arapça’dan gelen sihir sözcükleri yanında, afsunculuk, üfürükçülük ve bakıcılık terimleri de aynı anlamlarda kullanılır. Avrupa dillerinde yayılmış olan magie, magic biçimlerinde kullanılan sözcüğün kökenini Yunanca mageia dolayımıyla eski İran dilinde doğaüstü güçler atfedilen rahip sınıfı maguş‘lardan gelmektedir. Büyü kategorileriyle temel pratik ve malzemeler, tılsım örneklerinde de görüldüğü gibi, çok uzun devirleri aşabilen bir birikime dayanırlar ve Yakın Doğu ile Avrupa geleneklerinde, büyü anlamındaki sözcüklerin de gösterdiği gibi, ortaklıklar gösterirler. Tarihi kaynaklar, büyü bilgisinin ‘doğu’ kökenli olduğu iddiasını içerirler.

15., 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa her türlü büyü biçimine bağlılığını sürdürüyordu. Her yerde simyacı, astrolog, kahin, sihirbaz, ocaklı ve büyücü doluydu. Kırsal kesimde hortlak, peri, gulyabani ve cin inancı çok güçlüydü. Büyü ve din genellikle ayırt edilemez durumdaydı. Hıristiyan azizleri, ululayan insanlarla Puck, Kraliçe Mab ve Büyücü Merlin[2]‘e de inanıyorlardı. (Görsel 1: 13. yüzyıla ait bir Fransızca kitapta Merlin’in şiirlerini dikte edişinin tasviri/ Merlin) Büyü, Reformasyon’dan sonra da gücünü korumuştu. Kilisede şarap, ekmek ve mum, su, tuz, yağ ve tütsüyle, taş mihrapta veya giysilerde, başlık, haç ve hacıların asalarında yapılan şeytan çıkarma ve kutsama işlemleri, kutsal ilahiyata değil büyücülere ait işlemlerdi. Dolayısıyla Protestanlığın büyüye saldırısı, Protestanlığın sözde zafere eriştiği ülkelerde bile ancak kısmi başarı sağlayabildi.

The Golden Bough (Altın Dal) adlı ünlü araştırmasında büyüyü bilimle bağıntısı yönünden de inceleyen J. G. Frazer, bilimin büyü ile olan yakın bağıntısı üzerinde durarak; büyünün bir çeşit ilkel bilim olduğunu, bilimin doğmasına kaynaklık ettiğini; büyü mekanizmalarının ve edinimlerinin aynı biçimde işleyip, aynı sonuçlar doğurduğunu ileri sürerek: “Büyünün dayandığı esaslar, modern bilimin dayandığı esasların aynıdır; büyücü aynı nedenlerin aynı sonuçları doğuracağına inanmaktadır” demektedir (s. 48).

Büyünün gerçekleşmesi akılcı yaklaşımla bilinen doğal dünyada gözlemlenemeyen nedensel bağlantılara dayandırılması nedeniyle akıldışı bulunur. Büyünün evrensel varlığı ve birçok toplumda sistem oluşturacak kadar kültürel yapıyı etkisi altında tutması Batı eğitimli gözlemciler açısından epistemolojik sorunlar yaratmıştır. Antropologlar açısından da akılcılık, inanç, kültürlerarası anlayış ve yorum tartışmalarının yaşandığı yaklaşımlar doğmuştur. İki temel yaklaşımdan biri, büyü uygulamalarının yanlış bir dünya algısına dayandığını savunurken, öteki büyünün fiziki değil psikolojik hedeflerinin olduğunu ileri sürmüştür. Birinci yaklaşımın klasik savunucularından Frazer büyünün insan kültürünün ilk aşamalarına ait olduğunu ve mevsimlik verimlilik sağlama ihtiyacından kaynaklandığını, sonunda doğaüstü güçlere yönelme ihtiyacı ile dinin doğduğunu ileri sürer. Evrimci anlayışın öne çıkan ismi ve bu anlayışına göre din/inanç tarihi tezini geliştiren Tylor’a göre büyü, ilkel insanların çeşitli doğal olayların nedenlerini açıklamak için kullandığı bir çeşit “ilkel bilim”dir. Tylor, büyünün de bilim gibi “aynı nedenler aynı sonuçları doğurur” temeline dayandığı için, ilkel bilim olduğu sonucuna varmıştır. İkinci yaklaşımın klasik öncülerinden Malinowski ise büyünün bilim veya teknolojinin işlevini kazanmasının beklenmediğini, ancak çabalarının istenen sonucu vereceğinden endişeli olan insanların rahatlamasını sağladığını iddia eder. Bu yaklaşıma göre büyü öncelikle simgeseldir. Daha ‘iyi’ bilimsel çözümlerin büyü ihtiyacını yok edeceği kabulüne karşın, özellikle ABD ve İngiltere’de büyü uygulamalarını araştıran çalışmalarla büyü tartışmaları devam etmektedir ve yeni yorumcu yaklaşımlara göre büyü çoğunlukla duygusal birikmiş deneyimlerin sisteme güç ve uygulama yeteneği kazandırdığı araçsal yaklaşımları ortaya koyarlar. Büyü uygulamalarına yönelik çalışmalar toplum psikolojisi, cemaatin doğaüstü nedenselliğe kanma isteğiyle hayal ve fantezi ihtiyacı üstünde dururlar. (Görsel 2: Malinowski’nin saha çalışmasından bir kare. Yer: Trobriand Adası.)

Büyünün en önemli niteliğinin toplumsal oydaşma ve neden-sonuç ilişkilerine farklı bir yaklaşım olduğunu savunan Lévi-Strauss (1983), Evans-Pritchard’ın ünlü örneğini kullanarak, yıkıntı altına kalıp ölen insanın niye öldüğü ile nasıl öldüğü arasındaki ayrımın, büyü ile nedensellik arasındaki ayrıma denk düştüğünü söyler. Lévi-Strauss’a göre büyü ve bilim, kuramsal ve pratik sonuçları farklı olan iki ayrı bilgi sistemidirler. Bu konuda Lévi-Strauss’la aynı anlayışta olan Mauss, büyünün gelenekselliği ve kuşaklar tarafından birbirlerine aktarılışı üstünde durur ve büyünün toplumsal kabullerle, dolayısıyla kutsallık kavramı ile ilişkisini inceler. “Mana” kavramı, büyünün olabilirliğine olan inancın temelinde yer almaktadır ve bu kavram dinle büyünün birleşip ayrıştığı yerde yer alır. Büyü, kendisinde kutsal ve gizil güç bulunan öğelere başvuruyla yapılmakta ve kutsal alana müdahaleyi de içermektedir. Evreni düzenleyici dizgeyle, bilincin dışardan kavranamayan iç-deneyimiyle bağlantı kurulduğu teziyle açıklanan büyü, örgütlü dinlerce de varlığı kabul edilmekle birlikte hoş görülmemiştir. Bu nedenlerle büyüyü, kutsallık veya mana kavramındaki ortaklık nedeniyle, çıkış noktasında inançla ilgili olmasına karşın, bugünkü anlamıyla dinle bağdaştırmak yanlıştır. Büyücü ile din adamının ayrıştırılması, büyü ile duanın ayrıştırılması veya aynı kategori içinde görülmesi gibi, tanıma ilişkin ve farklı değerlendirmeler doğuracak bir sorunsaldır. Bugün de evrenselliği devam eden ve sanayi toplumlarında da günlük yaşamı etkilemeye devam eden uğur, tılsım (veya bazı toplumlarda oldukça etkin olan nazar) inançları kuramsal olarak büyü kavramı içinde yer alsalar da, geleneksel büyü pratiği içinde yer almazlar. (Görsel 3: Arapça yazılmış bir büyü metni.)

Büyü, sağlık ve halk hekimliği ile kaynaşan uygulamaları, psikoz ve nevrozların sağaltımı ile birçok toplumda insanların hizmetindedir ve ayrıca kara büyüler de ürkütücülüğünü sürdürmektedir. Ruhların dünyaya müdahalesi ve doğaüstü güçlere olan inancın yaygınlığı ile büyü kullanımının sıklığı arasındaki ilişki her topluluk için ayrı ayrı incelenmeyi gerektirir. Avrupa tarihinde kötü büyü tartışması ve cadılığa karşı açılan savaş, büyü ve büyücülerin siyaset adına kullanılışına ve toplumu ne kadar etkisi altına alabildiğine önemli bir örnektir. Büyünün Avrupa pratiğinden çıkışı, yanlış veya yararsız inanç olarak adlandırılması, din, bilim ve büyü arasında kesin sınırların çizildiği 17. yüzyıldan itibaren olmuştur. Rönesans döneminde antik kaynaklara dönüş ve Hıristiyanlığa yönelik yeni yaklaşımlar gündeme geldiğinde, eski çağ büyüleri de tekrar Avrupa gündemine girmişti. Bu dönemin tanınmış bilim adamları, teknik olarak büyüyle de ilgilenmişlerdi.  Avrupa’da bu sınırlar çizildikten sonra, büyü ve din konusunda en etkin adlardan biri olan Tylor’un, evrimci ve bireyci görüşte olması, uzun süre antropolojinin büyüye yaklaşımını da etkilemiştir. Büyünün, yanlış değil bir topluma ait bir sistem olabileceği görüşü, Malinowski’nin psikolojik açıklamasına, Durkheim’ci kolektif temsiller kavramıyla eklemlenen kültürel görelilik yaklaşımıyla, konunun epistemolojik boyutunu hesaba katmaktadır. Toplumsal katılımla nedensellik arasındaki bağlantının yarattığı yabancılaştırma ve nesnelleştirme diyalektiği, sosyal bilimlerin tarihi gelişimiyle birlikte düşünüldüğünde, Avrupa tarihine özgü beden ve zihin, doğa ve kültür gibi ikililerinin özgüllüğü ortaya çıkar ve farklı kültürlerin ussallık, karşılaştırılabilirlik ve çevrilebilirlik sorunları, antropolojik birkaç fenomen için olduğu kadar, büyü içinde geçerlidir[3].


Kaynakça

Emiroğlu, K. ve Aydın, S. (2009). Antropoloji Sözlüğü. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

Malinowski, B. (2000). Büyü, Bilim ve Din. (S. Özkal Çev.) İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Örnek, S.V. (2014). 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane. Ankara: Bilgesu Yayıncılık.


[1] Malinowski, 2000, s.72

[2] Kral Arthur efsanesinde yer alan büyücüdür.

[3] Emiroğlu ve Aydın, 2009, s. 167-170

Gorgon Dergisi 2. Sayı Yazıları

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir