Antroposen’de İnsan-İklim İlişkisi

Antroposen’de İnsan-İklim İlişkisi

Yazar: Arman Tekin (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 3. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

İnsan ve İklim serisine ilk olarak “İklimin İnsan Üzerindeki Etkileri ve İklim Araştırmaları” adlı yazıyla giriş yapmıştık. Bu giriş niteliğinde olan yazıda “İklim nedir?”, “İklim ve Medeniyet” ve “İklime Yönelik Araştırmalar” başlıkları altında birtakım temel konulara değinmiştik. Serimizin ikinci yazısında ise popülerliğini giderek arttıran “Antroposen” kavramı ve bu çağın içinde insanın iklimle olan ilişkisini irdeleyeceğiz. Antroposen nedir, diyerek başlayalım.

Antroposen

Etimolojik açıdan baktığımızda Antroposen, eski Yunanca’da anthropos (insan) ile cene (ceinos>kainos>yeni) kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Bu nedenle bu zaman dilimine “İnsan Çağı” adı da verilmektedir. İnsanın doğa üzerindeki etkisi üzerine yapılan ilk kapsamlı çalışma George Perkins Marsh’a aittir. Ancak Antroposen kavramına en yakın ilk kullanımlar 1873’te İtalyan jeolog Antonio Stoppani’ye ve 1922’de Rus jeolog ve paleontolog Alexei Petrovich Pavlov’a aittir. Stoppani, insanlığın yer sistemleri üzerindeki artan gücünü ve etkisini düşünerek bu çağın “Antropozoic Era” (İnsan Çağı) olduğunu belirtmiş, öte yandan Pavlov, insanın doğa üzerindeki kirlilik boyutuna varan olumsuz etkisini “Antropojenik Etki/Kirlenme” olarak tanımlamıştır. 1926’da ise diğer bir Sovyet jeokimyager Vladimir Ivanovich Vernadsky, Yunanca nous (düşünce) ile sphaira (katman) kelimelerinden oluşan noosphere (noosfer) kavramını ortaya atmıştır. Vernadsky, Édouard Le Roy ve Teilhard de Chardin, bu kavramı, insanın beyin gücüyle kendi geleceğini ve çevresini şekillendirmedeki büyüyen rolünü ifade eden bir düşünce dünyası olarak tanımlamıştır. Antroposen kavramına yönelik yapılan tüm tanımlar, genel itibariyle insanın yaşadığı dünya üzerinde hakimiyet kurması ve bu hakimiyetin zamanla artış göstererek büyük ölçüde iklimsel değişimlere neden olması gerçeğini içinde barındırmaktadır.

Ancak Antroposen’in hangi zaman aralığı içerisine alınacağı konusunda fikirler birbirlerinden ayrılmaktadır. Bu kavramı ilk defa kullanarak dünya çapında duyurulmasını sağlayan Nobel ödüllü kimyager Paul J. Crutzen ve deniz biyoloğu Eugene F. Stoermer, Antroposen’i küresel boyutta karbondioksit ve metan gazlarının artış göstermeye başladığı 18. yüzyılın sonlarına tarihlerler. Diğer bir deyişle bu çağı, Sanayi Devriminin başlangıcına götürürler ve bu konuda yalnız değillerdir. Bunun dışında 1900’lerde ve 1950’lerde bu çağın başladığına dair düşünceler de vardır. Bu birbirine yakın tarihlendirmelerin haricinde, Virginia Üniversitesi’ndeki paleoiklim çalışmaları ile bilinen William Ruddiman, Antroposen’i tarımın başlangıcına yani yaklaşık 8 bin yıl kadar öncesine götürmektedir. Yazımızın temel noktasını oluşturan bu kavram hakkında, her ne kadar bir çağ olarak adlandırılması hususunda tartışmalar olsa da, Paul Crutzen, yerbilimciler Jan Zalasiewicz ve Mark Williams ve kimyager Will Steffen’den oluşan ekip, “Environmental Science and Technology” dergisinde yayımladıkları çalışmada, insanın Dünya üzerinde milyonlarca yıl sürecek değişimlere yol açtığını vurgulayarak, artık bu dönemin Antroposen olarak adlandırılması gerektiğini savunmuşlardır. Londra Jeoloji Birliği Stratigrafi Komisyonu’nun yapmış olduğu toplantıda oy birliği ile bu kavramın dikkate alınması hatta bunun üzerine kapsamlı araştırmalar yapılması gerek tiğine karar verilmiştir. Hâl böyleyken insanlığın yaşadığı dünya üzerindeki yadsınamaz etkisi ve bu etkinin getirdiği birtakım sonuçlar, bizi ileriye dönük düşünmeye sevk etmektedir.

Pleistosen-Holosen Geçiş Sürecindeki İklimsel Değişikler Tablosu

Bu görsel, metnin yazarı tarafından hazırlanmıştır.

 

myr: milyon yıl önce, k: bin yıl, MÖ: Milattan Önce, MS: Milattan Sonra, “k” ile belirtilen zaman dilimleri günümüzden öncesine (GÖ) göre yapılmış yaklaşık (~) tarihlendirme, Ancak Roma dönemi itibarıyla milattan önce (MÖ) ve milattan sonra (MS) tarihlendirmeleri tercih edilmiştir.

Holosen’den Antroposen’e Geçiş

Antroposen kavramına dair yapılan tüm tanımlamalar düşünüldüğünde, insanın yaşadığı dünya üzerinde hakimiyet kurmak istediği açıktır. Ancak asıl tartışma, insanın yaşadığı çevre üzerindeki etkisinin kontrollü olup olmadığı ile ilgilidir. Bunun temeli ise insanın tarih sahnesine çıktığı yaklaşık 3-4 milyon yıl öncesine dayanmaktadır. İnsan-çevre ilişkisinde insanın ilk yaptığı şey, yaşadığı alanı tanımak ve hayatını idame ettirebilmek adına toplayıcılık yapmasıdır. Bu süreç belli coğrafyalarda protein oranının fazla olduğu besinleri tüketmesi ile bir süre devam etmiştir. Daha sonrasında ise toplayıcılığın yanında çevresinde bulunan hayvanları avlayarak insan hem avcı hem de toplayıcı bir nitelik kazanmıştır. Bu durum literatüre “avcı-toplayıcı” olarak geçmiştir. Zaman içerisinde bulunduğu coğrafyadan başka coğrafyalara doğru yayılım gösteren insan, avcılıkta uzmanlaşması ile hem karada hem havada hem de denizde avlanarak çevresindeki kaynakları çok daha iyi kullanmaya başlamıştır. Paleolitik Çağ’ın bitişi ile birlikte başlayan Epi-Paleolitik Çağ’da (GÖ 22.000/20.000-10.000) Levant bölgesindeki Natufian topluluklarının ilk tarım denemelerine başladı. Bu süreç doğudan batıya doğru devam ederek Anadolu’da tarımın başlangıcı ile özdeşleştirilen Neolitik Çağ’ın (GÖ 10.000-8.000) başlamasını tetikledi. İklimsel açıdan baktığımızda ise Pleistosen dönem, insanın tarih sahnesine çıktığı yaklaşık 2.58 milyon yıl öncesine tarihlendirilmektedir.

Pleistosen dönemin günümüzden önce yaklaşık 110.00 yıl öncesinde başlayan son bölümü olan “Son Buzul Çağı”nın bitişi ile, diğer bir deyişle, “Genç Dryas”ın (GÖ 12.900-11.650) nihayete erişi ile buzul arası bir döneme geçilmiştir. Bu döneme eski Yunanca’da holos (tamamen) ile cene (ceinos>kainos>yeni) kelimelerinin birleşiminden oluşan Holosen adı verilmiştir. Bu dönemin günümüzdeki iklim değerlerine yakın olduğu “Holosen Klimatik Optimum” ise arkeolojik açıdan isimlendirildiği hâliyle Neolitik Çağ ile özdeşleştirilmektedir. Bu çağı bilim dünyasına bir devrim olarak tanıtan Gordon Childe, bu sürecin belli bir kültürel birikim sonucunda toplulukların avcı-toplayıcılıktan köy yaşamına yani yerleşik bir hayata adım attıklarını dile getirdi. Daha öncesinde avcı-toplayıcı bir karaktere sahip olan insan, bu çağın getirisi olan tarım ile birlikte Emmer, Arpa, Mercimek ve Bezelye gibi bitkileri ehlileştirmiş ve hayvansal gıda açısından koyun, keçi, sığır ve domuz ağırlıklı bir evcilleştirmenin içinde olmuşlardır. Günümüzden 6000 yıl öncesine gelindiğinde ise sıcak ve nemli iklim yerini giderek ısınan ve yağışın azaldığı bir iklime bırakırken, bu durum giderek artan oranda günümüze benzer iklim şartlarının ortaya çıkışı olarak değerlendirilmektedir. Öyle ki, Erken Holosen’de ağaç türlerinin yayılmasına izin veren sıcak ve nemli iklim şartlarının kaybolması ve buna ek olarak antropojenik faaliyetlerin (tarım, hayvancılık gibi) giderek artan oranlarda yoğunluk kazanmasıyla birlikte arboreal polen türlerinin yoğunluğunda azalma ve ceviz ve dişbudak gibi tahıl üretimi gösteren bitkiler görülmeye başlanmıştır. Konya’da Çarşamba Alüvyal Fanı olarak adlandırılan yerde toprak erezyonundan dolayı kurumuş göl tabanlarına yakın eğimli alanlarda tarımsal aktiviteler (ağaç kesilmesi) ile bağdaştırılmış ve GÖ 4.500’e tarihlendirilmiştir. Bunun yanında bugünkü Santoron Adaları’nda gerçekleşen Minos Volkanik Patlamasından ya da diğer adıyla Santorini Patlaması (GÖ 3.300) nedeniyle atmosferin yüksek kesimlerine ulaşan küçük volkanik kökenli maddeler, hava akımlarıyla birlikte tüm atmosfere yayılmış ve soğuk ve yağışlı bir iklim getirmiştir. Yayılan obsidyen parçalarının Gölhisar Gölü’ndeki tortular üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Konya’da, GÖ 3500/MÖ 1500’e tarihlendirilen Tuz Fanı’nın üçüncü kısmında da bu durum aynı şekilde gözlenmiştir. Her ne kadar bu durum henüz tüm otoritelerce kabul görmüş olmasa da, bu konuda çeşitli yazınlarda bahsedilmiş, soğumanın Doğu Akdeniz, Grönland ve Çin gibi birçok yerde etkisinin gözlendiğine dair araştırmalar yapılmıştır. Söğüt ve Beyşehir polen diyagramları, yaklaşık olarak GÖ 4000-3000 arasında büyük çaplı antropojenik etkilerin varlığını bize göstermiştir. Bu zaman aralığında yer alan Beyşehir Yerleşme Safhası (Beysehir Occupation Phase) ise GÖ 3200’e tarihlendirilmiştir. Beyşehir Yerleşme Safhasının, ormanın dokusunun geniş bir alan içinde insanlar tarafından tarım ve hayvancılık amacıyla ortadan kaldırılması sonucunda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Burdur’daki Sagalassos antik kentinden alınan polen örnekleri üzerine yapılan analizler de Beyşehir Yerleşim Safhası ile ilişkilendirilmiştir. Minos volkanik patlamasını ve Beyşehir Yerleşim Safhasını içine alan kısım ise Geç Holosen olarak değerlendirilmektedir.

Roma dönemine gelindiğinde, GÖ 2.900-2450 yılları arasına tarihlendirilen soğuk ilkçağ içinde “alt atlantik çözülme” (Subatlantic Dissocation) adlı bir iklim değişikliği Avrupa çapında rüzgâr ve nem dağılımında değişmelere ve sıcaklık düşüşlerine neden olmuş ancak MÖ 300-MS 400 tarihleri arasında Roma Sıcak Dönemi yaşanmıştır. Yaklaşık 150 yıl sonra Santorini’de olduğu gibi, volkanik küllerin atmosfere yayılmasıyla soğuk bir dönem yaşanmış ancak MS 900-1300 arasına gelindiğinde yine bir ısınma gerçekleşmiştir. Isınmanın olduğu bu sürece Ortaçağ Sıcak Dönemi adı verilmiştir. Bu sıcak ve nemli iklim şartları, 1450-1850 yılları arasında yerini Mini Buzul Çağı’na bırakmıştır. Bu dönemde yaşamış olan ressamların tabloları, bu çağı bize çok iyi anlatmaktadır. Yaşanan ısınma ve soğumaya dair iniş çıkışlar sonrasında ise, bilinen en belirgin iklim olayı “Yazsız Yıl”ın yaşanması olmuştur. 1815’te yaşanan bu iklim olayının temelinde, Tambora Dağı Patlaması vardır. Bu olay, Mini Buzul Çağı ile olumsuz etkilenen Avrupa’yı çok daha derinden etkilemiştir. Tam bu dönemde ise, Sanayi Devriminin başlaması ile ortaya çıkan iklimsel değişiklerde insanın rolü başka bir boyuta taşınmıştır. Bu durum, Geç Holosen yerine artık Antroposen kavramının kullanılmaya başlanması gerektiğini göstermiştir. Sanayi devrimi öncesindeki iklimsel değişiklikler ele alındığında, insanın rolü giderek artsa bile insanın iklim üzerinde tamamen etkin bir rolünden bahsetmek iddialı olur. Lakin Sanayi Devrimi ile birlikte, kaçınılmaz olanın gerçekleşerek insanın doğayı kendi kontrolüne alması, insanı etkilenenden çok etkileyen bir role taşımıştır. Sıra artık insana gelmiştir.

İnsan: Dünyanın Felaketi

18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Sanayi Devriminin gerçekleşmesi ile dünya yeni bir döneme adım atmıştır. Bu olayın en önemli mimarı ise 1763’te buhar makinesini bulan James Watt’tır. Tanımlarsak Sanayi Devrimi, insan ve hayvan gücünün yerine makinenin almasına yönelik bir üretim tarzına geçiştir. Kömür madenlerinde, tekstilde ve birçok alanda kullanılmaya başlayan bu makineler, gerek ulaşım gerekse yük taşımacılığı ile alandan alana geçiş yapmıştır. Bu geçiş süreci İngiltere’de başlamış olsa da, batıdan doğuya yayılarak etkisini arttırmış ve devamında gelen gelişmelerle Sanayi Devrimi yeni bir boyuta ulaşmıştır. Sanayi Devrimi ile başlayan ve bugün hâlâ yaşadığımız birtakım iklimsel süreçler vardır. Bunları alt başlıklar içinde inceleyelim.

Sera Etkisi

Öncelikle bilmemiz gereken şey, atmosferde birtakım gazların bulunduğu ve bu gazların bazılarının ısı tutma oranının diğer gazlara oranla yüksek olduğudur. Bu gazlara “Sera gazları” adı verilir. Su buharı, karbondioksit, metan, ozon, nitroz oksit doğal yollarla oluşmuş sera gazlardır. Ancak kloroflorokarbon (CFC) ve hidroflorürkarbon (HCFC) gazları yapay yani insan etkisiyle oluşmuş gazlardır. Dünya, üzerine düşen güneş ışınlarından çok, dünyadan yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır. Bu yansıyan ışınlar, su buharı, karbondioksit, metan ve ozon gibi gazlar başta olmak üzere atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulur ve böylelikle dünya ısınır. Işınların bu gazlar tarafından tutulmasına da “sera etkisi” denir. Sera gazlarına etkileri açısından baktığımızda ilk akla karbondioksit gelir. Kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların yakılması ve tropik ormanların yok edilmesi karbondioksit gazının artmasına neden olmaktadır. Sanayi Devriminden önce karbondioksit oranı, 280 ppm iken, Maua Loa Gözlemevinin 22 Nisan 2018 tarihli verisine göre şu an yaklaşık 411 ppm’e (her milyondaki partikül miktarı) kadar yükselmiştir. Bu da yaklaşık %46’dan fazla bir artışın olduğunu göstermektedir. Metan gazı ise, genel olarak pirinç tarlaları gibi bataklık ve sulak alanlarda, büyükbaş hayvancılıkta, çöp toplama alanlarında, kömür madenlerinde ve doğal gaz boru hatlarındaki kaçaklarda görülen bir gazdır. Sanayi Devriminden önce 722 iken şu an yaklaşık 1860 ppm’e yükselmiştir. Hatta kuzey kutbunda yapılan araştırmalarda, uzun zaman öncesinde donmuş olan göllerin altında kömür ve doğalgaz yataklarının olmasından dolayı metan gazının saklı kaldığı ortaya çıkmıştır.

Doğal olan gazlardan ozon ise, etkileyen değil daha çok etkilenen bir gaz olması yönüyle farklı ve önemlidir. Ozon yukarıda bahsetmiş olduğumuz yapay sera gazları nedeniyle zarar görmektedir. Kloraflorakarbonlar (CFC) ve hidroflorürkarbonlar (HCFC) içine endüstriyel tipte veya normal kullanım için soğutucular, araba klimaları, spreyler, köpük ürünleri, yalıtım maddeleri, mikroçip ve diğer elektronik aletleri temizlemek için kullanılan çözücü, steril gaz karışımları dahil edebiliriz. Dünyayı, Güneş’ten gelen zararlı ultraviyole ışınlarına karşı koruyan ozon tamamen delinirse ve delik genişlerse, insanlık ciddi derecede deri yanıkları, göz hastalıkları ve bağışıklık sorunları yaşama tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Saymış olduğumuz sera gazları ve buna bağlı etkiler günümüzde ülkeden ülkeye değişkenlik göstermektedir. Sanayileşme sürecinde ilerlemiş olan ülkelerde bu durum daha ileri seviyededir. Arazi kullanımının, gerek endüstriyel açıdan gerekse tarımsal açıdan arttırılması, bu alanların açılabilmesi için yoğun bir ağaç kesimini gerektirmektedir. Ağaçların ve dolayısıyla ormanların kontrolsüz bir şekilde yok edilmesi, tabiat içinde yaşayan canlıların zarar görmesine ve yok olmasına yol açmaktadır. Ağaçların ve diğer bitkilerin fotosentez yolu ile havadan karbondioksiti alıp oksijen verdiği gerçeğini düşünürsek; 40 kişinin bir saatte havaya verdiği karbondioksiti yetişkin bir çam ağacının 1 saatte oksijene dönüştürmesi dikkat çekicidir. Bu bağlamda insan sadece etrafındaki canlıları riske atmakla kalmayıp, aynı zamanda kendi hayat kalitesini de düşürmektedir. Bu ormansızlaşma ve beraberinde getirdiği çölleşme süreci ise sera gazlarının miktarının yani etkisinin artmasına yol açmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, büyük şehirlerdeki sera etkisi kırsaldakilerden daha fazla hissedilmektedir.

Küresel Isınma

Küresel ısınma, atmosferdeki salınım yapan gazların neden olduğu sera etkisi sonucunda atmosferin dünya yüzeyinde kara, hava ve denizde yıl boyunca ölçülen ortalama sıcaklıklarının doğal ya da insan etkisiyle artmasıdır. Yukarıdaki başlıklarda söz etmiş olduğumuz iklimsel değişiklikler, genel itibariyle küresel ve küresele yakın niteliktedir. Bunun nedeni, yanardağı patlaması ya da herhangi bir sebeple oluşan bu iklimsel değişiklikler, büyük oranda çevresel ve insan temelli sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel değişimleri de beraberinde getirmiştir. Küresel ısınmanın sonuçlarına genel olarak baktığımızda şunları gözlemleriz; kutuplardaki ve yüksek dağların tepelerindeki buzullar erimeye devam etmekte ve bu denizlerin seviyelerinde artışa neden olmaktadır. Bu değişim, erozyon, sel, kasırga, heyelan vb. afetlere yol açmakta, ısınmanın yeryüzünde ve denizlerde artması ile karbondioksit salınımına bağlı olarak belli canlı türlerinin sayısında azalmalar görülmektedir. Yeryüzünde artan sıcaklıkla birlikte polen mevsiminin uzaması, astım gibi alerjik hastalıkların artışına neden olmaktadır. Aşırı sıcak ve soğuksa, canlıların genetik mutasyonlarını artırarak canlıların kalıtsal yapılarını değiştirmektedir. Sera etkisinin getirdiği sorunlar, aynı zamanda küresel ısınmanın doğal sonuçlarıdır. Bu nedenle sera etkisi ile küresel ısınmanın birbiri ile iç içe ve ilişkili olduğunu söylemek gerekir.

Önlemler

Yukarıda bahsedilen sorunlara ve sonuçlara yönelik bugüne dek bir dizi önlem alınmıştır. Kısaca bahsedecek olursak; ilk olarak 1979 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) öncülüğünde Birinci Dünya İklim Konferansı gerçekleştirilmiştir. 1988’e kadar çeşitli ülkelerde iklim değişiklikleri tartışılmış, Toronto’da yapılan konferansta ise, bu anlamda konulan ilk uluslararası hedef, karbondioksit emisyonlarının 2005 yılına kadar %20 azaltılması olmuştur. 1988’de Malta’nın girişimiyle, “İnsanoğlunun bugünkü ve gelecek kuşakları için küresel iklim korunması” kararı alınmıştır. 1990 yılında Cenevre’de yapılan İkinci Dünya İklim Konferansında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 137 ülke, sera gazlarının kontrolüne ilişkin anlaşmayı imzalamıştır. 1997 yılında ise, Japonya’nın Kyoto kentinde 160 ülkeden gelen 10.000’den fazla bilim adamı, uzman ve hükümet yetkilisinin katıldığı uluslararası konferansta Kyoto Protokolü imzalanmıştır. Bu protokole göre, toplantıya katılan ülkeler sera gazları üretimlerini 2008-2012 yılları arasında, 1990 yılı düzeyinin en az %5.2’si oranında azaltacaklardı. Hatta bu ülkelerden olan ve dünya sera gazı üretiminin tek başına %25’ini atmosfere yayan ABD için bu oran %8, Japonya için ise %6 olarak belirtilmişti. Bu protokolün yürürlüğe girebilmesi için en az 55 ülkenin parlamentosunun anlaşma maddelerini kabul etmesi gerekiyordu. Ne yazık ki, Mayıs 2000 tarihine kadar ancak 22 ülkenin Kyoto protokolünü kabul ettiği bildirilmiştir. Bunların arasında en dikkat çeken ülke, ABD olmuş; Mart 2001’de Kyoto protokolünün ekonomik çıkarlarına uymadığı gerekçe göstererek anlaşmadan çekilmiştir. Türkiye, 2004’te İklim Değişikliği ve Çerçeve Sözleşmesine 189. taraf olarak katılmıştır. Ancak tahmin edildiği üzere bu önemler yeteri kadar ciddiye alınmamış ve yetersiz kalmıştır.

Sonuç: Nereye Gidiyoruz?

İnsan, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren dünyada birtakım iklimsel değişikliklere maruz kalmıştır. Attığı her adım ve her adımından öğrendikleriyle doğa içinde yürüttüğü mücadele, insanı bugünlere kadar getirmiştir. Gelinen noktada insanın yaşadığı dünya üzerindeki rolü, etkinleşmesiyle doğru orantılı olarak değişmiştir. Değişen insan, değişen zaman-mekân düzlemi içinde kendisine doğayı yönetme sorumluluğu yüklemiştir. Kendisine yüklemiş olduğu bu büyük sorumluluk, insanın bugün yaşadığı dünyaya zarar vermek hatta yeniden inşa etmek pahasına dünyanın doğal kaynaklarını tüketmesine neden olmuştur. Devam eden bu süreç, doğal üretimin azalması ve yapay üretim-tüketim ilişkisinin artması ile yaşadığımız dünyayı değiştirmiştir. Değişen dünyanın bu durumu, insanın bu döneme Antroposen yani İnsan Çağı adını vermesi gerekliliğini doğurmuştur. Yukarıda belirtilen ve kapımızda olan antropojenik sorunlar konusunda belirli çıkarımlar yapmak ve önerilerde bulunmak elbette mümkündür:

–           Sera gazlarının kullanımlarının artmaya devam etmesiyle, sera etkisine bağlı iklimsel değişiklikler ve olaylar yaşanmaya devam edecektir. Bu nedenle sera gazlarının kullanımının daha önce alınması düşünülen önlemler gibi sözde kalmayıp eyleme dönüşmesi gerekmektedir.

–           Kontrolsüz ağaç kesimleri ve bunun sonucunda açılmaya çalışılan tarım ve konut alanları, doğal yaşamı tehdit edecek ve dünyayı çölleştirecektir. Ağaçları kesmek yerine yaşadığımız alanı daha çok ağaçlandırmak gerekmektedir.

–           Doğal kaynaklar gelişigüzel bir şekilde kullanılmaya devam ederse insan, yaşamasına imkan verecek temel yaşam besinlerinden mahrum kalacak ve açlık, kıtlık ve hastalıklardan toplu kayıplar yaşayacaktır. Her insanın doğal kaynaklardan gerektiği şekilde yararlanması, daha sonraki nesillere yaşaması için imkan verecektir.

SEÇİM SİZİN!


Kaynakça

Aksay, C. S., Ketenoğlu, O., & Latif, K. U. R. T. (2005). “Küresel Isınma ve İklim Değişikliği”, Selçuk Üniversitesi Fen Fakültesi Fen Dergisi, 1 (25), 29-42.

Alak, A., & Sümer, Ö. (2017). “Marmara ve Karadeniz Kıyılarındaki Güncel Sedimanlar İçinde Antroposen’in Varlığına Ait Yeni Bulgular.” Türkiye Jeoloji Bülteni, Sayı: 60/2. s. 145-168.

Baird, D., & Baysal, A. (2012). “Boncuklu Höyük Projesi: Orta Anadolu’da Tarımın, Yerleşik Hayata Geçişin ve Hayvancılığın Başlangıcının Araştırılması”, KST XXXIII, IV, 263-270.

Bar-Yosef, O. (1998). “The Natufian culture in the Levant, threshold to the origins of agriculture”, Evolutionary Anthropology: Issues, News, and Reviews, 6(5), 159-177.

Bottema, S., & Woldring, H. (1986). “Late Quaternary vegetation and climate of southwestern Turkey. Part II.”

Palaeohistoria, 26, 123-149.

Childe, V. G. (1936). Man makes himself. Watts, London

Crutzen, P. J., & Stoermer, E. F. (2000). The “Anthropocene.” Global Change Newsletter 41, 17–18. International Geosphere–Biosphere Programme (IGBP).

Crutzen, P. J. (2002). “Geology of mankind”. Nature, 415(6867), 23.

De Cupere, B., Duru, R., & Umurtak, G. (2008). “Animal husbandry at the Early Neolithic to Early Bronze Age site of Bademağacı (Antalya province, SW Turkey): evidence from the faunal remains.” Travaux de la Maison de l’Orient et de la Méditerranée, 49(1), 367-405.

Doğan, S. (2005). “Türkiye’nin Küresel İklim Değişikliğinde Rolü ve Önleyici Küresel Çabaya Katılım Girişimleri”.

C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi. 6(2),57-73.

Duru, R. (2016). Tarım’dan ‘Yazı’ya Burdur Yöresi ve Yakın Çevresinin Altıbin Yılı (MÖ 8000 – MÖ 2000). Batı Akdeniz Kalkınma Ajansı, Antalya.

Eastwood, W. J., Roberts, N., & Lamb, H. (1998). “Palaeoecological and archaeological evidence for human occupance in southwest Turkey: the Beyşehir occupation phase.” Anatolian Studies, 48, 69-86.

Ersoy, Ş. (2006). “Küremiz Isınıyor”. Bilim ve Ütopya. 139,5-13.

Fontugne, M., Kuzucuoǧlu, C., Karabiyikoǧlu, M., Hatte, C., & Pastre, J.-F. (1999). “From Pleniglacial to Holocene: a 14 C chronostratigraphy of environmental changes in the Konya Plain, Turkey.” Quaternary Science Reviews, 18(4), 573-591.

Güçlü, S. B. (2006). “Kyoto Protokolü ve Türkiye’nin Protokol Karşısındaki Durumu”. Metalurji Dergisi. 142.

Küçükkalay, A. G. A. M. (1997). “Endüstri devrimi ve ekonomik sonuçlarının analizi.” Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2(2).

Luterbacher, J., & Pfister, C. (2015). “The year without a summer.” Nature geoscience, 8(4), 246. Marsh, G. P. (1864). Man and Nature; or. Physical geography as modified by human action

Meybeck, M. (2001). River basin under Anthropocene conditions. In Science and Integrated Basin Management. Dahlem workshop series, Wiley (pp. 275-294).

Nakicenovic, N., Alcamo, J., Davis, G., De Vries, B., Fenhann, J., Gaffin, S., … & Lebre, E. (2000). Emissions scenarios. Cambridge University Press.

Özdemir, M. A. (2004). “İklim Değişmeleri ve Uygarlık Üzerindeki Yansımalarına İlişkin Bazı Örnekler.” Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (6), 2, 173-192.

Roberts, N., Erol, O., de Meester, T., & Uerpmann, H.-P. (1979). “Radiocarbon chronology of late Pleistocene Konya lake, Turkey.” Nature, 281(5733), 662-664.

Ruddiman, W. F. (2003). “The anthropogenic greenhouse era began thousands of years ago.” Climatic change, 61(3), 261-293.

Stoppani, A. (1873). Corso di geologia, vol. II. Bernardoni and EG Brigola (eds.), Milan.

Türkeş, M. (2013). “İklim Değişiklikleri: Kambriyen’den Pleyistosene, Geç Holosen’den 21. Yüzyıl’a.” Ege Coğrafya Dergisi, 22(1).

Van Zeist, W., Woldring, H., & Stapert, D. (1975). “Late Quaternary vegetation and climate of southwestern Turkey: Balkema.”

Yellen, J., & Harpending, H. (1972). “Hunter-gatherer populations and archaeological inference.” World archaeology, 4(2), 244-253.

Zalasiewicz, J., Williams, M., Steffen, W., & Crutzen, P. (2010). “The new world of the Anthropocene.” Environmental Science & Technology. 44. https://pubs.acs.org/doi/pdf/10.1021/es903118j

Zalasiewicz, J., Williams, M., Smith, A., Barry, T. L., Coe, A. L., Bown, P. R., & Gregory, F. J. (2008). “Are we now living in the Anthropocene?” Gsa Today, 18(2), 4.

Waelkens, M., Paulissen, E., Vermoere, M., Degryse, P., Celis, D., Schroyen, K., Vanhaverbeke, H. (1999). “Man and environment in the territory of Sagalassos, a classical city in SW Turkey.” Quaternary Science Reviews, 18(4-5), 697-709.


Tablonun Kaynakçası

Baillie, M. G. (1994). Dendrochronology raises questions about the nature of the AD 536 dust-veil event. The Holocene, 4(2), 212-217.

Cohen, K. M., Finney, S. C., Gibbard, P. L., & Fan, J. X. (2013). The ICS international chronostratigraphic chart. Episodes, 36(3), 199-204.

Mann, M. E., Zhang, Z., Rutherford, S., Bradley, R. S., Hughes, M. K., Shindell, D., … & Ni, F. (2009). Global signatures and dynamical origins of the Little Ice Age and Medieval Climate Anomaly. Science, 326(5957), 1256-1260.

Patterson, W. P. (1995). Stable isotopic record of climatic and environmental change in continental settings.

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir