Atomcular

Gorgon Notu: Bu metin, Sokrates Öncesi Yunan Filozofları (Presokratikler) yazısının bir bölümüdür. Metnin diğer bölümlerini inceleyebilmek için tıklayınız: Sokrates Öncesi Yunan Filozofları 

Çevirmen: Emircan Saç

Eski atomculuk, felsefi ve bilimsel düşüncede bir miras oluşturdu ve bu miras, sonrasında modern felsefede canlanarak önemli biçimde gelişim gösterdi. Günümüze gelindiğinde, atomun en küçük parçacık olduğu bilimsel gerçeğin değiştiğini görüyoruz. Ancak etimolojik açıdan atomları (atomos) hala bölünemez veya parçalanamaz olarak kabul ediyoruz. Antik atomcular, Leukippos ve Demokritos (MÖ 5. yüzyıl) doğadaki gerçekliği oluşturan en küçük bölünmez ve görünmez parçacıklarla ilgilenmiştir. Parmenides ve Zenon dünyayı hareketsiz ve bölünmez olarak düşünürken, onlar atomları görünmez hareket kaynağı olarak göstererek bir anlamda bu düşüncelere karşılık veriyorlardı. Demokritos’un hocası olan Leukippos hakkında çok az şey bildiğimiz için, ilerleyen bölümlerde Demokritos’un düşünce birikimine odaklanacağız.

a. Ontoloji / Varlık Felsefesi

Demokritos’un üretken bir yazar olarak varsayılmasına rağmen (yaklaşık yetmiş kitap yazdığı söylenir), atomculuk üzerine çok az kaynağa sahibiz (Graham 521-525). Fakat net bir biçimde ortaya koyulan şey var ki, Demokritos’a göre gerçeklik, hem doluluktan hem de boşluktan oluşur. Dolu olan varlık; boşluksa varolmayandır (F4). Ancak Demokritos ilginç biçimde şeyliğin (what-is), şeyliği olmayandan (what-is-not) fazla olmadığını söylemiştir.[1] Yani, bu iki şey bir diğeri kadar gerçek ve aynı varlıksal statüye sahiptir. Bu fikir Aristo ile de yorumlanabilir; beden (doluluk) ile boşluk vardır ve bunların hiçbiri, bir diğerini aşacak derecede bir varlık değildir. Dolayısıyla boşluk, doluluk kadar ontolojik bir gerçekliktir (Graham 525).[2]

Doğadaki en yoğun ve tek bölünmeyen cisim olan atomlar sayıca sonsuzdur ve sürekli olarak sonsuz bir boşlukta hareket ederler. Demokritos boşluğun önemini vurgulayarak onsuz hareketin imkânsız olduğunu belirtiyor. Boşluk var olmasaydı, atomların içinde hareket edebilecek hiçbir şey olmazdı. Bu sayede atomlar çeşitlidir; belki de sonsuz çeşitlilikte ve şekilde olurlar. Bazıları yuvarlak, diğerleri kancalı ve diğerleriyse pürüzlüdürler. Sık sık birbirleriyle çarpışırlar ve birbirlerinden sekerler.  Bazen çarpışan atomların şekilleri birbirleriyle uyumlu olursa da algılanabilen dünya olarak tanımladığımız şeyler oluşturmak için bir araya gelirler (F5). Bu birleşme de boşluk olmadan imkânsız olurdu. Çünkü atomlar birleşme oluşturabilecek arka plana veya boşluğa ihtiyaç duyarlar (Graham 531). Atomlar, onları bir arada tutan kuvvetten daha büyük bir çevresel güç tarafından parçalara ayrılana kadar birlikte kalır, bu noktada da sürekli hareketlerini sürdürürler (F5). Bazı atomların bir dünya oluşturmak için neden bir araya geldiği rastlantıya bağlıymış gibi görünüyor ama yine de birçok dünya atomik çarpışma ve birleşme tarafından yaratıldı; yaratılmakta ve yaratılacaktır (Graham 551). Bununla birlikte bir dünya oluştuğunda, her şey zorunluluk gereği gerçekleşir; doğanın nedensel yasaları, doğal dünyanın akışını dikte eder (Graham 551-553).[3]

Şekil, düzen ve konum (veya yönelim), atomlar ve varlıklar arasındaki ayrımı oluşturan temel işaretler olarak işlev görür (F4). Leukippos ve Demokritos bu ayrımı oluşturan temel işaretleri sırasıyla çevre, temas ve dönüş (veya devir) olarak tanımlamış gibi görünüyor. Bu üçlü, elementsel öğeleri (ateş, su gibi) oluşturmak için hangi atomların birleşeceğini belirler. Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki, atomların kendileri değişmezdir. Algılanan dünya atomların birleşimlerinden oluşur ve bazı kuvvetler atomların dağılmasına yol açınca, şeyler kaybolur.

b. Algılama ve Epistemoloji

Atomlar aynı zamanda duyumdan ve düşünceden sorumludur. Belirli şekillerdeki atomlar belirli tatlardan sorumludur; örneğin ekşi tatlar, pürüzlü ve açılı atomlardan meydana gelirken, yuvarlak atomlarsa tatlılardan sorumludur (Graham 581). Dokunma da benzer şekilde çalışır. Hatta görme, duyma ve koku, bir açıdan dokunma olarak indirgenebilir. Algılanan nesnelerin her zaman dışarıya süzülen maddesi vardır (Graham 585). Örneğin bir ağacı görebilmemizi sağlayan şey, ağacın atom formunun bir şekilde ağaçtan bize hareket etmesi ve sonrasında gözümüzü oluşturan atomlarla temasa geçmesidir. Bu sayede ağacın silüeti gözlerimize içine taşınır. Bu, şu soruyu doğurabilir; büsbüyük objelerden (örneğin bir bina) sızan şeyler nasıl olur da göz gibi küçücük bir objenin içine sığabilir? Fakat atomlar göze girmeden önce bir şekilde yoğunlaşıyor olabilir (McKirahan 332). Ayrıca, Demokritos’un dünyaya bakış açısı onun epistomoloji anlayışı üzerinde sonuçları olmuştur.

Eğer biz maddelerin aktarımlarını algılayıp kendilerini algılamıyorsak, bu bizi gerçek nesnenin ne olduğunu bilemeyecek hale düşürür. Sadece ve sadece eşyayı bize aktarılan biçimiyle bilebiliriz (Graham 624). Doğru bildiğimiz şey atomlar ve boşluğun varlığıdır; bundan arta kalansa fikir ve nizam tarafından oluşturulmuştur. Yukarıda belirttiğimiz gibi, belirli atomlar belirli tatlara hizmet ederler fakat burada bile nizam ve görecelilik devreye girer; son söze bunlar sahiptir. Belirli objelerdeki belirli atomlar, farklı algılayıcılarla iletişime geçtiği zaman, birisine tatlı olan bir başkasına acı gelebilir. “Gerçekte nizamla elde edilmiş acı, sıcak, soğuk, renk olsa da gerçekte bunlar atom ve boşluktan ibarettir” (F32a). Daha doğru biçimde söylersek, bizim kavrayışımız kısıtlıdır “bedenin yapısı ile ilgili değişiklikleri şeylerin girişi ya da direnciyle algılarız” (F33). İnsan ruhu belli bir yapıya ve atom dengesine sahip olsa bile -bilgilerimiz kısıtlı olsa da- bizim yapabileceğimiz en iyi şey düşünmektir. Bu açıdan Demokritos şüphecilik düşüncesi için etkili olarak görülebilir (Graham 516). Ancak Demokritos kusursuz bir şüpheci olamaz çünkü atomları ve atomların dışında kalan boşluğu gayet bilebildiğimizi iddia eder.

c. Etik/ahlak

Bizim Demokritos’un maddi dünyaya yönelik düşünceleri hakkında kısıtlı bilgimiz varken, etik konusunda bir bolluğa sahip olduğumuzu söylemeliyiz. Düşüncelerin çoğu güçlü aforizmalar içinde merkezi olarak memnuniyeti ve hoşnutsuzluktan kaçışı ele alıyor. Demokritos’a göre saadet, memnuniyet ve hoşnut olma üzerine inşa edilir ve bunları elde etmek de kişilerin kendilerine yararlı olanı yapmasından geçer (Graham 633-635). Bu yararlı olanın ölçüsünü belirleyen şeyse zevk ve acı veya neşe ve üzüntüdür (F150b). Fakat Demokritos’un burada bahsettiği şeyi bedensel hazcılığa bağlamamak gerek. Diğer bir deyişle, neyin zevk verici veya neşelendirici olduğunu söylemek için alengirli bir standart vardır. “İştahına düşkün kişiler, eğer uygun yemek içki ya da seks derecesini aşarlarsa, aldıkları bu zevkin ömrünün kısa olduğunu, bunun yalnızca yiyebiliyor ve içebiliyorlarken süreceğini öğreneceklerdir ve acıları ise fazla olacaktır”(F149). Sürekli ve aşırı derecede zevki aramak, yaşamda sadece acıyı çağırır. Buna karşın “akıl kendini kendinden zevk almaya alıştırır” (F154). Bu da şu anlama geliyor ki, aşırı olmayan diğer zevklerin yanında ancak entelektüel zevk gerçekten yararlıdır ve yaşam süremiz için en makbulüdür.

Demokritos’un Heraklitos’u andıran düşüncesine göre en iyi insan tipi, bilgelik yerine düşünceyi seçerek burada daha yüce değerler olduğunu görendir (F203), ayrıca iyilik için yapılmış bir eylem iyilik hakkında kelimeler sarf etmekten daha kıymetlidir (F267-F268). Aptallar işlerini şansa bırakırken (F105), bilge insan düşünüp, öğrenip, kendi zekâsına göre planlar yapar (F93). İlginç olarak Demokritos’un maddi dünya kavrayışı ile ahlak anlayışında bir bağlantı görüyoruz. Eğer ruh bir atom yapısıysa; öğretme, öğrenme, düşünme ve bilgelik ruhu tekrar şekillendirmeye ve bizi şansın zorbalığından kurtarmaya yardım eder (Vlastos 55-57). Zevk ve acı Demokritos’un etik anlayışında önemli bir yere sahiptir ama buradaki zevk iyi bir hayatın esası olarak karşımıza çıkar. Bir kişinin tutkularını dizginlemesi iyi hayat için yeterli değildir. “İyilik sadece kötülükten kaçınmak değildir, aynı zamanda onu arzu bile etmemektir” (F83). Bedensel zevki aramak bizi karmaşık ve acı dolu bir hayata yöneltir; aklın ve anlayışın zevkini aramak ise bize ahenkli ve neşeli bir hayat sunar.


[1] Leukippos, “Hiçten, hiçbir şey meydana gelemez ve var olan şey asla yok edilemez.” demiştir.

[2] Boşluk demek atomlar arasındaki mekânı ifade eder. Boşluktan kasıt varlığın içindeki boşluk değildir. Varlık zaten doluluktur. Boşluk, tözleri birbirinden ayıran onların dışındaki boşluğu ifade eder lakin o varolmayan değildir. Boşluksa dolu olmayandır lakin o hakikattir. Varlıkları çoklaştıran onları tek parça bir bütün olmaktan kurtaran boşluktur. Dolu olan kadar boş olan vardır ve hakikattir. Bu izah ilk materyalistlerin bir şeyin bir cisim olmaksızın da hakikat olabileceğini söyleyen düşünürler olduğunu göstermektedir.  (Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi; Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi, Cilt I, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2006, s.316-317.)     

[3] Atomculardan günümüz dünyasına kalan en önemli düşünce nedenselliktir. Onların düşüncesinde son tahlilde tesadüfe yer yoktur.  Her varlık ve onun dünyası zorunlu olarak meydana gelir.  Aristoteles’in erekselci (teleolojik) düşüncesi atom yanlısı Demokritos’a yakındır. (Arslan, a.g.e., s. 329.) Kaldı ki modern dünyadaki bilimsel düşünce, Atomcu düşünürlerin bu determinist düşüncesini geliştirmiş ve bilimsel atılımları başlatmışlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir