Avrupalılar Sömürge Arşivlerini Kaldırarak Kendilerini Nasıl Korudular?

Vincent Hiribarren Londra’da, King’s College’de Dünya Tarihi bölümü öğretim üyesi. Çalışmaları, Afrika ülkelerinde önceden varlık göstermiş ülkelerin sömürge döneminden kalma arşivlerini incelemesine yol açtı. Stephen Williams onunla görüşmeye gitti.


Avrupalılar Sömürge Arşivlerini Kaldırarak Kendilerini Nasıl Korudular?

How the Europeans Covered Their Backs by Removing Colonial Archives

Yazar: Stephen Williams | 28.03.2017 (Bu makalenin aslı New African’ın Ocak 2014 sayısında yayınlandı.)

Çevirmen: Cemal Özer 

Vincent Hiribarren tipik bir akademisyen olmayabilir çünkü kendisi çok genç ve resmiyetten uzak. Ancak sohbetimizin başlangıcından itibaren Avrupa arşivlerinde uzman olduğu ve bağımsızlık sonrası Afrika ülkelerinin tuttuğu arşivlere hakim olduğu belli oluyor.

Kendisi, söylediğine göre, Afrika’daki en iyi tarih arşivlerinden birini tutan Senegal’e büyük saygı duyuyor. Çok yakın zamana kadar Senegal’in arşivlerinin başında bulunan Saliou Mbacké ‘ye de hakkını teslim ediyor.

Hirribarren “Mbacké, devletin ve devletin kayıtları arasındaki ilişkiyi ve arşivlerin önemini anlamıştı. Bu, başından beri aşina olduğu bir şeydi. Şimdi Afrika’da Senegal, işlerin nasıl yapılacağına dair bir örnektir,” diyor ve ekliyor: “Fransızlar arşiv çalışması açısından Afrika’daki eski meslektaşlarıyla olan bağlantılarını tutmayı başardılar ayrıca  hem Afrika’daki arşivcilere Afrika’ya düzenli olarak uzman göndererek hem de Fransa’da Afrika’dan gelen arşivcilere eğitim imkanı sağlıyorlar.”

Öyleyse, kendisi Afrika’daki arşivlere yönelik en gelişmiş tutuma Senegal’in mi sahip olduğunu söylüyordu? “Frankofon[1] Afrika’da ise, kesinlikle” diyor Hiribarren dürüstlükle. “Ancak Anglofon[2] Afrika’da soru farklı olabilir.”

“Bağımsızlık sonrası dönemde, 1950’lerden itibaren Afrika’nın genelinde biz fiziki arşiv merkezleri inşa ettik ve siz sadece bu amaçla inşa edilmiş binalar diktiniz, tarihçiler ve gazeteciler ise onları hemen kullandılar.”

Hiribarren, Fransa’nın arşivlerin bakımı için sağladığı yardımları kabul ederek, Senegal kadar Kamerun devletinin de topladığı arşivlerin kalitesinden övgüyle söz etmektedir.

Hiribarren, “Ancak Nijerya eskisi kadar iyi olmayan bir durumda” diye bildiriyor. “Biafra İç Savaşı’na[3] kadar Nijerya’nın arşivleri 1950’lerde ve 1960’larda çok daha iyiydi. Savaştan sonra, durum çok çabuk bozuldu. Ama bence Nijerya önceden devlet arşivlerini düzenleme konusunda iyi bir örnekti.”

Arşivlenmiş belgeler geçmişe yönelik kanıtlar sunarak Afrika tarihinin önemli unsurlarını sıkça ortaya koymaktadır.

Afrika’da kaliteli çağdaş arşivlerin olmayışı, bir siyasi irade veya finansal kaynak ya da farklı etkenlerin bileşimi meselesi midir? Hiribarren bunun öncelikle bir finansman eksikliği olduğuna inanıyor ancak bunun, muhtemelen arşivlerin oynadığı önemli rolün çok az kişinin farkında olmasından dolayı olduğunu ekliyor. Arşivcilerin ne yaptıkları konusunda bir keşmekeş olduğuna inanıyor; halk onların sadece bilgi toplayıp toplamadıklarından emin değil ve envanter oluşturup oluşturmadıklarını sorguluyor. Ne yaptıkları konusunda çok az bilgiye sahipler.

Yine de okulların ya da arşivlerin inşası arasında seçim yapılması durumunda, arşiv yaratacak bütçelerin tartışılmasını zor buluyor. Arşivlenen belgeler geçmişe dönük kanıtlar sunarken, Afrika tarihinin önemli unsurlarını çoğu zaman ortaya koysa da, Afrika ulusal politikalarında hiçbir zaman yer bulmadı (bunlar bir eğitsel araç olarak görülebilseler dahi).

“Göç etmiş dosyalar”ın tümünü bu derece önemli hale getiren şey bu kanıt hükmüdür. Göç etmiş dosyalar; eski sömürgeler bağımsızlıklarını kazanırken, sömürge yetkilileri tarafından kaldırılan ve eve gönderilen arşivlerdir.

David Anderson’un ikna edici şekilde savunduğu üzere, bazen suçlayıcı arşivlerin asıl sömürgeci devletlere geri gönderilmesinin nedeni, bunların sömürge memurları tarafından bir çeşit sigorta poliçesi olarak kullanılmış olmasıydı. Örneğin, sömürge memurlarının kolonileştirmeye karşı olan çeşitli operasyonları kabul etmediğinin ya da onlara katılmadığının kanıtı gibi davranılması için dosyalar Birleşik Krallık’a geri gönderildi.

Hiribarren de yukarıdaki görüşe katılıyor ancak, sömürgeci bürokratların yarattıkları dosyalara ilişkin bir dokunulmazlık tutumu olduğuna inandığını da ekliyor. Kısacası, sömürgeciler dosyaların kamuya açıklanacağını ve suçlarını hesaplamak için kullanılacağını asla tasavvur edememişler.

Bu iki görüş muhtemelen bu dosyaların çoğu açıkça suçlayıcı olsalar da, ilk etapta neden yaratıldıklarını ya da neden imha edilmediklerini açıklıyor. Aslında, Birleşik Krallık’ın sömürge arşivlerinin çoğu yok edildi, bir uzman Luto De Witte’ye, Birleşik Krallık sömürge arşivlerinin yalnızca %6 ila %14’ünün taşınarak ya da başka yollarla varlıklarını koruduğunu söyledi.

Arşivler, bir sigorta poliçesi

Hiribarren’e Birleşik Krallık yetkililerinin yaptıklarının diğer Avrupa ülkelerinde gerçekleşip gerçekleşmediğini sordum. “Ben de öyle düşünüyorum, kesinlikle” yanıtını verdi. “Örneğin Cezayir konusunda, Fransızlar için arşivleri ile ilgilenmenleri şöyle ki, kesinlikle bir çeşit sigorta poliçesiydi.”

“Arşivleri saklamaya çalışmaları, isimleri ve diğer detayları gizlemeleri oldukça çarpıcı. Bu arşivler insanlara işkence yapan kişilerin isimlerini içermekle beraber, emirleri uygulamayı reddeden askerlerin isimlerini de içeriyordu.”

“Apartheid[4] yönetimi, son zamanlarda Güney Afrika’da  muhbirleri, kimin kim olduğunu, ölüm mangalarını ve ilgili kişilerin isimlerini nasıl kullandıklarını gösterecek kayıtları, bariz sebeplerden imha ettiğinde de durum aynıydı.”

2003 yılında Terry Bell ve Dumisha Buhla Ntsebeza tarafından hazırlanan Unfinished Business – South Africa, Apartheid and Truth kitabında, ANC[5] iktidara gelmeden önce, Devlet Başkanı F.W. de Klerk hükümeti tarafından tonlarca belgenin imha edilmesinden bahsediyor.

Hiribarren “O zaman Portekiz olayına bakalım”diyor. “Portekiz sömürgelerinde sömürgeci makamlar tarafından uygulanan taktikler konusunda anlaşamayanlar vardı ve 1960’lardan 1974’e kadar bu insanlar çabucak Portekiz’e geri gönderildiler. Halen bazı belgelere ulaşmak oldukça zor ancak Portekiz arşivlerinde isimlerini bulmak mümkün.”

Hiribarren ayrıca, Almanya örneğinden ve onların eski kolonileri Kamerun ve Namibya’ya ilişkin arşivlerden de bahsetti. Almanlar 1902’den I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar (yaklaşık 14 yıl) Kamerun’da yoktu, bu nedenle bazı kayıtlar bulunmasına rağmen, o dönem hakkında pek fazla bilgi bulunmuyor.

Herero soykırımına bakarak, insanlar Nazi’lerin ‘Nihai Çözüm’ünün kökenini yani Avrupa Yahudilerinin tasfiyesini açıklayabileceklerini düşünüyorlardı.

Ancak Haribarren’e göre Namibya farklı bir konu. “Namibya arşivleri çok ilginçtir. Sömürge tarihinde korkunç bir dönemdir ancak insanların arşivler ve Alman devletinin bunlar konusunda nasıl açık davranması gerektiği hakkında konuştukları döneme ilişkin sorular da son buldu.”

“Bildiğiniz üzere Namibya’da Herero katliamı[6] oldu. Bu silahlı bir katliamdan ziyade, daha çok ‘kırmızı çizgi’ denen şeyin arkasında insanları açlıktan ölmeye terk etmekti. Bu bir soykırımdı. Buna soykırım denildi ve insanlar bunun II. Dünya Savaşı boyunca yapılan Yahudi soykırımının kökeni olup olmadığını sorgulamaya başladı. Herero soykırımına bakarak, insanlar Nazi’lerin ‘Nihai Çözüm’ünün kökenini yani Avrupa Yahudilerinin tasfiyesini açıklayabileceklerini düşünüyorlardı.”

“Bu, tüm arşiv sorunlarını kamuoyunun önüne koydu ve aslen İkinci Dünya Savaşı kayıtları olmasına rağmen Almanya’ya bu arşivlerini açması çağrısında bulundu.”

“Almanya’nın kendine ait Bilgi Edinme Özgürlüğü’ne eşdeğer mevzuatı vardır. Belgeleri görmek için istekte bulunabilirsiniz ve Afrika ile ilgili olanlara da ulaşmak oldukça kolaydır.”

Ancak İtalyan arşivleri söz konusu ise zorluklar ortaya çıkıyor. Aslında, İtalyan devlet politikası diğer ülkelere göre oldukça farklıydı çünkü İtalyan devlet arşivleri 1952’den 1984’e kadar özel olarak yönetildi.

Araştırmacılar için sorun şu ki, İtalya’nın sömürge rolü ile ilişkili İtalya’da ve Afrika’da –Asmara (Eritre), Mogadişu (Somali) ya da Trablus (Libya)- çok sayıda arşiv bulunmaktadır. Yine de hiç kimse arşivlerin eksiksiz bir indeksine sahip değildir ya da belirli arşivlerin nerede olduğu bilinmemektedir.

Hiribarren “Geriye ne kaldığını ve onların nerede bulunacağını bilmek zorundasınız ve kayıtlar da çok dağınık” diyor. “Kuzey Nijerya’daki duruma çok benziyor. Orada ne olduğuna dair iyi bir fikrim var, ama yalnızca bir fikir.” Nijerya’nın kuzeydoğusundaki Borno Eyaleti’nin tarihi Hiribarren’ın uzmanlık alanına giriyor.

Faşist rejimler arşivlere daha açık

Hiribarren Fransa, Britanya gibi ülkelerin, günümüzdeki ve 20. yüzyılın başındaki hallerinin arasında çok somut bir fark bulunmadığı için daha az açık arşivleri varken; Nazi Almanyası, İtalya ve Portekiz gibi en faşist eski rejimlerin halefi hükümetlerinin en açık arşivlere sahip olduklarına inanıyor.

Hiribarren “İspanya bu konuda bir istisna” diyor. “Bunu açıklamak için argümanım şu olurdu; eski kralın çekilmesinden bu yana, durumun İspanya’da ne kadar hassas olduğu gözüküyor, çok gizli anlaşmalar yoluyla Franco döneminin batı tarzı bir demokratik sisteme evrilmesine izin verildi.”

“Bu gizlilik kültürü, General Franco’nun İspanya’yı Fas’tan bir Afrikalı ordusuyla işgal ettiği 1930’lu yıllarda başladı. İspanya ve onun eski Afrika imparatorluğu arasında hala güçlü bağlantılar var.”

“Bir örnek vereyim – İspanya’nın Franco sonrası ilk demokratik başbakanı Adolfo Suárez ‘in (bu yılın başında öldü) yemin törenine katılan tek Afrika devlet başkanı, birçok kişinin diktatör olarak düşündüğü Ekvator Ginesi Başkanı Teodoro Obiang’dı. Bu İspanya hakkında bir şeyler söylüyor aslında!”

Ailesi Bask Bölgesi’nden olan Haribarren, İspanyolca ve Fransızca konuştuğu kadar İtalyanca ve Portekizce gibi romantik dilleri okumakta da herhangi bir zorluk çekmediğini ancak Portekiz arşivlerini araştırırken çok fazla zorlandığını belirtiyor.

Görünen o ki Portekiz’in politikası bütün sömürge arşivlerini Afrika’dan geri getirmekti ancak koleksiyon kötü idare edildi  ve iyi indekslenmemişti. Çok büyük  miktarda arşiv var ancak belirli bir dosyayı aramak, çoğu  kez samanlıkta iğne aramak gibi bir şey.

Konuşmamız Belçika’nın arşivlerine ve özellikle de bir araştırmacının çalışmasının devletin arşivlerini tutma ve yayınlama biçimini nasıl tamamen değiştirdiğine geldi. Bu araştırmacı, Belçika’nın siyasi kuruluşu sayesinde şok etkisi yaratan, 1999 yılında yayımlanan The Assassination of Lumumba kitabı ile Ludo De Witte’dir.

Ludo De Witte

De Witte, New African’a bundan bahsetmek için belki de çok mütevazıydı; ancak kitabı, Belçika kamuoyunu, birçoğu için belki de ilk defa, ülkenin Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki korkunç geçmişiyle yüzleştirme ihtiyacı gereği duyan Belçika’da çığır açan bir olaydı.

De Witte’nin Belçika hükümetini tam kapsamlı bir soruşturma başlatmaya yönlendiren, Kongo’nun ilk başbakanı Patrice Lumamba suikastı ile ilgili arşiv araştırmasıydı; yazarın ortaya çıkardığı şeyin gerçekten Lumamba’yı ‘ortadan kaldırmak’ için bir komplo olduğu sonucuna varıldı.

Fransız korkusu

Tekrar Fransa’ya dönersek, Hiribarren’in daha önce belirttiği şeyleri aklımızda tutarak, -Nazi Almanyası gibi daha baskıcı ve faşizan rejimlerin tuttukları geniş çapta arşivleri, kötü yönetilmiş ve indekslenmiş olmasına rağmen, halefi hükümetler ulaşıma açmaya eğilimliydiler- bu bizi Fransa’nın II. Dünya Savaşı deneyimini ve bunun, Cezayir örneği gibi, sonraki olaylarda nasıl yankı bulduğunu konuşmaya sevk ediyor.

Fransızlar, Cezayir’de acı bir savaş yaptı.

“Bence bu, arşivlere fiziksel olarak neler olduğunu gösteren bir hikaye. Arşivler gemiyle Fransa’nın güneydoğusuna gönderildi ve oraya 1966’da yeni bir arşiv merkezi açıldı. Fransızlar her şeyi aldılar, hatta bazı arşivler Osmanlı döneminden kalmaydı.”

“Bazı dosyalar açıldı ama uzun bir süreç geçtikten sonra. Osmanlı dosyaları, bakım için ihtiyaç duyulan yollar ve köprüler gibi altyapı kayıtları ile birlikte daha sonra Cezayir’e geri gönderildi.”

“Yine de Cezayirliler bütün arşivlerin kendilerine ait olduğunu ve onların geri gönderilmesi gerektiği söylüyorlar. Bu halen Fransa’da hassas bir konu ve büyük bir politik tartışma konusudur. Hepsi II. Dünya Savaşı ve arşivler tarafından ortaya çıkarılan o dönemin sırlarıyla bağlantılıdır.”

“Bilirsin, Cezayir’de savaşmış birçok Fransız askeri II. Dünya Savaşı gazisidir. Bazıları Gestapo (Nazi Almanyası’nın gizli polisleri) tarafından işkence gördüler ve döndüklerinde Cezayir’de bizzat kendileri işkenceci oldular.”

“Fransızlar Cezayir savaşını kazanmak zorunda hissettiler -başlangıçta Fransa çoğunun yaptığı gibi işbirlikçi Vichy’nin tarafını seçerek, Almanya tarafından Cezayir ile birlikte yenilmiş ve işgal edilmişti. Fransa ayrıca Hindiçin Savaşı’nı da kaybetmişti ve II. Dünya Savaşı sonrasında yeniden dünya gücü olduklarını kanıtlamaya ihtiyaçları vardı.”

“II. Dünya savaşı sırasında Cezayir’de Vichy kanunları kabul edildi –örneğin kamu sektöründe Yahudilerin işe alınmasının yasaklanması gibi. Yahudiler Fransız vatandaşlıklarını bile kaybetti. Sonra Britanya’nın Fransız filosundan geriye kalanları Mihver Kuvvetler’in eline geçmemesi için bombaladığı, Oran’ın batısındaki Fransız-Cezayir limanının tam batısında Mers’ül-kebir hadisesi çıktı. Çoğu Fransız kabul etmez ancak Kuzey Afrika, Özgür Fransız Afrika’sının merkezi oldu.”

Fransız devleti, Fransız kamu görevlisi Maurice Papon’un davasıyla alakalı olarak Hiribarren’in açıkladığı gibi, arşivlerin Cezayir iç savaşında işkence edenlere ve cinayet işleyenlere uygulanması için yapılan kovuşturma yöntemlerinde oldukça seçici davrandı. Mayıs 1981’de, Fransız gazetesi Le Canard Enchainé tarafından yapılan araştırma, Papon’un İkinci Dünya Savaşı sırasında Vichy hükümetinin bir görevlisi olarak, 1600’den fazla Yahudi’nin kötü şöhretli Drancy Kampı’na kapatılmasıyla sonuçlanan sürgün belgelerini imzaladığını ortaya çıkardı. Yedi yıl sonra Papon, insanlığa karşı işlediği suçlardan mahkum edildi.

Ayrıca Papon’un Cezayir iç savaşı sırasında Cezayirli mahkumlara işkence yaptığına ve 1961 ve 1962’de Fransız başkentinde bağımsızlık talep eden yüzlerce Cezayirli göstericinin de ölüm emrini vererek suçlu olduğuna dair kanıtlar var. Papon o zamanlar Paris’de polis şefi olarak görev yapıyordu. Ancak sadece II. Dünya Savaşı’ndaki işbirlikçi faaliyetleri nedeniyle yargılandı. 2007’de öldü.

Görünen o ki, Papon davası ve yargınlaması sürecindeki seçicilik – ki Fransız hükümetinin Cezayir bağımsızlık savaşındaki üst düzey yetkililerin ihtilaflı rolünü kamuoyundan uzak tuttuklarının kanıtıdır-  mesele sömürge arşivine geldiğinde ortak bir etken göstermektedir; o da eski sömürgecilerin korkunç sırlarını kendilerine saklamak istedikleridir.

Redaksiyon: Arman Tekin

Editör: Serkan Alpkaya

Orijinal Metin İçin:

http://newafricanmagazine.com/europeans-covered-backs-removing-colonial-archives/


[1] Fransızca konuşan kimse. (ç.n)

[2] İngilizce konuşan kimse. (ç.n)

[3] Biafra İç Savaşı: Diğer adıyla Nijerya İç Savaşı olarak da bilinir. 1697-1970 tarihleri arasında Nijerya’nın bir ili olan Biafra’nın “Biafra Cumhuriyeti” adı altında ayrılmak istemesiyle yaşanan bir savaştır. Türkçe yayında yeterli çalışma olmamakla birlikte Nijerya’daki bu ve benzeri olayları değerlendiren  Ünal Doğan’ın “Nijerya: Kabile Savaşları” isimli çalışmasını Birikim Dergisi‘nin 113. sayısından veya şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5785/nijerya-kabile-savaslari (edn)

[4] Apartheid (Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelmektedir), Afrika’nın güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948 – 1994 yılları arasında resmî devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükumeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda da yasalar çıkartan ırkçı ayrımcılık sistemidir. (ç.n)

[5] Afrika Ulusal Konseyi (edn)

[6] Birleşmiş Milletler belgelerine göre, 20. yüzyılda gerçekleştirilen ilk soykırım, o dönemki ismiyle Alman Güneybatı Afrikası’nda gerçekleştirildi. 1904-1908 yılları arasında, bugünkü Namibya topraklarında bulunan Alman General Lothar von Trotha’nın emriyle gerçekleştirilen katliamlar ve toplama kamplarında sürdürülen kitlesel imha eylemleri, Herero nüfusunun yüzde 80’i ile Nama nüfusunun yüzde 50’sinin yok olmasına sebep oldu. Bu konuyla ilgili detaylı bir yazı Emre Can Dağlıoğlu’nun Agos‘ta yazmış olduğu “20. yüzyılın ilk soykırımı: Herero ve Nama soykırımı” isimli çalışmasına bakılabilir:

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/7021/20-yuzyilin-ilk-soykirimi-herero-ve-nama-soykirimi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir