Yazar: Serkan Alpkaya

Giriş

Ay, gecelerimizin gökyüzü efendisidir. Çocukluğumuzun “Ay dedesi”dir. Nasıl ki, gecenin zıttı gündüzdür, Güneş’in zıttı da Ay’dır. Güneş, her daim sabittir ve herhangi bir şekilde bir oluşum içerisine girmez. Oysa Ay, büyür, küçülür ve kaybolur. Ay tıpkı insan gibidir. İnsan gibi onun da duygusal bir tarihi vardır. Çünkü insan gibi ayın da ölümle sonuçlanan çöküş dönemi vardır. Ay üç gece boyunca yıldızlı gökte görülmez ama bu “ölümün” ardından yeniden doğuş gelir. Buna “Yeni Ay” denir. Hem bu yeni Ay’ın hem de genel anlamda Ay’ın, düşüncelerde ve inançlarda bugüne kadar süregelen tarihini ve ilişkilerini ele alan bu yazıyı kaleme almış bulunmaktayız.

Ay ve Zaman

Ay’ın tabii ki, karanlığa gömülmesi kesin bir son değildir. Babil ilahisinde Ay (Ay tanrısı: Sin) “kendi kendine büyüyen bir meyve” olarak betimlenir. Kaderi yüzünden kendi özünden yeniden doğar. Sürekli olarak ilk biçime geri dönüş, bu sonsuz döngüsellik, Ay’ın, yaşamın ritimlerini mükemmel bir biçimde temsil eden bir gök cismi olmasına neden olmuştur. Ay’ın evreleri, Buzul Çağı’ndan bu yana, büyüsel anlamı ve erdemi ile  bilinmektedir. Az önce bahsettiğimiz ritmik değişim ve onun yanında bereket ölçüsü olarak uyandırdığı sezgilerden türeyen spiral, yılan ve şimşek simgelerine Sibirya kültürlerinde (Örneğin; İrkutskra) rastlanmaktadır.

Zaman, her yerde Ay evreleri aracılığıyla ölçülür. Günümüzde avcılık ve toplayıcılıkla geçinen bazı toplumlar hala Ay takvimi kullanmaktadır. Hint-Aryan dillerindeki gök cisimleriyle ilgili en eski sözcük, Ay anlamına gelen sözcüktür: me; Sanskritçede, mami, “ölçüyorum” eyleminin köküdür. Ay, evrensel ölçüm aracıdır. Hint-Avrupa dillerinde Ay ile ilgili her terim bu kökten türemiştir; mas (Sanskritçe), mah (Zend lehçesinde-Eski Farsça lehçelerinden biri-), mah (eski Prusya), menu (Litvanya dili), mena (Gotik), mene (Yunanca), mensis (Latince). Cermenler zamanı geceye göre ölçüyordu. Bu eski ölçümün Avrupa’daki halk inanışlarında izleri hala sürmektedir, örneğin bazı bayramlar gece kutlanır; Noel, Paskalya, Aziz Yuhanna Günü, Pentekost gibi.

Ay ve Sular

Belirli ritimlerin (yağmur, gelgit) etkisi altında kaldıkları, canlıların büyümesini sağladıkları için sular Ay’ın etkisi altındadır. “Ay sulardadır”  ve “yağmur aydan gelir” bunlar Hint inanışlarının belli başlı ana motiflerindendir. Hint inanışları dışında, İran su tanrıçası, Ardvisura Anahita, aynı zamanda bir Ay tanrıçasıdır. Babil Ay tanrısı Sin de suları denetler. Sin ile ilgili bir ilahide onun zengin teofonisiyle (tanrısal görüntü) ilgili mısralar vardır: “Sen kayık gibi sularda süzüldüğün de… saf ırmak Fırat suyla dolar.” Hemen hemen tüm Ay tanrıları, az ya da çok suya ilgili niteliklere veya işlevlere sahiptir. Örneğin, bazı Kızılderili kabilelerinde, Ay tanrısı aynı zamanda su tanrısıdır. Orta Amerika ülkesi Meksika’daki İroukualar da, Kızılderili kabilelerle aynı inanışa sahiptirler. Ay ile ilgili eski Meksika inançları konusunda, Hieronymo de Chaves (1576): “bu halklara göre, ay her şeyi büyütür, ve çoğaltır…” ve “tüm sular ve nemli yüzeyler onun hükmü altındadır” demiştir.  Ayrıca Chaves, Yeni Zelanda’da yaşayan Maoriler ve Eskimolar hakkında da aynı görüşlerini belirtmiştir.

En eski zamanlardan bu yana Ay değiştiğinde yağmur yağdığı gözlemlenmiştir. Her ne kadar sular ve yağmur, Ay’ın denetimi altındaysa ve kurallara göre, yani Ay ritimlerine uygun olarak dağıtılıyorsa da, suyla ilgili felaketlerin yer alma yönü de vardır. Tufan, Ay’ın öldüğü üç günlük karanlık “ölüm” dönemine denk gelir. Böylece felaket gerçekleşir fakat bu durum nihai bir son değildir çünkü büyüme ve yenilenme işareti, yani Ay ve su işareti altında gerçekleşmektir. Tufan, her zaman yıpranmış ve tükenmiş biçimleri yok eder ama hemen ardından yeni bir insan soyu ve yepyeni bir tarih doğar. Tufanla ilgili mitlerin hemen hemen hepsi tufan sonucunda tek bir insan kaldığından ve ondan insan soyunun türediğinden söz eder. Mezopotamya’ya oldukça uzak Avustralya’dan bir örnek verebiliriz. Kurnai kabilesinin inanışlarına göre: Bir gün tüm sular canavar kurbağa Dak tarafından yutulur. Susuzluktan kırılan hayvanlar onu güldürmeye çalışırlar ama çabaları başarısız olur. Sonunda bir yılan yuvarlanarak kıvrılınca Dak gülmekten kırılır ve ağzındaki su, sel olup boşalır.  Kurbağa bir Ay hayvanıdır. Ay hayvanı olduğunu da bir çok efsanede  görebilmekteyiz. Birçok efsanede, Ay’da bulunan kurbağadan söz edilir ve pek çok yağmur ayininde kurbağa da yer alır. Aynı şekilde yılan da birçok Ay ile ilgili efsanede görülmektedir.

Ay ve Bitkiler

Ay, su ve bitkiler arasındaki ilişki tarımın keşfinden çok önce gözlemlenmiştir (Tarımın keşfi günümüzden yaklaşık 12 bin yıl öncesine gitmektedir). Yazınsal kaynaklarda bu durum daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bir İran metninde ayın sıcaklığıyla bitkilerin büyüdüğünden söz edilmektedir. Bazı Brezilya kavimlerinde, Ay’a “Otların Anası” adını vermektedir ve pek çok yerde (Polinezya, Molük Adaları, Melanazya, Çin, İsveç) otların Ay’da bittiğine inanilmaktadır. Bu bahsedilen yerler eski zamana aitler fakat günümüzde hala  Fransız köylüler, yeni Ay zamanında tohum ekerler, Ay küçüldüğünde ise ağaçları budayıp  sebzeleri toplarlar. Ay ile bitkiler arasındaki bağ, pek çok bereket tanrısının aynı zamanda Ay tanrısı olmasına yol açacak kadar güçlü ve organik bir bağdır. Mezopotamya’da Sin hem Ay tanrısı hem de otların yaratıcısıdır; Yunanlılar’da Dionysos hem Ay tanrısı hem de bitkilerin tanrısıdır; Mısır’da Osiris Ay, su, bitki ve tarım tanrısı özellikleri taşır. Ay ile ilgili yapılan ayinlerin anlamına ilişkin M. Eliade şu şekilde yazmıştır: “Ayın metafizik kaderi, ölümsüz olduğu halde hayatta olmak, ölümü bir son olarak değil bir dinlenme, bir tekrar yenilenme olarak yaşamaktır. İnsanda tüm ayinler, simgeler ve mitler aracılığıyla işte bu kaderle bütünleşmek istemektedir. Ayinlerde, simgelerde ve mitlerde, daha önce de gördüğümüz gibi, ayla, sularla ve bitkilerle ilgili hiyerofaniler (kutsalın tezahürü) bir arada bulunur; suların ve bitkilerin kutsallıklarını aydan almalarının ya da özerk hiyerofanilerden ibaret olmalarının burada bir önemi yoktur. Ne olursa olsun, tüm yaşam biçimlerinin doğrudan ya da kutsanma yoluyla ortaya çıktığı bir yaşam ve güç kaynağıyla, nihai bir gerçeklikle karşı karşıyayızdır. ” Eliade’nin özetle belirttiği şey şudur, insanın Ay’da kendini bulmasıdır ve ölüm gibi bilinmeyen bir şeyi, Ayı, gerek öldürerek gerekse tekrar dirilterek (yeni Ay) kendi yaşamını ve ölümünü ona benzetmeye çalışmasıdır.

Ay’ın bu özelliğinin yanı sıra, Afrika Pigmeleri’nin dininde de  yeni Ay ile ilgili bilgiler görmekteyiz. Yeni Ay Bayramı, yağmur mevsiminden kısa bir süre önce kutlanır. Pe adını verdikleri Ay, “üreme ilkesi ve bereket anası” olarak kabul edilmektedir. Yeni Ay Bayramı, tamamen kadınlara, Güneş Bayramı da erkeklere aittir. Ay’ın aynı zamanda “ruhların sığınağı ve annesi” olması nedeniyle Afrika Pigmeleri kadınları, Ay’ı kutlamak için kendilerini kile ve bitki özsularına bularlar, böylece ruhları ay ışığı gibi bembeyaz olurlar. Ayinde, mayalı muz suyundan oluşan alkollü bir içki hazırlanır ve Ay’a dualar okuyup danslar ederek yorulan kadınlar bu içeceği içerler. “Yaşayanların Annesi” Ay’dan, ölülerin ruhlarını uzaklaştırılması, bereket vermesi, kabileye yeni çocuklar, balık, av ve meyve getirmesi istenir.

Ay ve Bereket

Bereket denilince direkt olarak aklımıza gelen bitki olmasına rağmen hayvanların da bereketli olması için Ay’a gereksinim duyulmuştur. Kimi zaman bereket ile Ay arasındaki ilişki yeni “dinsel biçimlerin” ortaya çıkmasıyla daha karmaşık bir hal almıştır. Yeni biçimlerin oluşmasını sağlayan dinsel sentezler ne kadar çok olursa olsun, ayın niteliği her zaman çok açık bir şekilde ortadadır; bereket, döngüsel yaratılış, tükenmez yaşam gibi. Büyük bereket tanrılarını temsil eden öküz boynuzları, tanrısal Magna Mater (Tanrıça Kibele’nin sıfatı)’in simgesidir. Neolitik Çağ’da, hem ikonlar hem de öküz biçimli putlar olsun, görünen her yerde büyük bereket tanrıça/tanrılarını ifade etmekte kullanılır. Boynuzun yeni Ay’ın simgesi olduğunu Hentze şu şekilde belirtir: “Öküz boynuzlarının, hilale benzedikleri için Ay simgesi olduğuna kuşku yoktur; bu nedenle iki boynuz, gök cisminin mükemmel evrimini temsil eden tam hilali temsil ediyor olmalıdır.” Ayrıca, bereket simgelerinin Ay resimleriyle birlikte var olması, tarihöncesi (yazısız dönemi işaret eden bir kelimedir) Çin uygarlıklarından Kansu ve Yang-kao ikonografisinde sık rastlanan bir motiftir; stilize boynuzlar, “çakan şimşekler”le (dolunay) ve eşkenar dörtgenlerle (dişilik simgesi) oluşturulmuştur. Bazı hayvanlar ise, Ay’ın kaderini, biçimleriyle ya da varlıklarıyla çağrıştırdıkları için Ay simgesi ya da temsilcisi olmuşlardır; sümüklüböcek (kabuğunda bir gözüküp bir kaybolduğu için), ayı (kışın ortadan kaybolup baharda yeniden ortaya çıktığı için), kurbağa (suyun yüzeyinde bir görünüp bir kaybolduğu için), köpek (bazı kavimlerce ayda yaşayan efsanevi ata olduğu için) ve belki de diğerlerinden daha önemli olan bir diğer hayvan yılan. Yılan, bir görünen bir kaybolan ve Ay’ın göründüğü gün kadar halkası olan, tüm “kadınların eşi” olan ve kabuk değiştiren hiyerofaniler en ünlüleridir. Yılan simgelerinin, çok fazla çeşitliliği vardır, çok çeşitli olmasına rağmen aynı düşünce etrafında şekillenir: ölümsüzdür çünkü yenilenir (kabuk değiştirmesi). Pek çok mitolojide, yılanın tanrının insana verdiği ölümsüzlüğü elde etmesiyle ilgili hikayeler anlatılır.

Ay, Yılan ve Kadın

Yılan, ay ve kadın ilişkisi birçok toplumda, eskiden beri hatta bugün bile inanılan ilişkidir. Ay tüm bereketin kaynağıdır ve adet dönemlerini düzenler. Kişileştirildiğinde “kadınların efendisi” olur. Pek çok halk, Ay’ın, bir erkek ya da bir yılan kılığına girip, kadınlarla birleştiğine inanmıştır ve ayrıca hala inanan toplumlar vardır. Örneğin, Eskimolar’da, genç kızlar gebe kalacakları korkusuyla Ay’a bakmazlar. Avustralyalılar Ay’ın, Don Juan kılığında yere inerek, kadınları gebe bıraktıktan sonra terk ettiğine inanırlar ve aynı mit Hintliler arasında da çok yaygındır. Yılan, bir Ay epifanisi olarak, aynı işleve sahiptir. Abruzzilerde, yılanın tüm kadınları hamile bıraktığı bugün anılmaktadır. Yunanlılarda ve Rumenlerde de aynı inanç vardır. Almanya, Fransa, Portekiz’de kadınlar, özellikle adet dönemlerinde uyudukları sırada ağızlarından bir yılanın girmesiyle gebe kalmaktan korkarlar. Hindistan’da, çocuğu olmasını isteyen kadınlar kobraya dua ederler. Doğu’da, kadınların ilk cinsel deneyimlerine, ergenlik dönemlerinde yılanla girdiklerine inanılmaktadır. Bir başka gelenek ise, Hindistan’daki Mysore bölgesinde bulunan Komati kabilesi, kadınların hamile olup olmadıklarına taştan yapılmış yılanlarla bakarlar. İbranilerde, yılanların genç kızlarla yattıklarına inanılır ve benzer inanca Japonya’da da rastlanmaktadır.

Adet olmanın kökeni ile ilgili olarak yine bir çok mitte yılan vardır. Eski Pers inanışında, ilk kadının yılanın cazibesine kapıldığı an da adet görmeye başladığı anlatılır.  Yahudi Rabbinik çevrelerde, Havva’nın cennette yılanla görüşmesi sonucunda kadınların adet gördüğü anlatılır. Kadınların adet görmesi, Ay’ın kadınların ilk eşi olduğu mitinin yayılmasına katkıda bulunmuştur. Papualar, kadınların adet görmesini, kadınların ve genç kızların Ay ile ilişkilerinin bir kanıtı olduğunu ve ikonografilerinde kadınların cinsel organlarından çıkan sürüngenleri işlemişlerdir; bu inanış Ay ile yılan arasındaki inanışın kanıtıdır.

Kadın ile yılan arasındaki ilişkiye ayrıca değinmek daha iyi olur. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için Fatmagül Berktay’ın Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis Yayınları.) Kadın ile yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve oldukça çeşitlidir ancak hiçbir biçimde basite indirgenmiş bir cinsellikle açıklanmamalıdır. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam olmasına rağmen, içlerinde en önemlisi “yenilenme” özelliğidir. Yılanın kabuk değiştirmesi, yenilenmesini daha önce Ay’ın ölmesi ve sonra tekrar dirilmesi ile ilintili olduğunu belirtmiştik. Kadınların adet görmesi ve her adet döneminden sonra yenilenmiş olduğu inancıyla eş değerdir. Yılan, yenilenen bir hayvandır. Greesman, Havva’nın, Fenikelilerin (Doğu Akdeniz sahil şeridinde yaşamış bir halk) eski yeraltı tanrıçası olduğunu ve yılanla kişileştirildiğini söyler. Yine bazı Akdeniz tanrılarının da ellerinde yılanlarla (Arkadyalı Artemis, Hekate vb.) ya da yılanlardan oluşan saçlarla temsil edildiklerini görmekteyiz. Orta Avrupa’daki bir takım batıl inançlar; Ay, kadın ve yılan ilişkisini göstermektedir. Örneğin, eğer Ay’ın etkisinde kalmış bir kadının saçlarını kazır ve bunları gömerseniz saçlar yılana dönüşür. Buradaki Ay’ın etkisinden kasıt ise, adet dönemidir. Bir Breton efsanesine göre büyücülerin saçları yılana dönüşür. Büyücülüğün Ay ile ilişkisi, yılanların aracılığıyla ya da doğrudan pek çok etnoloji belgesiyle doğrulanmıştır. Etnolojik çalışmalara göre, Çinliler için yılan, tüm büyü güçlerinin kökeninde bulunmaktadır. Ayrıca İbranice ve Arapça’da büyü anlamına gelen kelimeler, yılan anlamı taşıyan sözcüklerin kökünden gelmektedir. Yılan, Ay’dan geldiği, sonsuz olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını canlandırdığı için tüm sırrı bilir ve bu yüzden bilgeliğin kaynağıdır, geleceği görür. Aynı biçimde hala inanılan bir görüş olması nedeniyle önemli olan başka bir şey daha vardır yılanla ilgili: Her kim yılan etini yerse, hayvanların (özellikle kuşların) dilini konuşabilir. Yılanın bu çeşitli simgeciliğinden çıkan sonuç, onun Ay ile eşleş kaderidir, yani onun bereket, yenilenme ve başkalaşımla ölümsüzlüğe kavuşma gücüdür.

Ay ve Ölüm

Yukarıda bir kaç defa bahsetmiş olmama rağmen, ay ve ölüm arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir şekilde yazmak uygun olacak kanaatindeyim. “Ay, ilk ölüdür” der E. Seler.

Üç gece boyunca gökyüzü kapkaranlıktır. Dördüncü gün, Ay gibi, ölüler de yeniden doğarlar. Ölüm, bir son değil varlığımızın değişimidir. Ölü, başka bir yaşam formuna dahil olur, bu nedenle, ölümdeki yaşam ayın tarihiyle değerlenir ve geçerli kılınır. Özellikle tarımın keşfiyle daha da popülerleşen yer-ay birlikteliğinde, ölüler Ay’a giderler ya da yenilenmek ve yeni varlığına gerekli güçleri kazandırmak için yere geri dönerler. Bundan dolayı, pek çok Ay tanrısı aynı zamanda yeraltı ve cenaze tanrısıdır (Min, Persephone, Hermes vb.). Bazı inanışlarda Ay ölüler ülkesi olarak tezahür edilmiştir. Kimi zaman ölümden sonra Ayda dinlenme hakkı yalnızca dinsel ya da siyasal önderlere verilir; örneğin Guaycurular, Tokelau’lu Polinezyalılar. Ölümden sonra aya gitmek gelişmiş kültürlerde de varlığını göstermektedir. Hintliler için Mana’lar yoludur ve ruhlar, erginlenmişlerin gittiği güneş yolu ya da tanrılar yolundan, yani cehalet yanılsamalarından kurtulanların gittiği yoldan farklı olarak yeniden bir bedene kavuşması beklentisiye ayda dinlenirler. İran geleneğinde de, ölülerin ruhları, Cinvat köprüsünden geçtikten sonra, yıldızlara gider ve eğer iyi ruhlarsa önce Ay’a sonra Güneş’e ulaşırlar. Ölüm, kesin değildir çünkü Ay kesin ölümü tanımaz. Kaliforniya’daki San Juan Capistrano Kızılderilileri Yeni Ay törenleri sırasında, “Ayın ölüp yeniden dirilmesi gibi biz de ölümden sonra yaşayacağız,” demektedir. Pek çok mitte ayın insanlara bir hayvan aracılığıyla ulaştırdığı bir mesajdan söz edilmektedir ve bu mesajda “öldüğüm ve yeniden dirildiğim gibi sen de ölecek ve yeniden yaşama döneceksin,” denmektedir ancak haberci aptallığından ya da kötülüğünden dolayı, bu mesajın tam tersini ulaştırır insanlara ve insana, aydan farklı olarak, bir kere öldükten sonra bir daha yaşayamayacağını söyler. Bu mite, Afrika’da, Fiji Adaları’nda, Avustralya’da ve Aynular’da rastlanmaktadır.

Ay ve İslamiyet

Coğrafyamızda bir çok inananı olan İslam dininde Ay’a ilişkin bulgulara değinmek gerekmektedir. İslam dininde, ışığıyla zamanı gösteren ay, zıttı olan güneşten daha önemli bir yer taşımıştır her zaman. Sure 54:1’in tefsiri: “Peygamber parmağıyla ayı ikiye bölmüştü”, şeklindedir. Bir Hint-İslam eserinin bahsettiği gibi, Hint hükümdarı Şakravarti Fermad’ın İslam dinini kabul etmesine bu mucize neden olmuştur.

Ay, bir çok İslam şairi tarafından, güzelliğin simgesidir ve insanın sevgilisini parlak Ay ile karşılaştırması, yapılabilecek en büyük övgü olarak dillendirilir. Çünkü Ay’ın her evresi neşe verir. Müslümanlar bugün bile Hilal’i ilk gördüklerinde kısa bir dua veya şiir okurlar, bu nedenle güzel bir insana veya altından yapılmış bir şeye bakmaktan hoşlanır ve bütün ayın iyi geçmesi ümidiyle hayır duaları mırıldanırlar. Rivayete göre Hindistanlı büyük sufi Nizamüd din Evliya, gökte hilal gözüktüğünde hem hilale hem de dindar annesine saygısından başını annesinin ayaklarının üzerine koyarmış. Şairler, özellikle Ramazan Ayı’nın bitiminde, yeni ay adına sayılamayacak kadar çok şiir yazmışlardır. Örneğin İkbal’e göre hilal, yavaş yavaş parlak dolunaya dönüşmek üzere “ekmeğini taştan çıkaran” müminin, yani birilerine avuç açarak veya birilerinden yardım isteyerek kendisini alçaltmayan kişinin yerine geçer.

Ay ile Arap alfabesi arasında bağlar vardır. Alfabedeki yirmi sekiz harf, kameri ayın yirmi sekiz günüyle uyumlu görünmektedir. Kuran’da, Peygamber’den önceki yirmi sekiz peygamberi adlarıyla saymaktadır. Böylece Peygamber, neredeyse ay döngüsünün tamamlayıcısı olmaktadır. Gerçekten de Peygamber’in isimlerinden birisi olan Taha’nın (Sure 20:1) sayısal değeri, dolunayın sayısı olan on dörttür.

Burada bir parantez açmak gerekir esasında. İslam inancında sayıların önemi çok büyüktür. Pisagorcu düşüncelerin etkisi oldukça büyüktür. Tek sayılara ilişkin Pisagorcu hassasiyeti innallahe vitrun, yuhibbul-vitra[1] deyişinde görmek mümkündür. Sayıların gizemli olduğu kanısı vardır. Örneğin, on dört rakamının önemi; kameri bir sayı olmasından anlaşılabilir; on dört yaşındaki güzel bir oğlan genellikle parlayan güzelliği içinde bir dolunaya benzetilir. Bunun yanı sıra Şii İslamdaki On dört Masum, kadim on dört koruyucu ruh, melekler ya da velilerle bağlantılıdır belki de. On dört, dolunayın sayısı olduğu gibi, başka birtakım özelliklere daha sahiptir: Ay’ın menzillerinin yirmi sekiz tane olması; batınilikte mülk, yani yaratılmış alemlerle ilgili görülen on dört tanesinin fonetik işareti vardır; diğer on dört harf ise basit harflerdir ve bunlar da meleklerin ve kuvvetlerin dünyası olan melekut’la bağlantılıdır; ayrıca on dört harfe şemsi harfler, “güneş harfleri” diğer on dört harfe ise kameri harfler, “ay harfleri” denilir. Ay’ın yirmi sekiz menzili ile yirmi sekiz harf arasındaki ilişki, ortaçağın büyük tarihçi ve astronomu el-Birüni’nin, “Tanrı’nın kelamı” ile (harflerle vahy edilmiş şekliyle) “Tanrı’nın füli”nin Ay menzillerinde görüldüğü gibi yaradılışları gereği iç içe geçtiğini iddia etmesine neden olmuştur. Ay, insan güzelliğinin simgesi olduğu gibi, Allah’ın her yere yansıyan ulaşılmaz cemalinin bir simgesi olarak da düşünülmektedir: Her türlü suda yansıyan Ayla ilgili geleneksel Doğu Asya özdeyişi, İslami gelenekte de kendine bir yer bulabilmiştir. Bu nedenle Mevlana şiirlerinden birinde şöyle demiştir:

Sen O’nu göklerde ararsın, ay gibi suyun üstüne düşer,                                                    

orada parıl panl parlar.

Sen O’nu bulabilmek için suya girersin.                                                                                

Bu kez o gökyüzüne kaçar.

Öte yandan tasavvufa eğilim duyan bazı Türkler; Allah, hilal ve lale sözcükleri arasında bir bağlantı kurmuşlardır; her üçü de a-l-l-h harflerini içlerinde barındırması sebebiyle. Bu yüzden üçü, çok rastlanılan tasavvufi öğelerdendir.

Sonsöz

Ayın, inanç ve düşünceler içerisinde yer etmesi, eski zamanlardan bu yana devam eden bir gelenektir. Bu geleneğin kökenlerine, yerleşik hayata geçmemiş insanlardan  günümüzdeki dinsel inançlara kadar etkisi devam etmiştir. Ayın genel olarak, kadın ve ölümle ilişkilenmesi ve neticede ayın evreleri olan yeni ayın ortaya çıkmasıyla yılanla olan benzerlikleri hemen her toplumda gözlenen bir durumdur. Bu çalışmamın konusunu sadece ay kapsamamaktadır. Geniş çaplı araştırılan bir konudur. Dergi formatı gereği bir çok kısmı kısaltılmış, en dikkat çekici yerleri ve tabii en can alıcı noktaları vurgulanmıştır. Yazıda ilkin dipnotlar koymuş olmama rağmen sonradan çıkarmanın uygun olduğu kanısına vardık. Aşağıda, ay ile ilgili daha geniş kapsamlı araştırmaların olduğu kaynaklar verilmiştir -özellikle Eliade’nin kitabı-. Buradaki kaynaklar, sadece bir temel oluşturmasına olanak vermektedir. Daha geniş çıkarımlar, varsayımlar ve sonuca ulaşmak için titiz araştırma yapmak önemlidir.

Eleştirel Kaynakça

Aitareya Brahmana, VIII, 28, 15.

Schimmel, Tanrının Yeryüzündeki İşaretleri, Kabalcı Yayınları, 2004.

Hentze, Mythes et symboles lunaires, Anvers, 1932.

Cuneiform Texts, 15-17; 16.

Dahnhardt, Natursagen.

Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis Yayınları, İstanbul.

Furlani, La religinoe babilonese-assira, Bologna, 1929.

Hacımüftüoğlu, Kral Tanrı Allah’ın Krallığı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011.

Iqbal,  Asrar ikhudi (Esrar-i Hudi/Benlik Sırları), 1915.

Ali, Cinsel Ahlâk ve İslâm -Kur’an, Hadis ve Hukuk Üzerine Feminist Düşünceler-, İletişim Yayınları, İstanbul, 2015. ( Çev. Adnan Bülent Baloğlu)

Krappe, La Genese des Mythes, Paris, 1938

Renou, Hinduizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016. (Çev. Maide Selen)

Frazer, The Belief in İmmortality and the Worship of the Dead, Londra, 1913, c.I.

Eliade, Dinler Tarihine Giriş, Kabalcı Yayınları, 2014.

Kneale, Bir Ateistin İnanç Tarihçesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2015(Çev. Şahika Tokel)

Perrin, Şamanizm, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.

Ploos ve Bartels, Woman, Londra, 1935.

Briffault, The Mothers, c.I- III., Londra, 1927

Rig Veda, I, 105.

Tuğrul, Ebedi Kutsal Ezeli Kurban -Çok Tanrılılıktan Tek Tanrılığa Kutsal ve Kurbanlık Mekanizmaları-, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.

Trilles, Les Pygmees de la foret equatoriale, Paris, 1933.

Gennep, Mythes et legendes d’Australie, Paris, 1906.

Schmidt, Ursprung, c.III.

Friedmann, Qişşa Shakarwarti Farrnad, 1975.

Yılmaz, Dişil Dindarlık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2015.

[1] Allah tektir, teki sever.

Bu yazı, daha önce Adım Dergisi’nin 5. sayısında (Yaz 2016) sayfa 34-39 yayınlanmıştır. 

http://www.adimdergisi.org/AD5.pdf

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir