Bozkırkurdu: Sadece Kaçıklar için

Bozkırkurdu: Sadece Kaçıklar için

Yazar: Berna Güler  (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 3. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

Hermann Hesse

2 Temmuz 1877 Almanya doğumlu olan Hermann Hesse, bir yazarın çok ötesinde, kişinin benlik yolculuğunu irdeleyen döneminin filozoflarındandır. Yaşama sanatını en derinlerine değin inceleyen, kaybolmaktan korkmadan daha ıssız ve daha hüzünlü uçan bir kuştur. Ayrıca ressamdır da, dünyayı kendine tuval biçmiş bir garip yolcudur.

Hesse, eserlerinde genel olarak kişinin benlik arayışını ve aydınlanma yolculuğunu hikâyeleştirerek okuyucuya veriyor. Bazı noktalarda olayların sürreal kısmı öyle ağır basıyor ki, gerçek ve düşlerin harmanında adeta süzülüyoruz. Tabii bunda hayal gücünün yanı sıra, Doğu mistisizmine olan ilgisi ve yaptığı kutsal yolculuk da var. Hele ki, 1960’larda Amerika’da popülerleşen Budizm ve Zen akımları ile Hesse tam bir yol gösterici role bürünüyor. Nobel Edebiyat Ödülünü aldığı Boncuk Oyunu kitabından tutun da, Siddhartha, Narziss ve Goldmund ve Doğu Yolculuğu gibi dahiyane ve kült eserlere imzasını atıyor. Fakat öyle bir kitabı var ki, başlı başına bir insan tecrübesi, başlı başına bir delilik abidesi. Huzurlarınızda, herkesin ve hiç kimsenin kitabı: Bozkırkurdu.

Bozkırkurdu

“18 Ağustos 1787’de Goethe, İtalya’dan Knebel’e şöyle yazıyordu: On yaş daha genç olsaydım, Sicilya ve Napoli’deki bitki ve balıklarda gördüklerimden sonra, Hindistan’a gitmek için deli olurdum!”

(Hesse, kitap boyunca Goethe’ye atıfta bulunduğu için, burada Goethe’yi anmak istedim.) Günlerden bir gün sıradan ve küçük bir otele Harry Haller geliyor. Harry Haller orta yaşlı, oldukça şık görünümlü ve aşırı güven veren bir mizaca sahiptir ancak tedirgin ve bir nebze de yorgun bir karakter. Elindeki retro valizde birçok ülkeden etiketler var ki, bu da bir gezgin olduğunu gösteriyor. Harry, bu otelde belli bir süre barınıyor, üstelik oldukça uyumlu ve sessiz sakin biri. Bir zaman sonra da oteli terk ediyor. Gerisinde bıraktığı birkaç kitap ve not defteri, otel sahibi kadının yeğeninin eline geçiyor. Bu yeğen, en başından beri Harry’e karşı tekinsiz fakat anlamsızca da samimi hissettiği duygularından kurtulmak için belki, notları karıştı- rıp okumaya başlıyor. İşte Bozkırkurdu da tam burada başlıyor. Yeğenin hisleri anlamını buluyor ve bu hislere, biraz huzursuzluk biraz da üzüntü ekleniyor.

Harry Haller, toplumun asla kabullenemediği ve kabullenemeyeceği bir yaşama sahip. Meziyetleri tam bir burjuva örneği taşırken, ruhu varoşların kenarlarında geziniyor. İki ruhu aynı anda yaşamasına imkân verilmeyen bir dünyada oradan oraya sürükleniyor. Ne zaman ki, varoş ruhu bu aylaklıktan yorulsa, biraz normalini özlüyor. Evi, saksıları, temiz çarşafları, sıcak bir çorbayı arzuluyor. Fakat bazen de sıcak ve temiz bir evdeyken, oradan kaçmak istiyor: Kırlarda özgürce koşmak, çingenelerin yanına gitmek… Kendi bile bu ikililikte huzuru bulamazken, en yakın dostlarından tutun da, konuya en uzak komşulara kadar herkesin ona diyecek bir sözü var! Bilmem kaç dil biliyor, bilmem kaç kitap okumuş, bilmem ne zanaatlerine hâkim tam bir burjuva işte, çocukluğun âlemi yok ki! Evlenmeli, para kazanmalı, akşam evine geldiğinde sıcak yemeğini yiyip, haftasonları arkadaşlarıyla buluşmalı üstelik bir de çocuk yetiştirmeli! Bu yüzden de kaçıyor herkesten, her şeyden. Bu onun günahı, alnındaki Kabil nişanıyla, tüm dışlanmışlığıyla savrulmalı ruhu, rüzgârı hissedemeden…

Bozkırkurdu Üzerine İnceleme bölümünde Harry Haller’in uzun bir betimi yer alıyor. Kitabın bel kemiği olan manifesto tam da burada yatıyor. Fakat bunun yanında Hesse, toplum ve burjuvazi eleştirisine de yer veriyor. Harry’nin bu denli dışlanmışlığı, toplumun eseri evet. Fakat toplumun edindiği bu görüş, burjuva toplumlarının doğal seleksiyonudur. İnsanın yarattığı bir kavram, insanın önüne ket vurabilecek kadar güçlü olabiliyor. Bu da makineleşmiş tek düze hayatları getiriyor beraberinde ve burada farklılığa yer yok.

Sihirli Tiyatro bölümü bence kitabın ilk kırılma noktasıdır. Çünkü hayal ve gerçekliğin tamamen birbirine karışmasıyla gözümüzü apayrı bir dünyaya açarız. Şöyle ki, Harry’nin notlarından okudu- ğumuz kadarıyla, bir gün Harry yolda yürürken bir broşür görüyor. Broşürü asan çocuğa seslense de sesini duyuramıyor ve çocuk ortadan kayboluyor. Broşürde ‘Sihirli Tiyatro: herkes girmez herkes için değil..’ yazısı gözüne ilişiyor; etkilenip bunu yanına alıyor. Bu ilginç detay dışında hayatında hiçbir heyecan olmayan Harry öylesine ve ölesiye bunalıyor ki, ölümü çağırıyor kendine. Goethe’yi düşünüyor, Faust’u nasıl yazmıştı ki öyle? Mozart’ı düşünüyor, bu tınılar ölümü anımsatmıyor muydu sanki? Ne anlamı vardı ki, bu ruhun daha çok harap olmasının? En iyisi bir barda biraz alkol tüketip, sonra da ölmekti. Böylece bara gitti, ikinci kırılma noktası!

Harry bara girdiğinde yanına güzel bir kadın geldi. Öyle hayat dolu, öyle güzel sohbet etmeye başladılar ki, Harry kan akışını bile hissedebiliyordu damarlarında. Ama bir şeyler vardı bu kızda; çok tedirgin edici, çok riskli ve çok hüzünlü. Ona adını sorduğunda, kız “haydi tahmin et” demişti, Harry de öyle yaptı. Ona dikkatlice baktı, iyice süzdü yüzünü ve onu tanıdığını fark etti. Hermann? Çocukluk arkadaşı Hermann mıydı bu? Yoo hayır o bir oğlandı ama, yine de söyledi. Kız ise isminin Hermine olduğunu söyledi Harry’e. Bu uzun gecede Hermine Harry’den birgün bir şey isteyeceğini ve bunu yapmak zorunda olduğunu iliştiriyor. Bu bir sondur, bu yıkımdır. Yıkımın, olacak hezeyanın ilk sancısıdır ve Harry’nin kurtuluşudur. Çünkü bu istek, dünyevi değerlerden çok uzak, sonsuzluğu çağırıştırıyor Hermine’nin gözlerinde… Harry ve Hermine’nin arkadaşlığı burada başladı işte, fakat asıl sorun şudur ki: Herrmine, Harry’nin zihninde yarattğı bir yardımcı karakterdir. Kendi cesaret edemediği sonu ona hazırlayacak olan, tüm çocuksu neşesi, tüm cesareti ve vahşiliğiyle Harry’i sonsuz huzura kavuşturacak olandır. Bu yüzden onu Hermann’a benzetti Harry ve bu yüzden Hesse kendi ismini kullandı çünkü her kitabında olduğu gibi bir hayal arkadaşı, bir düşdaşı, yol göstericisi olmalıydı. Gittikleri yol ne olursa olsun.

Hermine, Harry’e istediğini yaptırabiliyordu. Harry yönetilmekten çok keyif alıyordu ve onu seviyordu. Kaç yaşındaydı ama onun için dans etmeyi bile öğreniyordu, delilik! Hermine’nin onu davet ettiği dans partisine gitmek için dans öğreniyordu. Öyle ya da böyle Harry bu dünyada yani Hermine’li dünyada süzülüyordu, uçuyordu adeta. Ölüm bile gitmişti aklından. Yaşam arzusu depreşmişti yine, yaz günlerindeki gibi. Bu sırada Hermine, Harry için bir kız arkadaş buldu. Bunu sadece cinsel hazzı yaşaması için, hayattan alabildiğine keyif alması için yaptı. Marie girdi Harry’nin hayatına. Fakat Marie bunu cinsel yakınlığın ötesinde gördü, Harry’i istedi tüm kalbiyle. Onu bu zindandan kurtarmak istedi, Hermine’den kopartmak istedi. Bu da Harry’nin yarattığı ikinci karakterdir. Onu korumaya alan, gerçekliğe bağlamak isteyen bir yoldur. Fakat Hermine öyle güçlü bir karakterdir ki, Harry Marie’yi geride bırakır. Onun rolü bitmiştir artık.

Gün geldi çattı, Harry, Hermine’nin dans pasrtisi teklifini kabul edip dans öğreneli bir hafta olmuştu bile. O akşam davet vardı. Harry partinin olduğu yere tam saat 8’de vardı. İçeriye bir göz attı fakat Hermine ortalarda yoktu.

Daha önce Hermine’nin yanında bir iki defa gördüğü İspanyol gitarcı Pablo’yu kesti gözleri. İnsanları kendinden geçiren tınılar savuruyordu. Göz göze geldiklerinde selamlaştılar. Nedense Harry bu çocuğu hiç sevemiyordu. Çok yakışıklı olduğundan mı? Ondan genç ve hayat dolu olduğundan mı? Bilmiyordu, bilemezdi de iyi bir tanışıklıkları yoktu. Hem bu ortamda en azından tanıdık bir yüz görmek onu rahatlatmıştı. Harry eline bir içki alıp, kalabalığa karıştı. Bu sırada yanına bir beyefendi yaklaştı. Hemen tanıdı onu, bu Hermine’den başkası değildi. Kılık değiştirmişti, ölesiye eğleniyordu. Harry ilk tanıştıkları geceye döndü bir an, Hermine’yi çocukluk arkadaşı Hermann’a benzettiği anı gözünde canlandı. Haklıydı, bu aynı Hermann’dı. Tedirginlik tüm vücudunu sardı, ürkmüştü. Ama Hermine onu yatıştırdı. Bu sadece bir eğlenceydi ve Harry kaç gündür bu geceye hazırlanıyordu. İstediğini yapmakta özgürdü, tıpkı Hermine gibi. İşe yaramıştı, Harry tedirginliğinde kurtulup bir daha kalabalığa karıştı. Bütün gece danslar ve cesaret örnekleriyle devam ederken, saatler saatleri kovalarken tükenmişlik gelmişti ortaya. Bu garip bir gece, bir yere varacak olmalı diyor insan. Öyle de oluyor nitekim.

‘Sihirli tiyatro, yalnızca kaçıklar için. Giriş: Akıl. Herkes için değil – Hermine cehennemde!’ ‘Anarşist akşam eğlenesi’

Hesse’nin yarattığı Sihirli Tiyatro Harry’nin bilinçaltıdır. Harry’nin dışlanmışlığından sığındığı liman ve ikinci dünyasıdır. Evet, yalnızca kaçıklar içindir; çünkü Harry gibi insanlar her zaman önyargıyla yaftalanır! Fakat giriş akıldır. Çünkü toplumun salt, katı duvarları zihinlerinin önüne geçmektedir. Böylece makine olurlar ve sadece ihtiyaçları olan aklı, ezberden kullanırlar. Bu yüzden topluma giriş yok! Ha bu anarşist akşam eğlencesi de Hesse’nin dahiyane betimidir. Toplumun gözünde aykırılığın ve yalnızlığın korkutucu oluşu, bireyleri saldırganmışcasına, tehditmişcesine algılamasına ince bir göndermedir. Tüm bu toplumsal mesajların dışında, kişisel olarak Hermine cehennemdedir. Bu yüzden, Harry onu kurtarmak için Sihirli Tiyatro’ya adım atar.

İspanyol gitarist Pablo, Harry’i ‘kendi’ Sihirli Tiyatrosuna davet eder, böy- lece Pablo da aslında Harry’nin bir alt karakteri diyebiliriz. Fakat Pablo yol gösterici bir roldedir. Binlerce kapısı olan bu tiyatroda öncelikle aynaya bakarak tüm karakterlerini yok etmesini ister Harry’den. Böylece özgür olabilir ve tiyatroya adım atabilir Harry. Eline aldığı aynada önce çocuk Harry’i sonra büyük Harry’i, ağlayan ve gülen Harry’i, binlerce Harry’i ve en nihayet Bozkırkurdunu görür. Hepsine de kahkahalar atarak aynayı kırar Harry. Artık sadece Harry’dir. Buradan sonra dünya ötesi deneyimler başlar. Öncelikle tüm kapıların üzerinde küçük mesajlar vardır ve sırayla bu kapılardan en ilgisini çekenleri deneyimler.

Harry’nin Sihirli Tiyatro yolculuğu ve Hermine ile olan karşılaşmasını yazmayacağım. Birisi bana yazsaydı, çok kızardım galiba. Çünkü Hermann Hesse her zaman en sevdiğim yazarım oldu, Bozkırkurdu’nun bendeki yerini anlatabilmem için hiçbir kelimem yok! Kendimce herkesin deneyimlemesini isterim, tüm içtenliğimle. Belki de bambaşka anlamlar çıkar kim bilir? Benim hayatıma çok güzel dokundu bu kitap, herkese dokunsun isterim bir daha tüm içtenliğimle.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir