Çöl Adamı Simon: Hakikatin İzini Sürebilmek İçin Gözün Kurban Edilmesi Gerekir

Çöl Adamı Simon

Hakikatin İzini Sürebilmek İçin Gözün Kurban Edilmesi Gerekir

Yazar: Salih Furkan (Bu yazı Gorgon E-Dergisi 5. Sayısı’nda yayımlanmıştır.)

Kategori: Gorgon E-Dergisi 5. Sayı Yazıları

Serinin İlk Yazısı Stalker: Tanrılar Mabede Sığmaz Oldu

I. Bab: Bu Eski Bir Yara

“Bir çelik üzerine kazırcasına, bin yılın iradesine nakşetmeniz, sizin için büyük bir neşe kaynağı olmalıdır: Çelikten daha zorlu; çelikten daha asil, en zor ve zorlu olanı seçer! Ey kardeşlerim! Önünüze koyduğum, bu yeni yasadır: Zoru, zor olanı seçmelisiniz!”

(Çekiç Konuşuyor)

“Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürürsen olman gereken yere varacaksın”

(Eski Mısır Özdeyişi)

Dünyayı görmezden gelmekle dünyayı yok etmek aynı kaptan su içer; dünyevileşmek ise dünyanın nesnesi haline gelerek toplumun dikte ettiği diyalektik ormanında kuru bir kütük olmaktır. İnsanın kökeni yalnızlıktır. Gövdesi toplum olarak nesne dünyasında mutluluk peşinde koştuğunu zannederek kendini kandırır. Nevabit olmayı tercih edecek olursa başını vermesi gerekir. Peki, şimdi ne yapacağız? Aziz Simon (MS 520-592) sütun ermişlerinin (Stylite) en meşhurlarındandır. Hazretin kırk yıl boyunca sütunlarda münzevi bir hayat sürdüğü rivayet edilir. Bunuel Simon’u alır, kökensel bir dünya içinde yoğurarak elde ettiği küflü hamuru, anakronik bir üslup içerisinde hastalıklarımızı adeta ifşa ederek gözümüze yapıştırır. Yüksek sütunla imgelenen uzunca bir süre Avrupa kültürüne ağabeylik yapan Yunan sanatı ve felsefesinin kuşatıcılığıdır. Ne olursa olsun sütunun üzerinde duran Simon, Hıristiyanlığın tüm bu Yunan ve Roma egemen birikimini ayaklar altına alışını simgeler. Aziz Simon’un kulesine sarılı bir yılan, VI. yüzyıldan kalma plaka ile betimlenir. Suriyeli keşişin izinden gidenler ziyadesiyle Doğu Roma topraklarında fazlaydı. 

“Çöl Adamı Simon” derin bir dindar olan Simon’un sütunlar üstünden hakiki dünyaya inişinin hikâyesidir. Bu hikâyede, zaman zaman şeytan gelerek Simon’u rahatsız eder. İmanına leke sürmeye çalışır. Hakiki oluşuna batıl karıştırmaya kalkar; lakin Simon’un asıl imtihanı kendisiyledir. Açılış sekansında Simon’un, din adamlarının ve halkın yürüyüşleri ile peşi sıra gelen teşrifat, kurumsal dinin temsilcileri için kullanışlıdır. Başlangıçta alçak bir sütundan daha yüksek sütuna geçişin resmi geçit töreni kendi içinde ziynetlenmiştir. Sütunlar yüksek insanlar alçaktır. Kurumsal din önderleri İsalarını bulmuştur.

Simon filmin açılış sekansında yüksek sütuna çıkmadan önce hayattaki en önemli varlığı olan annesini imanı için reddeder. Hiçbir şey Allah ile kul arasına giremez anne bile. Din adamlarının ona papaz payesi vermesini de geri çevirdikten sonra resim tamamlanır. Yalnızca onun imanı tecrübe edilir sanki. Simon bir denektir. Denetim altındaki Simon sürekli izlenir; iman mı edecek yoksa küfür mü edecek diye. Ama asıl imtihan daha gelmemiştir. Bunuel asıl imtihanı devreye sokmadan insanların Simon’a bakış açılarının üzerinden doldurtur şeytana küpünü. Din adamları halkın başına üşüşen kuzgunları andırır. İnsanlar da her zamanki gibi anlayıştan uzaktır. Kitlenin canı sıkılır. Mucizelere dahi şahit olsa bu can sıkkınlığı fırsatçılığa dönüşecektir. Bunuel bunu elleri geri gelen hırsız çiftçi ile imler. Modern dünyada kulluğa anakronik taş atma şekliyle yapar bunu. Elleri tekrar kavuşanın tepkisi aracılığıyla modernitenin seküler kulunun mucize karşısındaki tepkisi yakalanır.

Ascetic, yaşamı sürekli gergin yayında tutan kişidir. Onun için yaşam gerilimden beslenir. O sürekli bir idman halidir. Askesis idmanın Yunancası. Aynı zamanda çileci sofu anlamına da geliyor. Bu idman hali bir süre sonra yaşamın kendisini kaçırmaya neden olur. Çünkü yaşam değildir o; ona sürekli hazırlıktır. Gitgide müntesibi olduğu fikrin üstünde görmeye başlayabilir kendini. O zaman Simon’un genç rahibe koyduğu yasağa benzer yasaklar koymaya başlar. Artık kendisi baş tacı edildiği için dünyanın merkezindedir. Simon’a yapılan eleştiriye benzer biçimde düşünürsek: “Yüksekte olmak istiyor çünkü insanlar aşağıdadır.”

Ascetic demişken, kendisini fikrin önüne koyan oyunun kuralını belirleyendir. Huizinga oyunun insanın en ciddi özelliklerinden olduğunu söylemişti. Arapça’da “leibe” salya ve tükürük anlamına gelen oyun kelimesi daha çok sahih olmayan ile ilgilidir. Maksadı sahih olmayan iştir. Yoksa devasa bir kültür meydana getirmek mümkün olmazdı. Kültür bir oyundur. Muhteviyatını oyunla güçlendirir. Latince formu “ludus” ki Huizinga’nın kitabında Mehmet Ali Kılıçbay “ludique” kelimesini oyunsal diye karşılamıştır. Oyun, kurgu (fiction) olduğu için sahih değildir; insanı bir noktadan sonra da tükettiği için kültüreldir. Kültürel olan, kitlesel bir balon oluşturur. Bu balon bizi tükettiği gibi hiç patlamayacakmış gibi tüm gökyüzünü de kaplayabilir. Oyun tüm o erilliği ile belirler jargonunu. Oyun kısırdır. Sonu gelmez döngünün içine hapseder bizi. Akıl dışı olmaya davet eder. Kendini yitirmeye çağırır. Kendisine ait olmayan bir başkası yaratır. Çocuk ve hayvandır. Oyun onlar içindir. Onlar da oyun için. Viridiana’da kızın atladığı ip bir başkasının ölüm nedeni olur. Hayat-oyundur. Bu haliyle din de oyundur. Artık hareketin kısır döngüsüne dönüşür hayat-oyun. Ona ancak şaşalı bir intihar son verebilir. Hareketli olanı müstahkem kılacak olan. Sonra ne olur? İntihar nedeni olan ipten dilencilerden biri kemer yapar.

Çöl Adamı Simon’da Şeytanın gelişlerinden biri anakronik bir liseli kız imgesiyledir. Kaybedilen kaybedilmiştir diye söylenir sürekli. Çelik çomak oynar. Oyun insanının (Homo Ludens) oyun oynayan insanın, hayatını oyun ve eğlence sayanın hali şeytanın müstehzi tavrı merkezli, eklektik bir tarzda sahneye yansır. Burada olanlar orada değil; olması gerekenler de burada değildir. Oyun nedir? Meşru olan alanda aşırıya kaçmaktır. Mekânda eksiltmeye gitmektir. Bu insanı köle ahlakına alıştırır. Meşruiyeti baltalamaktır. En temel fiziki ihtiyaçlarımızı dahi elimize yüzümüze bulaştırmaktır. Şeytan bu oyunun kurucusu olmakla övünecektir. Simon’un “Sen bundan sonra sakalın olmadan mabede giremeyeceksin!” emri oyunun bir kuralıdır. Bir sahnede şeytanın (çift cinsiyetliliği!) muğlâklığa övgüdür. Elinde kuzuyla gelir. En çok acı çekenler en çok kutsanmışlarımızdır. Bunuel’in kuzuları her sekansta cirit atarlar. Simon, Nazario, Viridiana ve niceleri. Önceden kuzu olanlar sonradan şeytanlaşacaktır. Kuzu tekmelenir. 

Şeytanın ilk görünüşü ziynetini takınmış kadındır. Dua eden din adamlarının yanından geçer. Simon şeytanın tek gözünü nerede görse tanır. Çünkü o gözlerini haramdan sakınmıştır. Sahipliği abartmamak gerekir. Zira şeytan çölde dolaşıyor. Çölde de dolaşır dört duvar arasında da. Simon dünyanın dolaşımına girmeden, kabındaki suyla hemhal olmadan dünyevileşmeyi geri çevirmede usta görünür. Belirli bir dünyaya sahip olmadan dünyevileşmeyi reddetmek kolaydır. Bu anlamda sürekli kendinin değersiz oluşunu ön plana çıkartır. Zeminde olmayı alçaltıcı sayar. Ayartıcı addeder. Zeminde olmadan zamanda olunur mu? Asıl kulluğun tecrübe edileceği yer zemindir. Adem’den beri insan ekmeğini kazanmakla meşgul. Suçlayanlar birbirini suçlar. Yazılar okuma yazma bilenler için neyse, resimler de okuma yazması olmayanlar için odur demiş Papa Gregorius Magnus. İlk günahı tasvir eden bronz kapı paneline bakarsak bu kadim suçlamanın tarihine biraz olsun eşlik edebiliriz. Kötülüğün kökensel (primitively) vurgusu. Kötülük ve iyilik insan için. Ahlakını içselleştiren düsturlar. Artık her kişi kendi savaşında dövüşecektir. Çünkü yaşam aktarılan bir şey değil. Simon sütunda yalnızdı; modern dünyada da yalnız olacak. Kendi dünyasını kuracak. İnsana ve nesneye karşı tavır alacak. Her tavır modernite eliyle onu günlük sıkıcılığa (daily routine) itse de başına dünyanın tüm ağırlığı düşmüş bir kere. Simon’un kutsadığı sinek artık ondan bir parça koparıp gitse sineğe erişmektense hissettiği tek şey muzdariplik olurdu.

Bunuel, ne kadar sürrealist olduğu iddia edilse de büyük kaplar içindeki minimalize edilmiş kökensel dünyalarıyla hakiki sinema yapma iddiasındadır. Anakronik olduğunda plastikleşen bu dünya özellikle burjuvazi ve kapitalizm eleştirilerinde komediyi balyoza dönüştürür. Luis Bunuel, Simon’un sofu (ascetic) formuyla iki şeyi hedefledi burada: ilki anakronizmle dinin uzlaşmaz kavgasının hafif meşrep bir üslupla sunulması; İkincisi ise insanın kriz çağının11 kısa bir sunumu. Din yaşadığımız çağa ilaç olabilir mi? Din mefhumu ağızdan çıktığı anda insanların zihninde nelere yol açtığı ortadadır. Kalpler ise artık mutmain olmamaktadır. Dindar, çağa her gün yenilmektedir. Bunuel bunu iyi bilmekteydi. Yaşayan nekropolis çağının ortasında olduğumuzu. Simon, sütunlar üstünde bir evliya hayatı yaşarken bize göre modern12 çağda inanç krizi yaşayan insanın pür melalini gözler önüne sermiştir. Ama unutmayalım; hikâye eski; yara aynıdır. Simon’un kendisi ile hesaplaşması burada olması gerektiğini anlamasıyla başlar/sona erer.

Hakikati görebilmek için gözün kurban edilmesi gerekir. Bir filmde önemli olan görülmeyeni görmektir. Bunun için çerçevenin dışına taşan bir bilinç gerekir. Eğer sinemanın bir felsefesi varsa bize söylediği şeyler devasa bir dağın arkasında durur. Christian Metz’in dediği gibi, “Bir filmi açıklamak zordur, zira onu anlamak kolaydır.” Haddini aşan ışık kör ederken; karanlık zulüm doğurur. Şimdi her şey nasıl bir mikyas dahilinde ele alınacak? Ne körler bizi dünyadan soğutsun ne de görenler bizi dünya ile avutsun. Müzakere ettiklerimizin hüsnü kabul görmesinin bir manası olacaksa her harfimizin hesabı verilmelidir. Buradayız ve burada olmak şeytanın bir metaforu değil bizim için.

Çöl Adamı Simon, parmaklarımızın arasındaki kâğıt kesikleridir. Bu yaralar bizi nereye götürür? Şeytanın ameliyat dünyası beşer. Onunla aramızdaki kavgamız da kadim. Uykularımızı bölüşleri, rüyada attığımız çığlığın Platon’un mağarasında yankılanmasıdır. Hayat ciddiye alınmalıdır. Her ne kadar geçiyor oluşu şehvetle ağzımızı sulandırsa da Simon’un dikildiği sütundan bir yerde aşağı inmek zorunludur. Bunuel “Bir Endülüs Köpeği“nde bulutları makaslayarak başlamıştı işe. Göz görmediğinden de sorumlu tutulabilir. Gören bir zihnimiz var zira. Rüyanın atmosferi. Yoğun imgelerle sıkıştırdığımız yığma tepeleri andırır o. Gözün esası gönüldür. Ne kadar görebiliyoruz? Saklıyı değil ortada olanı. Genelde en ortada olanlar bizden saklar kendini. Anaksagoras’ın sözü modern çağda anlamını yitirmişe benziyor: “Görünen şeyler görünmeyen şeyleri gösterir.” Artık görünenler görülmeyene saldırıyor. Görülmekten de yorgun düşmüyor. Çabası boyunca yaratılan insandan ulaşmasını istediğimiz yerde bekleriz. Ortada olanı görmesini bekleriz. Çünkü insanın kafası epey karışmışa benziyor. Yaşam biraz da budur. Bunuel bundan rahatsızdı. Önemli değil; bazı yaralarımızın ortak olduğu aşikâr. 

Şeytan son kez ve kararlı bir biçimde Simon’u götürmeye gelir. Şeytan zamana saldırır. Bu sefer gelişi tabutladır. Tabutla belki aşağısı, aşağıdaki imlenmiştir. Aşağısı (inferno) esfel-i safilin olandır. Bunuel’in en rahatsız edici ayrıntısıdır. Tabut insanı hep işkillendirmiştir. Kefen o kadar beyaz olmasına rağmen beyazlık hatırlattığı son şeydir. Şeytan bu sefer Simon’un sütunda imanına kara düşüremeyeceğini anlayınca, onu Sebt Gününe, o kutlu güne götürmekte kararlıdır. Yalnız, eğer insan kaldıysa. Şeytan da Allah’a inanır bir şekilde. 

Hatta dünyada tüm bu olanlardan sonra arkasını dönüp kaçmaya da hazırdır. Seni Sebt gününe götüreceğim der şeytan hakiki dünyaya yani. Neresidir orası? New York. Artık bundan sonra Simon hayatına acıklı ifadesiyle takkeli bir Sartre ya da uzun entarisiyle bir Foucault olarak dünyada devam edecektir. Gidilemez yerdedir. Bunuel’in Yok edici Melek’teki konak-dünyası burada tam anlamıyla dünyadır. Konaktaki odadan çıkamayan insanlar eylem ve ritüelle değil geçmişi hatırlayarak çıkarlar. Hafıza-î beşer nisyanla ile malüldür. İnsan başa dönerek hatırlar. Zira o nisyandadır. Simon dünyada artık sürekli baştan başlamak zorundadır. Seçimler yapmak zorundadır. Çünkü sütunda seçme istidadını reddediyordu. Seçim nedir? Acizliktir. Acizliktir zira; her seçim önceden yapılan seçilmişin seçimidir. Hatırlama ve seçim. Eğer insanın bir numarası varsa hepi topu bu kadardır. Mutlaka yaptığımız seçimler aracılığıyla hayat bize bedelini ödetir.

II. Bab: Yetersizliğin Aşırılığı

“Bin yıllık labirentten çıkış yolunu başka kim bulabildi, kim keşfedebildi ki? Muhtemelen, “modern insan” mı? Elbette ki Hayır! Çünkü modern insan, “nereye yöneleceğimi bilemiyorum; “nereye doğru yol alması gerektiğini bilemeyen bir her şeyim ben” diye iç geçiriyor.”

(Friedrich W. Nietzsche, Deccal Sahte İsa)

“Ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur”

(İsmet Özel, Amentü)

İnsanlığa iki düşman bulundu: İlki fosilleşen din ve buna mukabil aslında sapına kadar seküler olan dindarlık tipolojisi; ikincisi modern uyurgezer insanın her gün uçurumdan atlamasına rağmen ölemeyişidir. İnsan hem yanılıyor hem de yanıltıyor. Ayartıcılığı en büyük sanrısı oluyor. Put üretim enstitüleri hummalı biçimde çalışıyor yeni putlarını üretmek için. Riyakâr dindar tipolojisi Bunuel’in en çok takıldığı konudur. Öncesinde de Nietzsche’nin. Simon’u daha iyi anlamak adına Viridiana (1961) ve Nazarin (1959)’e de müracaat edilebilir. Viridiana’ya bakarsak iki fasılla izah edebiliriz zannediyorum bu baş ağrısını: Bu fasıllar iki gerilmiş ok gibidir. Ahsen-i takvim ve esfel-i safilin mesabesi. Bu iki değer doluluk ölçümüzdür. Birinde hafifleyip yükselirken diğerinde ağırlaşıp aşağıların aşağısına ineriz. Bu bizce Viridiana’da gözümüze sokulur. İman kazanılırsa dram; kaybedilirse trajedi olur. Tam burada ifsada uğramış ziyadesiyle zorbalığa dönüşmüş kültür dininin olumlayıcılarının alçaklık bataklığındaki imdat seslerini işitiriz/kulak asmayız. Bunuel din eleştirisini burjuvazi eleştirisi üzerinden görmeye bayılır. İyiliğin maraz zuhur ettirişi, mazlumun dalalete sürüklenişi. İki kesif meydan. Kimdir bunlar? Nietzscheci bakışla iyi insanlar kümesinin niyetleri idealize edilmiş lakin vicdanı buhar olmuştur. İnsanların din umurlarında değildir. Onlar kendisini öncelediği bir yaşam anlayışına haslet duyar. Haliyle bu meydanda düşkünlere verilen sadaka bir vicdan mastürbasyonundan farksızdır. Bunuel’in hedefinde Tanrı değil; kilise vardır. Her şeyi ile kilise. Bunuel’in insanoğluna sunduğu eleştiri ihanet ve nankörlük odaklı gibi görünse de sorun daha köklüdür. Hakikatte asli saflığımızı (essential purity) yitirişimiz ve bunun çözümsüz oluşu Bunuel sinemasının temel taşıdır. Bunuel dinin sorunlarını dindarın sorunları olarak görür.

Da Vinci, İncil’deki sahneyi canlandırırken bu çapta bir eser meydana getireceğini düşünmemiştir elbette. Mesih’in “Hakikaten size diyorum ki, içinizden biri beni ele verecek” sözüne karşılık herkes kendisini temize çıkarmak istercesine “Ya Rab o ben değilim ya!” diye seslenir.” Bu dramatik sahnede kendinden en emin kişi Yahuda idi. O soruyu sormayan tek kişi olarak sükûnetle oturmaya devam etti. Bunuel Last Supper’in temsiliyetini tek bir kişiye indirgemez. Onun hedefinde odadakilerin hepsi vardır. Odanın içindekiler Simon’un karşısındakilerdir. İç ve dış kaldı mı? Yoksulun istilası, zenginin varlıklı oluşu, seviyeler, sınıflar istiflenir Bunuel’de. İyilik denilen şeyin karşılığı iyiliktir. Hakiki iyilik boyun kırmayı gerektirmemeli.

Belirtildiği üzere “Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin” düsturu bu fotoğrafa pek uymaz. Hele ki son dönem için tamamen bir dividualism patlamışken insanın tüm imkânlarına saldırılıyorken Simon’a yakın mercek tutma ihtiyacımız artıyor. İnsan fertlik özelliğini bir kenara bırakarak şahsiyet sahibi olamaz. Bu fotoğrafın içine küçük bir karşılaştırma yaparak “individual” kavramını ekleyebiliriz. Kelime bölünemez olana atıf yapıyor. Bizdeki birey güdük kalsa da kelimeyi bir şekilde karşılamaya çalışmış. Birey diğerlerinden farklılığı vurgularken bölünemez ise zorunlu bağı. Fakat kelime bu haliyle olumsuzluk ekiyle kullanıldığı için sanki beden ile ruhun bölünmezliğine saldıracakmış gibi duruyor. Ortaçağ teolojisi tartışmalarında “yüce ve bölünemez olan üçlemenin şanına” (to the…glorie of the hye and indyvduall Trynyte) diye başlayan metinlerde görülürmüş. Şimdi XVII. yüz yıldan başlayarak pek çok kavramda olduğu gibi burada da sıkıntılar arzı endam eder. Hatta buradan bir “izm” bile türemiştir. İndividualism. Bedeni ayrı yerde ruhu yerde flaneur edasıyla dolaşan müzmin yalnızın iki yakası bir araya gelir mi? Ey insan ne oluyor sana? Bu çıkarcı tortuyla yaşamak yaratılışına yakışır mı hiç? Hayatı din alanın dışına çıkarmak sekülerizmdir. Modernizm sekülerizme tabidir. Şimdi ise dindar nerede duruyor? Burada değilim dediği yerin tam ortasında. Dindar seküler dünyaya adım atmak için ya çağdaşı kullanır ya da moderni. Seküler terimi şizofreni yaşayan Batı merkezli dünyanın dışının, ağzına çalınmış bir parmak baldan ibarettir. Aslında en tartışılmaz gelenek artık modern olmaktır. Bu son cümlenin Avrupa kültürü için bir manası yok.

İnsan olmak acizliktir. Hangi dağı aşmak istersek dermanı yitirdik, gökyüzüne bakan gözlerimiz bakmaktan yorgun düştü, artık bir gökyüzü olduğunun farkında değiliz; bir kuş olup uçma isteğimiz, zemin kaymasına uğradığını hissedince tatsız bir uyuntuluk haliyle kesildi. Kuşlar bile bir zemin dahilinde uçar. İçimizdeki vicdan tüm güçsüzlüğün içinde insanı yükseltecek bir kavram olarak ön plana çıkıyor. Lakin insan sonsuzca talepkardır. Kendi önünde eğilerek kendisine verdiği beklenmedik payeler eşliğinde yükselir. Yetersizliğin aşırılığıdır bu. Sütunda duran Simon’un etrafına toplananlar sürekli bir talep dairesi içinde dolanırlar. Bu dairesel hareket çizgisel olmaya mahkûmdur. Bu hareket kendi içinde hakikatin peşinde koştuğunu, yollarının doğru olduğunu ya da hayatın bu olması gerektiğini ısrarla savunabilir. Aslında inandıkları Tanrı seküler bir kullanışlı aparattır. O göklere hapsedilmiştir. Tanrının ölüm fermanını imzalayan insan için artık kendisinden başka ilah bulunmaz.

Osar Wilde’nin deyişiyle “Hakiki olacak her şey bir dine dönüşmek zorundadır.” Bu haklı yakarışa kulak verelim mi? Hakikat nedir? İnsanların keyiflerine bırakılamayacak bir yerde duran şeyler. Yazının devamında Wilde “Agnostisizmin de en az iman kadar ayini olması gerekir.” diyor. Aslında Wilde kısaca din hayattır demeye getiriyor. İşin bir de toplum dediğimiz yüzeysel uçurum için her şeyin feda edildiği bataklık dinleri vardır. Dinden anladığımız “religion” (körü körüne) bağlanma ya da “true” sadakati de içine alacak biçimde bir deneyim mi? Religion kelimesi ayrıca cemaati; bir dayanma gücünü de içerir. Bu cemaatte sayısız bir araya gelişlerden hayır çıkması mümkün görünmüyor. Zira cemaat baskın olanların ön plana çıktığı cemiyetlerdir. Toplandıkça şahsiyeti yok eder. Cemaatin temeli Blanchotçu22 izahla söylersek yetersizlik üzerine kuruludur. Nasıl bir din isteniyorsa din o olur. Katoliklerde devlet dine tabi olurken; Ortodokslarda din devlete biat etmiştir. Protestanlık ile ulus devletler abi kardeştir. İslam toplumlarına gelirsek susalım. Adorno’nun deyimiyle “Wrong life can’t be lived rightly.” Aslında inanmayan inançsız bir hale kuşanarak ayinlerini sürdürmüyor mu? İnançsızlığın lekesi (stigma) Wilde’nin ihtiyaç duyduğu takdis edilmemiş sunular. Yaşam dindir. Din de yaşam. 

Bunuel’in sözünü ettiği iki Tanrı var. Biri göklerde duruyor. Yeryüzüyle işi yok. Ezilenle sömürülenle, savaşanla ilgilenmiyor. Buna karşın fütursuzca kurban istiyor. İbadetlere karşılık vermiyor. Mabetleri tıka basa dolduruyor. İkinci Tanrısı daha seküler bir Tanrı. Olmasa da yaratılması gereken. Motive edici bazen otoriteci birinci Tanrının ardından giden. Modern insana bir oyuncak gerekir. Tatmin edici ve niyetine uydurduğu “imitation” bir kukla. İnsan bölüne bölüne bir yutumluk lokma kaldı. Hala buradayız. Aşırı gerçek olan şeyler hakikat olamaz. Gerçeği bu kertede zandan ayırmıyoruz. Wilde ve diğerlerinin yaşadığı, acıyla yoğrularak hakikatin şuuruna erişme mesafesinde yoldaki dikenlerin üstüne basılmasıdır.

Dini basmakalıp (stereotype) ahlaki vetirelere indirmek ya da geleneksel birtakım inanışların sarmalı içinde nefessiz bırakmak inanç değil yüktür. Bu kısımda din dediğimiz şey bir zorunluluk oluyor. Bunuel Simon’un da onun etrafındaki halkın da çıkmazlarını kökensel bir açıyla ele alarak bu anlayışın hakikatinin bambaşka olduğunu haykırıyor.

Ceset tarlaları, tuvalet sifonları, çöplerin atıldığı her düzlem aynı şekilde bağırır. Kurtuluş bir ipin ucundadır. Mahkûmuz dedirtir. İnsan ölüme yazgılıdır. Bunuel hiçbir şeyi unutmamıza izin vermez. Çünkü davası buna müsait değildir. Kapitalizmle mücadele hakikat oklarının hareketlerine bağlıdır. Noktasal geometri Bunuel’i ölçemez. Çizgisel tarihe karşı “Altın Çağ” yüz kızartır. Tarih yazılamaz bir şeydir artık. “Yok Edici Melek”te bir adım daha atamaz oluruz. İşlevi olmayan, aslında (durup) düşünmeyen (daha çok Kant’ın verstand perspektifinden) lakin devasa bir mit yaratıcısı oluruz. Öyle bir mit ki moderniteyi dahi kutsalı olmadan yürütemez.

Zamanı dağdaki çoban gibi ele alamazsanız Bunuel’den alacak bir şeyiniz de olmaz. Tarih girdaptır. Zaman mezardaki ölüler gibi işitmez olur böylece. O, zaman bükücüdür. Baş ya da son yoktur. Bresson’un dokunmasına karşın Bunuel zamancıdır. Yeri gelir anakronik olur zaman; yeri gelir anne şefkati. Sözde dindarın içinde bulunduğu bu atalet duygusunun, dilenci vizyonunun ve almak için atan lakin sürekli dünyadan alan anlayışına son verilmesi gerekir. Filmdeki anakronizm bize modernizm ile eski çağ arasındaki farkın kapatılması için imkan tanıyor. İki dönem arasındaki kutsallaştırmalar arasındaki farklılıklar sadece başkalaşıma uğramıştır.

III. Bab: İmkânın Dinamitlenmesi “Büyük Engizisyoncu”

-İnsanlar daima kanlı savaşlarda dövüşeceklerdir. “benim/senin” gibi kötü sözlerden dolayı!

-Ne demeye çalışıyorsun sen?

-Kendinin olduğu şeyi savunmak için öldüren insanı

-Senin olan nedir ki?

-Benim olan nedir mi? Anlayacaksın. Bu çanta sana ait değil mi? Lakin tersini söylersem tartışmaya başlarız. Denemek ister misin? Simon, bu çanta benim! Senin olduğunu söyle.

– Benim!

-Sana benim olduğunu söylüyorum!

-İyi, öyleyse al!

-Bencil olmayışın ruhuna hayırlıdır. Ama tövbe etmek için yararlı olabilir mi?

(Rahip ve Simon sekansı)

Sen ve ben kavgasının nedeni herkesin kendine göre bir “ide” tayin edip onu “loji”leştirmesi gibi duruyor. Bu hakikatte bir Kabil kompleksidir. İdeoloji içinde bulunduğumuz kötülükleri yükleyebileceğimiz günah keçisinden çok Terry Eagleton’un dediği gibi insanların birbirlerini Tanrı ya da böcek katına yükselttiği bir savaş alanıdır. Cemil Meriç, “izmler” idrakimize giydirilen deli gömlekleridir diyeli çok olmadı. Kendine göre yontma edimi insanın en eski heyulası. Bu mermerden çok Tanrı yaptı insanoğlu. Sanayi Devrimi ile başlayan iki yüz elli yıllık katastrofik enkazı kim kaldıracak? Saldırının nereden geleceğini bilemeyiz. Octavio Paz bu acı durumu izah ederken aslında yaranın derinliğine temas etmişti; “Fikirler bugünün fikirleri, tavırlar dünkü tavırlar. Bunların ataları Aziz Thomas adına yemin ediyorlardı, kendileri de Marx adına yemin ediyorlar; ama hem eskiler hem yeniler için akıl, bir doğrunun hizmetinde olan bir silahtır.” Biraz episteme her canlıya lazım. İdeoloji aklı hep sona erteler.

İdeoloji insana biçim verirken onun doğasını değiştirmede aydınlanmacı bir anlayışın ürünüdür. Artık rahip, sofuların (ascetics) ve kralların yerini bilim adamı, estetik makinesiyle çalışan sanatçı ya da metafiziği toprağa gömmüş filozof almıştır. Bunuel’in anakronik sonda Simon piposuyla, Foucault ya da Sartre müdavimliğini yansıtır. Foucault ve müritlerinin yaptığı da ideolojiyi hiçbir şekilde kazınmayan bir yazıymış gibi ele almalıdır. Onu yenilmez bir “söyleme” (discours) yedirerek sanki asla başa çıkılamayan sermaye gibi idrak ettirmişlerdir. İnsanı adam etme işi artık onlara kalmıştır. Bu materyalistin ateist, agnostiğin mistik ön kabullere dayandığı ya da aklın “loji”leştirildiği bir dünya çılgınlığıdır. “lojiler” nesneyi özne; özneyi de nesne kılarak sözde inanç ve ön yargıları kaldıracağı iddiasıyla insanı boşa çıkarmış bizi başka bir obscurantisme (karanlıkçılağa) iteklemiştir. Artık metodolojisi olsun olmasın yeni Tanrılar çağı başlamıştır. Ama Marksçı anlamda sorarsak adam edenleri kim adam edecek? Lakin durum sandığımızdan karışıktır. İdeolojinin sözde mucidi sayılan Destutt de Tracy insanlığın yeni bir beşeriyetçi Newton’a haslet duyduğunu yüksek sesle dile getirirken sorunu Bunuel’in ele aldığı tarzda yeterli görmemişti. Bu yüzden Bunuel’in kökensel dünyası gericidir. Lakin Bunuel bile insanı ele alırken fırsatçı ve alçak yanlarını sanki onun doğasıymış gibi ele almaktan geri durmaz. İnsanın serüvenini başlatan ilk günahın çevrimi kapitalizmin çarkları ile nasıl dönmeye başladı? Fırsat, ilgi, faiz Williams’ta interest’in karşılığıdır. Zararın telafisi olan kar ve zarar pratiği üzerine kurulmuş devasa sermaye çılgınlığı. Bütün bir sistem karşılığı olmayan bir sahtekârlığın dümen suyunda hareket eder. Faizi burada daha geniş düşünmeliyiz. Normalde interest olarak faiz Ortaçağ’da bulunmaz. Daha çok o usuary olarak anılır. Zararın telafisi. Günümüzde ise paranın kullanılmasından elde edilen karın kabul gören bir pratik haline gelmesiyle ortaya çıkar. Değeri olmayanın değeri olmayanı. Adorno’nun deyimiyle sermayenin hakiki olmadığının göstergesi.32 Bunu toplumdaki yaşamda birbirimize karşı tutum ve davranışlarımızda uyguladığımız faiz/ fırsatçılıkla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Faiz Kuran’da geçtiği yerde de aslen “ribâ” olarak geçer. Ribâ yani kendi kendine artan. Emeksiz artma. İktisadi anlamda bu artma sermayenin üzerine katmerledir. Adeta bereket yolunun üzerine oturur. Bunuel insanın doğasını ele alırken fırsat meselesini başköşeye oturtur. Fırsatçılığı yalnızca modern köklere mahkûm etmez. Ne ara bu kadar yitirdik bazı şeyleri. 

İnsanlar Tanrıya inanmasalar da hayatlarını düzenlerken herhangi bir Tanrı’nın teşnesi olmaya devam edeceklerdir. Fal baktırmaya, cin çıkarmaya ve herhangi bir tabelanın altında inançlarını olumlamaya hazır olarak yaşarlar. Öyle ki Tanrı’nın insanlarca hunharca katledildiği bu çağda bir sunak altında mum yakmaya istekli olmak Dostoyevski’nin metinleriyle ilgili bir şeydir. İnsanlar inandıkları şeye ortak koşmadan inanmazlar. Nihilizmin büyüğü bu olsa gerektir. İnsanın omuzlarına hürriyet fikri ağır gelmiştir. Büyük Engizisyoncu ile ilgili müzakereler özellikle Daryush Shyegan’ın Melez Bilinç kitabında sağlam bir okumaya tabi tutulmuştu. Shayegan burada özellikle Doğu’nun tüm bu son iki yüz yıldır olan bitene neden sessiz kaldığınla ilgili sağlam fikirler öne sürse de isteğimiz şu an için bunları tartışmaya açmak değil. Lakin Bunuel din konularını sinemaya aktarırken oklarını yönelttiği mecra Doğu’nun Batı ile ilgili şizofrenik tutum takınmasına benzerdir. Aynı tutumu Batı, Hümanizm çağının mütalaa edilmesi ile din karşısında yaşamaya başladı desek yanılmış olmayız.

Dostoyevski romanda Stavrogin üzerinden tüm insanlığı uyarmıştı. Uyarmıştı zira o ne Tanrı tanır ne de dünya. Yadsımanın da ötesinde bir yadsıma ile karşı karşıya kalırız. Romandaki mevzu Engizisyon’un uçlarda yaşandığı dönemde geçer. İsa insanlığa geri döner. Onun kudreti bir şekilde insanları yollara döker. Herkes onun merhametinden bir nebze de olsa istifade etmek uğruna yolları arşınlar. Mucizeler peş peşe gelir. Lazarus’un evlatları boş durmayacaktır. Tam uçlarda yaşanan hadiseler esnasında meydanda Büyük Engizisyoncumuz Kardinal görünür. Olan biteni sessizce izler. İsa’yı yanına ister. Evet, artık İsa’nın karşısında Ferisiler’den daha büyük tehlike vardır. Mümin ile münafığın birbirine karıştığı bu çağda hesap ödemek yine İsa’ya mı kalacaktır? “Demek sensin!” der Engizisyoncu. “kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni.” Engizisyoncu üç şeyi kaldıramaz İsa ile ilgili: İsa çölde şeytana rastlar ve mevzu başlar. İsa’nın taşları ekmek yapma teklifini reddetmesi ki o insanın yalnızca ekmekle yaşayamayacağını ifade etmiştir. Bedeni endişelerimizin ötesinde bir ruhumuzun olduğunu hatırlatır bize. Engizisyoncu bunu yanlış bulur. Çünkü insanın elinden ilk mutluluk uçup gitmiştir. Rızk korkusu. Şeytan’ın insanı en güzel yoldan çıkarma şekli maişet için nimetsizlik korkusudur. İkincisi mucizedir. İnsanlar acımasızca mucizeye taparlar. Büyücülük en iyi mesleği olmuştur insanlığın. Engizisyoncu İsa’nın inecek gücü varken çarmıhtan inmemesini eleştirir. İsa hür bir kendini adamış olarak halis imandan yanadır. Engizisyoncu için bu insanlık için tevarüs etmeyecek bir şeydir. Çünkü insan korkak, bayağı ve zayıftır. Son madde ise Sezar’ın hakkıdır. Sezar’ın kılıcı insanın eline geçtiğinde olacak olanların suçlusu İsa olmuştur. İnsanın bitmek tükenmek bilmeyen iktidar iştihası. Sezar’dan Rousseau’ya kadar iktidarın kutsiyeti arttıkça insanın şahsiyeti yoklukla tecrübe edilmiştir. Küçük kutucuklara hapsedilen insanın celladının adı İsa’dır Engizisyoncuya göre. 

Bunuel sütunlar üzerinden bir Engizisyoncu edasıyla indirir Simon’u medeni ahalinin içine. Hürriyetinin ve halis imanının cismani bir dünya ile sınanması gerektiğini son sekansında haykırır adeta. İnsanın yüksekten alçağa doğru inişinin son perdesi hürriyeti ve inancı uğruna dünyayı kurumsal din merkezinin merkezine yerleştirmesi olmuştur. Yaşamın sekülerleşerek ölümün kapı dışarı edilmesidir bu. Shayegan bu üç sorunsalı şöyle bağlıyor: “İsa’nın dininin kendisini Yasa ve Kurum haline getirmesi için Deccal’in hükümdarlığının yerleşmesi gereklidir. Engizisyoncu’nun yaptığı tam da budur. İsa’nın çölde reddetmiş olduğu iğvaya olumlu karşılık verir. Hıristiyanlık tarihi bir ölçüde üç iğvanın tedrici olarak gerçekleşmesinin tarihidir. Taşların ekmeğe dönüştürülmesi eşitlikçi öğretileri, bin bir türlü harikalar vaat eden rehberlerin aldatıcı ütopya mucizelerini ve son olarak da totaliter hükümdarlığa varmış olan acımasız terbiye mekanizmalarının kurulmasını doğurmuştur.”

Simon çölden modern dünyaya adımını attığında büründüğü görkemli bohem entelektüel midir yoksa yukarıda ele aldığımız insan soyunun en nihilist tarafı mıdır tartışılır. Bunuel bu zaman kaymasını insanın içinden çıkılmaz bir çıldırış ekseninde olduğunu en dikenli taraflarıyla hatırlatıcıdır.

Tövbe mekanizması çölde yüksek sütunda işlemez; inanç mekanizması ise modern dünyada. Ayrıca Eğer tövbe kapısını sonuna kadar kapatırsan insanın günah işleme hürriyetini elinden alırsın. Hata olacak tövbe de olacak. Tövbe ederken “Mea Culpa” da demiş olursun. Onlarca tövbe etme imkânın vardır. Eylemini kabullenirsin. İnsan nedir? Uzuv eksikliğine serzenişte bulunurken uzvu geri geldiğinde aç gözlülükle doymayandır. Artık şaşırmayandır.

IV. Bab: Gözleri gören körler ülkesi

Tr.: “Konuşamadığın yerde susmak mecburidir

En.: “Where of one cannot speak there of one must be silent

Alm: “Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen

Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, çev. Oruç Aruoba

Bunuel’in salonları, sütunları, çakıl bahçeleri kökenin hatırlatıcıları olarak tabiliği çağırır. Minimal yerel mekânlardan elde edilmiş toplum tabakaları. Üst üste yığılmış. Zengin sadece zengin değil iyi yalnızca iyi değildir. Son anına kadar sahih karakterlerden örülü dünyalar görürüz. Acımasız dünyalar. Çıkmazdadır insanlar. Bataklıktan elini uzatan ama asla sesini de duyuramayanlar. Karakterler, mebzul miktarda içinde bulunduğu sınıfın en vizyonu eksik olanlarından seçilmiştir. Bunuel’in arızaları mekanların içine ve dışına sirayet eder. Kişiler çürümüştür. Toplumca katledilmiştir. Bu maruziyet (exposition) kanser gibi organların yerini alır. Hareketsiz parçalar (hypostasis) gelenek miti ile oluşturduğu sözde gerçekliği sistemin hakikati olarak yutturabilmiştir. Bunuel burada ayna tutmaz artık. O tüm aynaları kırmaya soyunur. Aks-i seda doğuracak bir hakikatin yokluğu ile yorgun bedenler Yakup’un merdiveninden yuvarlanır. Birbirinden daha gerçekçi olan zanlar kümesi içinde sıkışmış ratio mahsülü akıl muhakeme istidatlarımız dağ misali küçük fareler doğurur.

Unutkanız. Ama unutmasaydık nasıl hatırlayacaktık? Unutmak hatırlamakla içkindir. Unutan bir şekilde hatırlayacaktır. Unutarak başlangıç ararız. Baştakini ararız. Baş veririz. Yok Edici Melek (El Angel Exterminador) o burjuva kepazeliğinin, ihtişamın, kahkahaların içinden karanlığı yırtarcasına gelen büyük çekiciyle nasıl bir darbe indirdi kapitalizm mitine? Ellerindekinin yok olacağı endişesiyle yaşayan toplum. Eğer çıkış yolu bulursa dünyalarının başlarına yıkılacağına inançları tamdır. Unuttuklarını hatırlamaları bir anlık vicdan muhasebesinin sonrasında aynı riyakârlığın uzantısı olarak devam etmedi mi? Ölüsü ve dirisiyle minimalize edilmiş devasa bir mitoloji dünyası. Dante’yi yoldan çıkartan baş ağrısı. Bedeninin olduğu yerde kendisi yoktur. Elleri bağlı sosyolojinin. Her gün gideceği yolda karar kılan bir tercih sarmalına tutulduk. Kararlar alınırken şanlı, koskoca dünyayı kendimize yakıştırırken mağrurduk. Kuklanın ruhu olur da bizim olmaz mı?

Eisenstein’in atraksiyon montajına karşı “çağrışımsal montaj”. Bunuel’in sorusu şuydu: Endülüs Köpeği’nin meşhur göz küresinin usturayla kesildiği sahne mi daha korkunçtur yoksa bir dolunayı örten bulutun görüntüsü mü? Bu çağrışımlar bazen öyle hal alır ki Bunuel’e meczup gözüyle bakarız. Cezbeye tutulmuş bir gerçeküstücü/gerçekçi. Bunuel’de çürümeler, içi boşlar ve Dali’nin gergedanları hayatın içeriğinde bulunması gerekenleri kucaklar.

Eskiyi önemsemeliyiz. Yeniyi irdelemeliyiz. Çünkü yeninin kıstasları korkutucu olabilir. Eskiyi hatırlarız. Eski olanı, bizim olanı. Yeni artık bir çocuk saldırganlığına dönüşmüş durumda. Yeniye karşı duyulan bir çocuk sarhoşluğu vardır. Yeni yok bundan sonra. Çünkü dün yok. Dünün kopardığı fırtına az önce dindi. Eşyaya tutulan kavrayışımız bizi kapsadı. Biz gökyüzünde bir bulut dahi değiliz ki gökyüzü olmaya hüküm giymiş olalım. İnsan kabına sığmayan bir canlı olarak sınırını belirlerken aynı zamanda onu aşan bir yapıya sahiptir. Bardaktan taşma hali aşkıncılığımızı mı yoksa azgınlığımızı mı tetikliyor duruma göre değişir. Bizim kendimizi ihata edişimiz de sınır ihlallerimiz de dünyanın çarkına bağlı ise Deleuze’a hak vermemek elde değil. Duruma göre değil fıtrat özelliğimize göre siperlerdeki yerimizi belirlersek belki işin içinden çıkabileceğiz.

Tereddüt yolun kendisine dair değil; yolda olup olmama üzerinedir. Gittikçe büyüyen çöl sıcağında kat edilen mesafelere hep sıkıntılı baktık. Çöl büyüyor. Eğer ben bir başkasıysam ve başkaları da cehennemse bir araya gelişlerimiz hesaba çekilmelidir. İnsan yalnızlıkla ortaya çıkar ama yalnızlığına bir öteki (alter) aramaktadır. İns sahibi olarak aslında hep yalnız olacak bu varlık tam da bu yüzden kendine bir toplum inşa eder. Kendini toplumda görür. Yalnızlığını hatırlayanlar fert olurlar; yalnızlığını unutanlar ise yığın.

Gorgon Notu: Yazının dipnotlarına, kaynakçasına ve görsellerine dergiden ulaşabilirsiniz. 

http://gorgondergisi.org/gorgon-e-dergisi-5-sayisi-15-kasim-2018/

 

Stalker: Tanrılar Mabede Sığmaz Oldu

Filmin Felsefesi: Kıta Avrupası Bakış Açıları – I. Bölüm

Filmin Felsefesi: Kıta Avrupası Bakış Açıları – II. Bölüm

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir