Dava: Ölümle Yaşamı Takas Etmek

Dava Ölümle Yaşamı Takas Etmek[1]

(Bu yazı Gorgon Dergisi’nin 7. sayısında yer almaktadır.)

Yazar: Salih Furkan

I. Bab: Avuç İçindeki Son Kırıntı

“Yasaların ne olduğunu asla öğrenemedim.”[2]

“İnsan tehlikeyi yaşarken sabrın kendisi olmalıdır. Çünkü gözyaşlarıyla harmanlanmış bir acı bizi her an çağırabilir. Denildiği gibi böyle bir huzur gelecekse her fırtınanın ardından, essin rüzgârlar ta ki ölümü uyandırana dek.”[3]

Film, tıpkı kitapta olduğu gibi Joseph K.’nın uyandığında karşısına dikilen polis memurları ile konuşmasına müteakip başlar. Joseph K.’nın uyanışı aslında rüyaya dalmaktır. Modern çağda; gerçekten, doğrudan ve pozitiften kaçmanın bir unsuru olarak rüya ve hakikat birlikte ele alınmalıdır. İnsana, tabiata ve Tanrıya meydan okunduğu bu çağda artık Kafka’nın baş ağrısı gri bir sızı olarak durmaktadır. Geçmişi icat ettik; geleceği tüm benliğimizle arzuladık. Zaman şimdiye saldırıyor. Selamlayalım bu dar odaları, kalem müdürlerini. Samimiyet yoksunu kavramları ağırlayalım. Teamüller (routine), çalışmak, memuriyet ve diğerleri. Aile, Kafka’da çocuklarının ve gençlerinin başarısı ve başarısızlıkları üzerine kuruludur. Telaş ve kaygı makinesi ile çalışan bu süreç insanı kanun ve teamüller namına böcekleştirir. İktidar zuhur etti mi hep verdiğinden fazlasını talep eder.

Artık mucizeler yok. İmana ne gerek! Faust’un perakendeci Mephistophelesi. Teferruat, adım adım gitse de insanın üstüne bedenin istatistikî tahlilleri ne kadar da toptancı. Ölümünün farkında olan eşref-i mahlûkat, meyvesiyle iyi ve kötü bilinci veren bilgi ağacından aldığı mayhoş tat ile sarhoşluğunu araç kılarak kendi imkânlarını alt üst etmiştir[4]. Kafka, bu hengâmenin hükümferma ettiği avuçlarımızdaki son kırıntıdır.

Modernizm hem kaçış hem yakalanıştır. Bu kanlı atlet giyildiğinden beri zaman ya donmuştur ya da çok hızlı akıyordur. Mekânsızlığına bir zamansızlık arayan kör şeytan. İzlandalı bir ressam, Güney Afrikalı bir şair, Arjantinli bir oyun yazarı. Gözü şaşı bakarken; gönlü, uçan halıda seyyah. Bu beynelmilel tavır Kafka’nın Yahudiliğine de yabancı değildi.

Adeta kendine de karşı çıkan bir cereyan ile karşı karşıyayız. Bütün değil parça. İzah ederken dilimiz şişiyor. Everdell’in kanaati kesin; okunması zor olacak, dünyadan kopuk olacak, kendisi dışındakilere yukarıdan sırıtacak. Hantal kitaplarla yüklü bir yorum kumkuması. Artık din yok, felsefe trajedi ve gönlümüz kurum bağlamış. Bu ortamda Kafka, çağına özgü olan konuşmaların belirgin olduğu bir dilden, kendisinin ve çağdaşlarının modern olarak gördükleri evrensel, milletler üstü ve dönemin ideolojik patırtısı içinde sonsuz manalar çıkarılmaya elverişli bir dile geçiş yapmıştı[5]. Kafka’da değişim daha hızlı değişir. Güvenlikte olduğunuzu sandığınız bir anda böcek olduğunuzu düşünmek, en hakikisinden hür olduğunuzu iddia ettiğiniz bir mecrada zincirsiz prangalarla dolaşmak. Kafka bu yüzden hala okunur. Davasına inanılır. Bu insanlar “d u r a ğ a n l ı k”, “g e l i ş i m”, “i l e r l e m e”,  “ç ö k m e ” ve “ç ü r ü m e” nevinden kelimelerle akrabadır. Sonlara ve başlangıçlara isyan. Joyce, Rilke, Kafka, Yeats, Eliot, Pound ve diğerleri[6]. Onlar ilk elektrik direklerini gördüler. İlk kez telgraf çekildiğinde çoğu oradaydılar. İlk telefon denendiğinde de. Saatlerin standardının olduğu bir çağda yaşadılar. Fotoğraf çektirdiler. İdeoloji çağının tutsaklarıydılar. Artık öyle de oluyordu böyle de.       

Lyotard’ın Postmodern Durumu[7] haliyle modernizmin avanesidir. Onun parçasıdır. Önemli olan “Cezanne neden isyan etti?” ya da “Picasso nereye saldırdı?” sorularının cevabında bulunur. Kafka ve diğerlerinin asli davası dilin ama özellikle de kavramların dilden düşmesidir. Onlar her şeyin geçerliliğini yitirdiği bir çağda eşyanın ve tabiatın birbirine yüz çevirdiklerine şahit oldular. Paradoksu kaçırmayalım: Post kelimesinde bir gelecek ve sonrası olsa da “mode”yi evvellki kılan nedir? Modernizmi öldürmeden önce tetikte beklemek gerekir. Eğer postmodern denilen kavram bir kavramsızlaşma, muammanın ötesi, hicret olmadan tecrit edilmişlik hali hatta sözün itibarının iki paralık olması ise o zaman ciddi olmak durumundayız. Böylece modern denilen şey, gitgide insanlığın sığınacağı son sığınak olmaya aday.

Yaşam rüyadır. Kafka’nın rüyaları eserleridir. Eserleri ile kendi yaşamı, hücrelerine kadar iç içe geçmiştir. Bu yüzden dokunur. Dişler kıramaz bu cevizi. Koca adamları küçültür. Küçük gönüller yapraklara sığmaz. Bu sıradan gibi görünen gündüz düşleri, adına modernizm dediğimiz lakin hasıraltı ettiğimiz pek çok meselenin kapılarını açacaktır bize. Ernst Bloch’un hakikatin izini sürmeye çalıştığı “Gündüz Düşleri” Joseph K. için de aynıydı. Geldik gidiyoruz. Umut olumsuz o l m a k – l ı k – t ı r. Bloch’un sözleriyle: “Kıpırdıyorum. Başlangıçtan itibaren, arar insan. Son derece haristir, bağırır. İstediğine sahip değildir.”[8] İnsan nankörlüğüne şahittir. Joseph K. fazla olanı, yükü atmaya özellikle de yasanın yükünü atmaya soyunmuştur. Kendimizden ağır yükü çekerek başlarız sonuçta. Gündüz düşleri gece neşet edilir.

Sokaktaki insan ne düşünür? Fırsat ve fırsatın çevrilebildiği para (Oppurtunism-monetarism). İnsanın icat ettiği en önemli zeyyine. Bu ziynet artık yaşamın maişetini aşmıştır. Kafka’nın meselesi bununla ilgili bir şeydir. Kafka bu kısır döngüye eksiklikle saldırmıştır. Saldırmıştır ama bu saldırı pasiftir. Suskunluktan beslenir. Eksiklik fikrinin neşvünema olması gerektiğini ispata kalkışmıştır. Joseph K. sürekli kaçar lakin sükûnete ermek için. Durduğunda ise tenezzüh iştihası ile doludur. Bloch’un ihtiyar tasvirinde olduğu gibi. Çağıldayan ırmaklar, hırçın dalgalar ve hışırdayan yapraklar nerede?

Yaşıyor muyuz? Yaşam ve düşünce arasındaki ilişki damarlarımızda dolaşıyor mu? Derinlerden gelen bir ağrı yok mu? Kökten gelen. Tüm üst tabakada olan bitenle ilgisi yoktur onun. Yaşadığımıza şahit olduğumuz derin kaptan su içer. İnsana, eşyaya ve hukukun ellerimizi kesen sayfa sayfa kanunlarına rağmen küçük bir yarık bulur teneffüs için. Dava’nın tavan araları, büyük kapıları, sorgu yargıçları, müvekkilleri ve avukatları hiçbir zaman manalandıramaz bu iştihayı.

Dava, Orson Welles’in Franz Kafka’ya ait aynı adlı romandan esinlenerek çekilen 1962 yapımı filmidir. Welles’in tamamen kitaba sadık kaldığını iddia edemeyiz. Yine de o Kafka’nın Davasıdır. Welles’in yamuk kamera açıları ve tavana çevrilmiş kamera bütünün bozulduğunun habercisidir. Başı sonu olmayan modern liberal ve Protestan dünya başımızın tacıdır. Aydınlatma ve gölgelemeler (silhouetting effects)[9] tam burada bir Karagöz oyununu andırır. Hayal meyal adamlar, kadınlar ve mekânlar. Tomaso Albinoni’nin Adagio G Minör’ü kulakları çınlatır. Barok tarzı binalar, sütunlar, heykeller ve metruk kalan sokak araları.

Welles’in eş zamanlı olarak mekanın ve zamanın biçimini bozması (deforme) onları diziler halinde genişletip daraltması koşullara hakim olması yahut onu bir durum halinde derinleştirmesi ile ilgilidir[10]. Özellikle mekândaki eksiltmeler ve devasalaştırmalar Welles’in bir maketi sürekli yapıp bozması gibidir. Onun çekimleri insan hafızasını andırır. Fakat ezberi bozulmuştur bu hafızanın. Hafızasının muhafaza ettiği şeyler artık bir dolu saçmalıktır. Nereye gideyim? Nasıl gideyim? Ne alayım?

Orson Welles’in çekimleri Citizen Kane[11] ile tutarlıdır. Filmin başındaki kıssa bir mitostur. Temsiliyeti hukukun aşırılığına bağlı biçimde gelişecektir. Kıssa, kanunun kişinin vicdanında vuku bulmasını ister. Şayet vicdan buharlaşırsa hukuk çizgileri o kadar yoğunlaşır ki artık insan için basacak hür zemin kalmamıştır. Celladına âşık olmayan kaldı mı? Kanunlar, yönetmelikler, iddianameler vs. bir sekansta pornografi ile eşitlenir. Dikkatli mercek tutulursa tıpkı video sistemi gibi[12] yalnızca aşırı görünen mecrada gemisini yürüten bir yasama-yürütme-yargı oyunuyla karşı karşıyayız. Aşırı görünürlük görünmeyeni dışlamak içindir.

“Karanlık Oda” (camera obscura)[13] eskiden beri bilinen bir şey aslında. Aristoteles’ten İslam filozoflarına hatta Rönesans sonrası resim temsillerine kadar götürebiliriz onu[14]. Dünyayı göremediğimiz için mi devasa camera obscuralara ihtiyaç duyduk? Onu bütünüyle görmek istiyorduk. Bu ihtiras bizi kendimizden geçirmişti. Lakin insan o kadar eksik bir varlıktır ki, burada belki de Hugo Münsterberg’in vurguladığı ağın içine düşmüş olduk. Kendisi 1911’de ilk kez sessiz bir film izlediğinde dünyaya karşı daha da körleşeceğimizi belirtmişti[15]. Hareketli resimler mekândan, zamandan ve nedenlerden sıyrılmak demekti. Bu tecrit edilmişlik duygusu bizimle dünya arasında yakınlık (mukerrebun) değil; sulandırıcı bir iç içe geçmişlik yaratacaktı. Zira yakınlık mesafenin had sınırında tutulmasıdır. Mesele şudur ki bu artık Aristoteles’in karanlık odası değil Platon’un mağarasıdır. Dünya ile bu kadar samimi olan bizler için tek uçurum kalıyordu: Yabancılaşma (Alienation). Bu yabancılaşmanın kökenini Platon’a kadar götürmek mümkün. Hukuk ve karanlık oda eşleşmesi açısından bu karartmayı insanın gözleri kabul etse de vicdanı reddetmektedir.

Deyim yerindeyse, saçma (absurd) hukuk soyutlaması fertlerin şahsiyetlerini yitirdikleri mahremiyetlerinden bilinçli olarak mahrum oldukları devlet-baba-kilise (başka üçgenlerde kurulabilir) aygıtlarıdır. Bu kısımda Althusser’e katılmak zorunda değiliz. Althusser, ideolojiyi toplumu oluşturan yapısı itibariyle ele alır. Ekonomi, siyasi ve ideolojik düzeyleri inceler. Özellikle ideolojiyi maddi bir pratik olarak ele alır. İdeoloji “doğru” ya da “yanlış” değildir[16]. Her şeyi ve herkesi istediği şekilde kalıplaştırır; istediği şekilde de yapı bozumuna uğratır. Bu yenilmezdir. Foucault’da olduğu gibi ideoloji asla alt edilemez. Onda ideoloji her yere bir mikrop gibi sirayet etmiştir. Saçmadır, hafiftir, dahası alçakçadır lakin yenilmezdir. O zaman Kafka’nın hakkını vermemek olur bu. Yaralarımızı iyileştirmeyen hakikati zenginleştirmeyen zanla mücadeleyi rafa kaldıramayız. Bütün bir logosla, dille ya da akılla dimdik ayakta durarak; bütün kapılarla hesaplaşarak Kafka gibi sükûnetle ayakta kalarak mücadele etmeyecek miyiz?  

İdeolojinin bugün adını anmak dahi küfürdür. Hegel, tarihi vakıaların iki kez yaşandığını iddia eder. İlki trajedi olan bu vakıalar ikincisinde komediye dönüşür. Yakın mercek tutarsak bugün geleneklerin nasıl icat edildiğini görebiliriz. Tüm bunlar ideolojiyi yavuz hırsız konumuna yükseltme hareketidir. Bu hareketler, bırakalım aslına rücu etmeyi, son derece pejoratiftir. Terry Eagleton, ideolojinin tanımlarını sıraladıktan sonra, kavramın Heidegger’de bir ön kabul (pre-understandings) olduğunu belirtmiş, süratle ön yargıya dönüşeceğini vurgulamıştır[17]. Muhtemelen dünya savaşları, kavramın içini boşaltarak karikatürize edilmesine yol açmıştır. Fransız aydınlanma hareketi kavramı ilk kez ortaya koyduğunda mesele bir hayli felsefî görünüyordu[18].

Öyle ya da böyle Kafka’da mesele iktidarla ilgilidir. Kafka, davada bir yandan da bu sığlığı, dar çerçeveleri eleştiriyordu. İdeolojinin kimi zaman bir oyun olduğunun, kimi zaman ise kültürün çocuğu olduğunun farkında olmak gerekir. Umudu lanete çevirmeye karşı çıkmak, şimdiyi ise nostaljiye kurban etmemek gerekir. Başımız ağrıyor. Bu küflü kelimeler kalbimizi karartıyor. Gök kubbede ideolojik olmayan bir şey kaldı mı? Bu şekilde kodlanmayan bir şey varsa o da Kafka’nın eserleridir.

İdeoloji Žizek’in özellikle İdeolojinin Yüce Nesnesi (The Sublime Objeckt of İdeology)[19] isimli önemli eserinde, sanki ağır yaralara yapılan sığ pansumanlardır. İnsanın paramparça olmuş bedeni –k i  b u  K a f k a’ d a  t e f e r r u a t l ı d ı r- ideoloji bandajı ile sarılamaz. Lakin sarılması yetmiyormuş gibi ötesine bile geçmiş görünüyor. Freud’un rüya kayıtları, Marx’ın meta biçiminin sırlarını ifşa etmeden yazdığı onca metinler, daha da kahredici olanı “hakikati başka olan bir şey” vardır ideolojide. İnsan değil toplum; burhan değil anlık kanıtlar. 

II. Bab: Yazmak Ölmektir

The apparition of these faces in the crowd

Petals on a wet, black bough[20]

Rimbaud’un “Cehennemde Bir Mevsim” derken neden Baudelaire “Kötülük Çiçekleri” ekmiştir anlıyoruz. Bunların hepsini anlıyoruz. Poe’nun kuzgun’u alçaktan uçurma denemelerini de. Bu meseleler sıradanmış gibi görünen pek çok mucizevî olaya tanıklık edecektir. Kafka, sıradan olayların, asıl mucizenin kaynağı olduğunda ısrarcıdır[21]. Öykünün mantığı ile düşlerin mantığı aynıdır, bazen de kâbusların. Dehşet, bedenlere değil; ruhlara yedirilir. Kafka her rüyada başka biri olarak doğar sanki. Tıpkı Fernando Pessoa (18881935) gibi. Kafka, metinleri kadar önemli değildir. Onda metin ön plandadır. Yazar, adını eseriyle kazımıştır, sanayi birikintisi eski karaya. Felix Guattari’nin deyişiyle yazarın tüm metni imzasıdır[22]. Kafka, Prag yalnızlığına bir delil olarak, Alman ya da Avusturyalı olamayışına bir neden olarak yazmayı tercih etmiş gibi duruyor. 

Dünya yeri işgal eder. Erdemler ilgi odağı değildir. Takım elbiseli ucubeler masaları doldurur. Kafka alaycı değildir. O sadece dünyayı bu haliyle anlayamamasının acısını çeker. Kindar olmasa bile faturayı bize ödetir. Onda nedenleri bilmemek samimiyettir[23].

İnsanın hürriyeti nisyanına bağlanmıştır. Eksiklik fikri. Kafka insanı eksikliklerinden yakalar. Eksikliğinin farkında olamayışı komedi unsurunu doğurur. Welles, kamera açılarını bu koşullarda derecelendirir. Kurosawa’nın Kikuchiyo’su, Tarkovski’nin Andrei Rublev’i[24] de anlamlandıramamıştı. Dertler aynı değil mi? Sıkıntılar modern olsa da insan aynıdır. Aynı insan. Hissi ve ahlaki ifsat göklere bir lanet olarak yükselmektedir. Dava’nın erkekleri korkak bir hayaleti andırır. Kadınları haris, intikam duygularıyla süslenmiştir.

Kafka’nın anlatım makineleri silaha dönüşür. Mektupları, öyküleri ve romanları. Aralarındaki ilişkinin bağları (rhizome)[25] çözümsüzdür. Kökenini, atasını değil benini arayan bir asalak. Sokrates’in at sineği. O bire ve çoka indirgenemez. Kafka’nın metinleri ile bu köksapların bir manifestoyu çağrıştıran ilişkileri vardır. Düşünceyi çarpıtmak, olumsuz düşünmek, negatifi ellerinle kazıyarak ortaya çıkarmak çoklukla mücadele ederken aynı zamanda kökeni ve doğumu bir kenara bırakmak. Kafka, dolayısıyla Joseph K. kimdir? Kitabın ortası, psikanalitik yatağa uzanmaktan hayâ eden yazı makinesi. Masum bir suçludur. Yok mu bir dağın arkası? İşte bu noktada olgu alanı (phenomenon) ile hakikat birbirinden ayrılmalıdır. Olgu alanı ve bu alanın sınırlarını belirleyen yasa bizi hakiki olandan koparır. Hiçbir boşluğa, bir anlık tedirginliğe dahi yer yoktur. Tüm mekânı kendisi kaplar. İnsanı kendi hayatından eder. Bu görevini aksatmayan mallığı hukuk koçanlarına yaptırır. Kafka yasaları anlayamadım derken mizah değil hakikati ifade ediyordur. Zira günümüzü anlayamamak hakikatle ilişkilendirilebilir. Şu durumda, anlamama ya da bilmeme Sokrates’in ignoramus çıkışıdır. Bilenler, biliyormuş gibi yaparlar ya da muktedirliklerine bir iktidarsızlık sorunu ararlar.

Kafka nasıl da yitip gitmiştir. Geride bıraktıkları devasa yığın, modern bir talanın arkasından selamlar dünyayı. Guattari’ye muhalefet edecek olursak bu organizmanın -ağacın- (arborescence)[26] yaşadığı ucube bir yıkıntı. Gördüğü rüzgârları inkâr etmeyen gönlü var Kafka’nın ve Joseph K.’nın. Hayatın teferruatı gönüldedir. Hukuk bilmez teferruat. Teferruat bilmez lakin en kabasından hazırlar kanun koçanlarını. Hayatı çöle çevirir. Köşelere verdiği numaralarla iş bu kadardır. Kafka’nın modernizme getirdiği eleştiri, Ceza Sömürgesi[27]’nin işkence makinesi ile buharlı makine eşitlemesinde dokunaklıdır. Bir düğmeyle şaşkına dönmedik mi? Nereye gidelim? Nasıl gidelim? Yönümüzü çevirelim mi? Lal olmamak elde mi?

Kapitalizm ile hukukun birbiriyle bağdaştırıldığı fikri Hegel ile başladığı söylense de –Hukuk Felsefesinde– Kafka bunu ileri bir boyuta yani insanın gönlündeki ve zihnindeki sirayetine dik başlı bir duruş koymuştur. Bu yetmez ama. O da yenilgiyi kabul etmiştir. Welles neden kıyamaz Joseph K.’ya? Onun üzerine, mecburen şanlı Doktor Faust’un gölgesi düşer.

Kapitalizmin bir talebi olmasaydı, Cogito ergu sum’a dönük bir misyon ilhamını bulamazdı. Descartes işte böyle çevirdi ağaçları keresteye. Düzenle dizilen ve göreve amade bir tarz ile. Biraz Bloch’tan biraz bizden. O zaman derinlere inmek değil; çıkmaktır marifet olan. İnsanlık “düşünüyorum öyleyse varımdan” imal ettiği varlığını satıyorum öyleyse varıma nasıl çevirdi? Tüm Batı felsefesi bu huzursuzluk için miydi? Katıksız bir kesinlik ve tüm varlığını şüpheye adayan ruhlar hataya bağışık yaşamayı kaldıramaz.

III. Bab: Ücranın Mecrasında Dolanan Bir Adam Joseph K.:

“Bu dünyada ve bu her şeyin olası olduğu çağda, dedi, yakında hiçbir şey olanaklı olmayacak.”[28]

“Benim göğsümün içinde maalesef iki ruh yaşıyor ve bunlardan biri diğerinden ayrılmak istiyor; biri kuvvetli bir ihtirasın içinde dünyaya kenet gibi yapışan uzuvlarla sarılıyor, diğeri ise toz toprak içinden şiddetle kalkınarak ulu ataların duyarına doğru yükseliyor.”[29]

Joseph K.’nin Welles için hareketleri nasıldı? Patikalı yoldan geçerken sağda solda dikenlere çarpar. Yere basmaz. Mekâna ait değildir. Havada süzülür. Kafes içinde bir kuş misali doğrusal kaçış, bazen daire şeklinde dikey de olabilir[30]. Bu Weber’in demir kafesidir (iron cage). Weber kapitalizmi demir kafes olarak yorumlamıştı. Terim her ne kadar en önemli eserinde[31] geçmese de (aşılmaz?) bir engelle karşı karşıya olduğumuz bir hakikattir. Modernizm ile harmanlanmış bürokrasinin acımasız griliği hürriyet için değil iktidarın ezici gücünü göstermek içindir. Suç belli değil; dava belli değil ve müeyyide belli değildir. Tüm bu muammanın cenderesi içinde Joseph K.’nın kaçışları Hitchcock’un Kuşlar’ını[32] andırır. Kuşlar’da hareketler yine doğrusal ve dikey olmakla birlikte dışarısı ve içerisi eşitlenmiştir. Mekanlar ise sükun bulmak için değildir. Kuşlar yukarıdan aşağı doğru saldırdıkları için içerisinin ve dışarısının güvenliği yitirilmiştir. En iyi köle kendini özgür zannedenler olduğu için tumturaklı bir dünyanın kapıları açılır. Lakin Hitchcock bu dünyanın hem manasız hem de güvensiz olduğunu ilan eder.

Orson Welles’in kamera hareketleri, Joseph K.’nın yılankavi akışına uyum sağlarken aslında hiç yol alınmadığını söylemeye cüret ediyoruz. Davanın yüklediği ağırlıktan yorgun da düşmüyor. Bir ara sendelediği oluyor. Kalın dosyaların insanın kaderini takdir ettiği o bataklıkta nefes alabilmek mümkün mü? Welles’in Kafka ile ilgili başarısı, mekâna bağlı olarak mesafe ve kronolojik parçalanmışlıkların birbiriyle ettiği temastır. Nasıl olur bu? Onları yan yana getiren sınırsız bir zamanın dibinde birbirinden en uzak mekânların doğrudan bitiştirildiği arka plandaki derinlikle sağlanır. Binalar da çöl mekân gibidir. Yan yana sanki aynileştirilir. Dışarıdaki binalar ile yeryüzü, mimari paralax[33] ile muhkemleştirilmiştir.

Mimari paralakstan önce Kafka’nın paralaksı daha dokunaklıdır. Paralaks, para “ötesi” ve allos “öteki başka” manasına gelen iki kelimeden mürekkeptir. Bakışı ve konumu değiştirdiğimizde nesnenin de değişmesi ile ilgilidir.

Kojin Karatani’nin Kant ve Marx üzerinden okuduğu çapraz eleştiri Transkritik[34] bize Kafka’ya dair de bazı şeyler sunabilir. Kant’ın aşkınlığı ve akla özellikle metafiziksiz yamuk bakışı ile Marx’ın Protestanlık üzerinden dini eleştirisi, devlet ve sermaye eleştirileri ile nihayet kapitalizm eleştirisi Kafka’da öyle namüsait bir çerçevededir ki, o Kant ya da Marx gibi çözüm önermektense adeta onu görmezlikten gelmiştir. Bilerek kaçırdığı bakışı modern insanın hafifliği ile alıştığı paralaksına kurban gitmiştir. İnsan çünkü aynalara nasıl alıştıysa fotoğraftaki imgesini ilk defalarda yadsısa dahi bu yanılsamaya alışacaktır. Kafka’daki sorun alışamamaktır. Dava, Dönüşüm ve Şato bu anti-habitus[35] bakışının ürünleridir. İnsanın kopuşu, kırılmaları ve hassas mizacı Joseph K.’da bütünüyle dışa vurur. Joseph K.’nın suçu alışamamaktır. Suçunu yani tüm bu sözde ciddi takılma hüviyetini kuşansa tahliye olacaktır.  O yüzden dava aslında yoktur. Lakin bunca kâğıt, dosya, celse ve kimliksiz kimlik sadece onun içindir sanki. Kafka’nın bu sözde ciddiyete karşı tavrı paralaksı andırır. Polisler, avukatlar, sorgu yargıcı ya da anne baba onun her üstüne geldiğinde o daha sürgün olur. Kendisini süreceği diyarlar aramaya başlar. Kim ona bakışını çevirirse o başkadır ve başka yerdedir. Kafka’nın idrak edemediği ise bu kısır döngüdür. O bakışlar onu böceğe çevirir. Dava’da ise Joseph K.’ya uzatılan o bakışların hışmını yansıtır Orson Welles.  

İmkânsızlıklara dayalı sinemanın zuhuru tıpkı iki dünya savaşının atıllığı altındaki dünyalar gibi. Mekânın, zamanın ve insanın parçalanışı. Artık çıkmak istiyorum lakin hangi dehlizden çıkayım bilemiyorum sorusu ile yaşayan, eli tornavida dahi tutamayan insanın hikâyesi. D a y a n ı l m a z d ı r. Kafka’nın milleti bu acıyı yaşayanların aidiyet göstereceği türden bir millettir. Ücranın ücrasında yaşar. Onunki siyasi olarak kurulu düzene, tarihin başladığından beri muhkemiyet kazanmış yasalara bir başkaldırıdır. Kaskatı kesilmiş dosyalara sığdırılan masum insanın kaybettiği şahsiyeti savunur. Ama bizi alanlara değil ölmeye çağırır. Kafka modernizm için iki mana ifade eder. Birincisi artık insanın zihni ve ruhi kopuşu ile birlikte yaşadığı acı tecrübedir. İkincisi ise olumlu manada insanın, insan olduğu için en karanlık diplerde bulabileceği saç teli kadar yarıktan dışarı çıkabileceği düşüncesidir. Modernizm de zaten bizatihi bunu dillendirir.  

Bürokrasinin yükselişi bizi imrendirmez. İnsan yasa içindir. Öyle dar bir çerçevede düşünürsünüz ki, artık o çerçevede yeni bir düşünceye yer yoktur[36]. Yasa düşünür, ölçer biçer sonra yaptığı yanlış tefekkür sonucu fikrin ölümünü ilan eder. İnsanı, salt insan olarak görmez o. Toplumvariliğin şaşkınlığı bir socius doğurur. Elleri bağlı, gözleri görse de bakışı baktığı yerden baktığını dik açıyla kesen ama hayatı hiçbir zaman katı bedenin arkasındakileri göremeyecek sertlikte kesen haliyle.

Joseph K.’nın zamanı zamansızlıktır; mekânı sükûna ermemiştir. Dava’nın geçtiği mekânlar gök kubbeye meydan okur. Yüksek tavanlar ve utanmasa arşa uzanacak kapılar hiçbir yere açılır. Kalem odaları, avukat, memurlar kafesin içindeki yemlerdir. Eğer bir sonuca ulaşmak isteniyorsa her suçluluk fikrini apriori şekilde elemesi zorunludur. Bu bir süreç[37]. Nihayetsizlik insanın düşmanıdır. Tüm mekân ve zaman bu nihayetsizliğe hizmet eder.  

Süreç iki şey üzerine kuruludur. Muğlâklık ve muamma. Hiçbir şeyin ayakları yere sağlam basmaz. İnsanlar ve eşyalar havada uçuşur sanki. Bir boşluğa, belki müreffeh bir imkâna mahal yoktur. Joseph K. sürekli kaçsa da kovalayan yoktur. Deleuze’nin kaçış çizgileri. Bir iki yerde bürokrasi ve hukuk yığınına suikast düzenlendiği olsa da Dava’nın tamamı su-i zan üzerinedir. Davanın ertelenmesi zorunludur. Hüküm çünkü rahatlatır. Ölmek için yalvarmak gerekir. Yaşamak için ise ölmek.

Kafka hayatı boyunca olaysız dağılmak istedi. Brod’un anlattığı Kafka bu ise elbette. Yitirilmiş halesiyle zavallı olmamasına rağmen gözü hep yaşlıdır. İntihar etmiştir aslında. Kendisini daktilosuna asmıştır. Nasıl ki Sofistler günün her anı şüpheyle yaşamaya çalışıp artık ölümü dahi şüpheyle karşıladılar; Kafka’daki bu suçluluk duygusunun manasını Marx’ın hayaleti dışında düşünemiyoruz. Max Brod esas yerine parça yayınlamıştır.

Deleuze’nin bahsettiği bir köksap bir yuvadır o. Tuzaklarla dolu bu yuva. Minör bir edebiyat için[38]. Muammalarla. Ayartıcı, bitimsiz, çıkmaz yollarla kaplı. Uzun yola hüküm giyilse de giyotinle gezilir yol boyunca.  

Yorumsuz bir Kafka, sinemada mümkün görünmese de onu çerçeveye sığdırmaktan kurtarmak gerekir. O yüce kütleden, simgesel alandan[39]. Kafka sadece bir yazar değildir. Onun deneyimi tarif edilmez boyutlardadır. Yargı makinesi, aile makinesi o tapınılası gök kubbenin altında arzın yeşerttiği kanlı bir çiçektir.

Sürekli tercih eder. Tercih edilmişlerin içinden bir tercihtir bu. Gidilecek yol, açılacak kapı, çıkılacak kat hep bir kutsal trinity. Yasa, Tanrı, baba, devlet ferdiyeti dümdüz eden kutsallara sürekli bir dönüş. Tek bir şey kalır geriye. Yakışıklı bir ölüm. Kafka ciddiyetten ölmüştür. Kontrol edilemez ve simgeselleştirilemez. Hakikatin davetine icabet edip ölmek gerekir. Çok sevgili pirimiz Freud’dan ses gelmiyor. Nazariyeleri Rablikten uzak artık. Bu iş onu da aşıyor. Şimdi artık labirenti kuranlar da gerçeğin çölünde ağ olmuş durumdalar.

Ernst Fisher, Kafka’yı anlayan tek kişi çıkmayacak demişti. Çağın ötesinde bir azizden bahsediyordu. Ayrıntıyla dövüyordu çağını çünkü. Kafka için zayıflık güçtü. İçine aldığı derin nefesi bütünüyle negatifliktir. Onu ancak bir Kleist ya da bir John Keats ile karşılaştırabiliriz. O da hatır için. Yenilmiş bir ezeli mağluptan söz ediyoruz. Bir şeyin karşılığında değil; şümullü bir düşmanın karşıtı olarak yazmıştır. Yine Fisher’in deyimiyle Kafka ile başlayan cümlelerin çoğunluğu “değildi” ile bitmektedir[40].

Hukuk, Dava ile birlikte hakikatini yitirmiştir. O, hakimin muhkem olması adına zeminini sağlamlaştırdığı bir araçtır. Bu yüzden kendisine biat ettirecek boyutlarda girifttir (complicated). Bu karmaşık yapı Tanrısallığa yol açıyor Dava’da. Lakin sessiz bu Tanrı. Müvekkil Block ve avukat arasındaki ilişki neredeyse Tanrı ile kul arasındaki ilişki kadar derindir. Elbette sadece kul açısından böyledir. Cellâdına müptela olmuş bir Estragon bir Vladimir[41] var sanki karşımızda. Zincire bağlı olmak bu kısımda hürriyetten iyidir. Joseph K. bu beklemeyi yıkacaktır Welles’in yönetmenliğinde. Böylece bir kültü yıkmış olacaktır. Avukatın müvekkili olmayı reddederek köleliği reddetmiş olacaktır.

“Benim için yaşlı, düşük kademeli oyuncular yolluyorlar… Beni ucuzdan halletmeye çalışıyorlar… Şimdi yapabileceğim tek şey, sükûnetle tefrik edebilen aklımı sonuna kadar korumak. Her zaman dört koldan dünyaya atılmak istedim, üstelik tasvip edilmeyecek bir amaçla yaptım bunu. Bu doğru değildi. Şimdi bir yıldır süren davanın bile bana bir şey öğretmeyeceğini mi göstereceğim? Kavrayışsız bir insan olarak mı göçüp gideceğim?…”[42]

Kafka nazar-ı itibara alınmadı uzun süre. Bu normaldir. James Joyce, Wirginia Wolf ya da Proust dururken Kafka da nereden çıktı? Aslında Kafka’nın hedefinde yazmak ya da modernizmi tuşa getirmek gibi şeyler yok gibidir. Kafka’nın haleti ruhiyesi ile içinde bulunulan çağ birbirine çok yakındır diyebiliriz. Ve o tereddüt. Kafka her tereddütte gri mecraya döner. Şato’da, Dava’da ya da Dönüşüm’de o gri yerde durur. Gri yerde duranı affetmeyen bir dünyanın içinde yaşadığını anlamak uzun sürmez zaten. O, Faust’un şeytanını tüm teferruatıyla adeta bir kör cerrah edasıyla ameliyat masasına yatırmıştır.

Kafka nazar-ı itibara alınmadı uzun süre. Bu normaldir. James Joyce, Wirginia Wolf ya da Proust dururken Kafka da nereden çıktı? Aslında Kafka’nın hedefinde yazmak ya da modernizmi tuşa getirmek gibi şeyler yok gibidir. Kafka’nın haleti ruhiyesi ile içinde bulunulan çağ birbirine çok yakındır diyebiliriz. Ve o tereddüt. Kafka her tereddütte gri mecraya döner. Şato’da, Dava’da ya da Dönüşüm’de o gri yerde durur. Gri yerde duranı affetmeyen bir dünyanın içinde yaşadığını anlamak uzun sürmez zaten. O, Faust’un şeytanını tüm teferruatıyla adeta bir kör cerrah edasıyla ameliyat masasına yatırmıştır.

Öyle bir tavır var ki Dava’da; kahramanlık değil, sahibinin sesini dinleyen bir köpek suskunluğu değil, imanî bir yakarışın avucundaki son damla. Tanrı ile insan arasındaki mesafenin iyice açılmasıdır romanları. Kapı gıcırtısından korkan ürkek insan nasıl yaşadın binlerce yıl karanlık mağaralarda?  

Kafka eğilip bükülemez. Dava oradadır. Neyse o olmalıdır. Amaç gevezelik değilse, Austin’in “skolâstik görüş” ile ilgili arz ettiği üzere, bir kelimenin duruma doğrudan doğruya münasip düşen manasını kavramak veya kullanmak yerine, dolaysız bağlama hiçbir atıfta bulunmadan kelimenin bütün anlamalarını sıralamak veya incelemek[43] Kafka’nın davasının tabiatına terstir. Kafka çölde açan bir çiçekti. Çabuk soldu bu çiçek. “Değildir” çiçeğinin vaat ettiği bölünmüşlük ve parçalanmışlık en nihayetinde.

Kafka diyordu ki: “Pozitif bize doğuştan verilir. Negatifi çıkarmak ise bize düşer.” Artık negatif yok diyordu Ulus Baker[44]. Yok, lakin tümüyle pozitif olan negatiften çıkmaktadır. Tüm bu işte bir “doğruluk” vardır. Bize doğuştan pozitiflik değil merhamet geliyordu. Kafka bu kaybedişin “eseridir.”

Kafkagiller başarısızlığa âşıktır. Nerede bir şeylerin olumlandığını görseler taşa tutarlar. Onu sosyolog ve psikolog birikintisi okuyamaz. Çünkü okumalarını Kafka üzerinden değil sosyo-loji ve psiko-loji üzerinden geliştirirler. Onu topluma kurban ederler. Firavunların ehramlarından aşağı atarlar. Kafka bir yazar değildir. Yazandır. Kurduğu dünya, hakikatin dikenli yollarında dikenli yolları açar. Şuuru yazıya getirmiştir. Getirmiştir lakin çöllerde ve sarp kayalıklarda avare gezer.

Joseph K. suçunu kabul etmez. Zira o suçunu bilir. Doğruluğunu bütünüyle bedeninde hapsetmiştir. Sürekli bunun hesabıyla yaşar. Bir bakıma o mea culpadır. Seyyah bir tövbekâr. Masumiyet. Tövbe, günahın olduğunu itiraf etmektir. Suçlu olmasa Dava gibi bir metin ortaya çıkar mıydı? Ama suç nedir? Kriz çağının yolcuları. Daha varlığına gelemeden aklından olan binlerce er. Prens Mişkin, Raskolnikov, Akakiyeviç ve diğerleri.  

Kıyamet kaçınılmaz. Aklımıza mukayyet olalım. Modernlik dediğimiz şey öyle gerçek yalanlar üretti ki bizi kendi ruhumuzla kavgaya tutuşturdu. Gerçeklik üretmeden, (dava, hukuk, devlet…) şeytan olamazsınız. Renkler mi oyalar bizi yoksa renkleri kalpsiz gözlerimizle üreten biz miyiz? Yalnızlıktan söz etmek istiyoruz. Yalnız bıraksınlar bizi ki cemiyetin kıymetini bilelim. Kendileri renklendirmesinler resimleri ki onu en pür-i pak haliyle biz boyayalım. Bizim davamızı bu mahkemeler çözemez.

Yazıda bahsedilen görsellere ve yazının kaynakçasına Gorgon Dergisi 7. sayısından ulaşabilirsiniz.


[1] Paracelsus’un mezar taşındaki yazı: “Vitam cum morte mutavit”

[2] Franz Kafka (1883-1924)

[3] William Shakespeare, Othello

[4]  Mumford, İnsanın Durumu’na “İnsan nedir?” (What is man?) sorusuyla başlar. Şöyle devam eder: “Yaşamının manası nedir?” (What meaning has his of life?) Bu insanın kökeni, kaderi ve durumu nedir? Bu büyük soruları doğuran insanın durumu ne hale geldi? Tüm iktisadî koşulları lehine çevirdi. İmkanlarını zaman dahil hakimiyeti altına alırken ilerleme heyulası ile had sınırlarını zorladı. Lewis Mumford, İnsanın Durumu, çev. Yusuf Kaplan, Açılım Kitap,  İstanbul 2017, (İngilizcesi, Condition of Man, Harcourt, Brace and Company, New York 1944)

[5] Marshall Berman’dan aktaran, William R. Everdell, İlk Modernler; XX. Yüzyıl Düşüncesinin Kökenlerine İlişkin Profiller, çev. Hülya Kocaoluk, YKY, 3. Baskı, İstanbul 2018, s. 29

[6] İhab Hassan, POSTmodernİSM; A Paracritical Bibliography ismi altında modernizmi mütalaa ettiği makalesini Değişim (Change), Dönemler (Periods), İnnovation (İcat), Distinctions (Farklar), Critics (Eleştiriler) başlıklarında değerlendirir. Makale okunmaya değerdir. İhab Hassan, Postmodernism; A Paracritical Bibliography, New Literary History, Vol. 3, No. 1, Modernism and Postmodernism: Inquiries, alıntıların Türkçesi bana ait)

[7] J.F. Lyotard, Postmodern Durum, Bilgi Üzerine Bir Rapor, çev. Ahmet Çiğdem, Vadi Yayınları, Ankara 1997

[8] Ernst Bloch, Umut İlkesi, Cilt I., çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2013, s. 41.

[9] Temenuga Trifonova, www. senseofcinema. com, The Trial, 2006

[10] Gilles Deleuze, Cinema II; Time-İmage, Fransızcadan çevirenler: Hugh Tomlison, Robert Galeta, Universty of Minnesota Press, 1997, s. 110.

[11] Orson Welles, Citizen Kane, 1941

[12] Ulus Baker, videonun imajları onları verenlere iade edebilmenin sanatıdır demişti.  (Ulus Baker, Beyin Ekran, Der. Ege Berensel, İstanbul 2011, s.11.) Biz burada gerek kayıt sisteminin gerekse hukukun bir nevi eşitlemesini yaparak belki de indirgemeye dayalı bir anlayışla meselenin iade etme noktasında sıkıntı olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Burada kamera ve hukuk balyaları bir karanlıkçı (hem camera obscura gereği hem de karanlığın zulumat doğurucu tarafını kale alarak) zihni ve kalbi yozlaşmanın bir şekilde kaynağı olduğunu vurguluyoruz. Gerek fotoğraf ya da video çekmede gerekse hukukun insanın amansızca mahremiyetine hücumunda bir gayri ahlakilik vardır.

[13] Camera obscura için bir parantez daha açmakta fayda var: Terim Latince bir kalıptır. “Karanlık Oda” manasına gelmektedir. Duvarlarından birinde yer alan küçük bir delikten ışığı, deliğin karşısında yer alan duvara tersten yansılayan bir mercek yardımıyla düzünden gösteren karanlık ve yalıtılmış 1650’lerde taşınabilir hale gelen kutu gibi bir mekândır. (Zeynep Sayın, İmgenin Pornografisi, Metis Yayınları, İstanbul 2013, s. 308.) Asıl sahiplerinin Müslümanlar olduğu söylenmekle birlikte layıkıyla icat edilmesi 1830’lu yıllardır. Nicephore Niepce’nin böylece ilk fotoğrafçı olarak kabul görülmesi makul görünüyor.

[14] Baker, a.g.e., s. 241.

[15]  Richard Sennett, Ten ve Taş; Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul 2018, s.12.

[16] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları; “Ideology and Ideological State Apparatus”, çev. Yusuf Alp- Mahmut Özışık, İletişim Yayınevi, İstanbul 2002

[17]  Terry Eagleton, İdeology; An İntroduction, Verso, London-New York 1991 (Türkçesi, Terry Eagleton, İdeoloji, çev. Muttalip Özcan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2015

[18]  Burada Williams’ın “Key Words” isimli eserine bakarsak ki bu sözlükteki kelimeler bir şekilde modernizmin çocuğudur, ideolojinin arz-ı endam ettiği tarihler 1700’lerin sonlarıdır. Destutt de Tracy kelimenin epistemolojik ve dille ilgili yönlerini ele almış görünüyor. Adeta kelimenin aydınlama çağının gereklerine uydurulduğunu gözlemliyoruz. İdeoloji özellikle Napolyon’un dostu düşmanı ayırt ederken çokça kullandığı bir kavramdı. Ayrıntıları şu yazımızda bulabilirsiniz: Salih Furkan, Çöl Adamı Simon: Hakikati Görmek için Gözün Kurban Edilmesi Gerekir, Gorgon Dergisi, Sayı V., Yayın Tarihi 15 Kasım 2018 (Raymond Williams, Key Words A Vocabulary of culture and society, İdeology, Oxford Üniversty Pres, London 1976)

[19] Slavoj Žizek, The Sublime Objeckt of İdeology, Verso, London- New York 2008 (Türkçesi Slavoj Žizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul 2015 )

[20] Ezra Pound, In a Station of the Metro

[21] Ronald Gray’in önsözünden, Franz Kafka, Dava, çev. Tanıl Bora, İstanbul 2018, s. 39.) Pek çok yayınevi tarafından çevrilen eserin bizce en uygun çevirisi Tanıl Bora’nın İletişim Yayınevi’nden çıkan tercümesidir. Yazımız boyunca da bu tercümeden faydalandık.

[22] Felix Guattari, Franz Kafka’nın Altmış Beş Düşü, çev. Murat Erşen, Monokl Yayınları, İstanbul 2012

[23] Kafka, Dava, s. 32.

[24] Akira Kurosawa, Seven Samurai (Shichinin no Samurai), 1954 ve Andrei Tarkovsky, Andrei Rublev, 1966, Kurosawa’nın Kikuchiyo karakteri belli belirsiz bir aptallık dairesi içerinde hareket eder. Bu hareket doğrusal değildir. Bu Dostoyevski’nin nitelediği bir “İdiot”luktur. Aslında Kikuchiyo sorun çözücü olarak modernlikle arasında mesafe bırakabilmiş mistik akış gibidir. Su damlası. A priori bir uzmandır. Köylüyse zeminini yitirmiş sosyolojik bir vakanın ürünü olmaktan ileri gidememiştir. Andrei Rublev’de de aynı merkezde ele alınabilir. Rublev, Tatarların bozkırları dövdüğü bir çağda insanların maskelerinden bulduğu ilk patikadan kaçış noktası arayacaktır. İnsanoğluna söyleyecek sözü de sözlerinin tükenmesidir. Bu kuruyan dimağlar Joseph K. ile el ele tutuşurlar.

[25] Guattari, a.g.e., s. 13., köksap (rhizome): Kapitalizm ve Şizofreni’de bu kavram biricik olanı kurulacak çokluktan eksiltmek olarak karşılanır (n-1). Bu tarzdaki bir ifadeye köksap denir. Ağaçları düşünürsek bir noktadan başka bir noktadaki köklerle birbiriyle bağlantılı olan köksaplardır. Lakin bunların dışa vurumu birbirinden çok farklı nevilerde olabilir.  (François Zourabichvili, Deleuze Sözlüğü, Fransızcadan çeviren, Aziz Ufuk Kılıç, Say Yayınları, İstanbul 2011, s. 105.) O bire ve çoka indirgenemez. Kafka’nın metinleri ile bu köksapların bir manifestoyu çağrıştıran ilişkileri vardır.

[26] Guattari, a.g.e., s. 14.

[27] Girişte Kafka bir mahkûm tasviri sunar. Sadakat dolu bir mahkûmdan bahseder. Eğer hür bırakılırsa en uzak yamaçlardan dahi çağırsan sahibine döner. Modern insan için bu kadar sadakat az bile. Mahkemeler üzerinde nice mahkemeler vardır. Bitmeyen üst mahkemeler. Hukuk hakikati değil insana suç arar. (Franz Kafka, Ceza Sömürgesi ve Hukuk Öyküleri, çev. Yekta Majiskül, İstanbul 2014)

[28] Thomas Bernard, Eski Ustalar aktaran, Selim Karlıtekin “Demir Kafesin Ardından Mumford’u Okumak” metninden, Lewis Mumford, İnsanın Durumu, çev. Yusuf Kaplan, Açılım Kitap,  İstanbul 2017, s.  (İngilizcesi, Condition of Man, Harcourt, Brace and Company, New York 1944)

[29]  J. W. Von Goethe, Faust, Cilt I, çev. Recai Bilgin, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1992, s. 55.

[30] Gilles Deleuze, Sinema I, Hareket- İmge, çev. Soner Özdemir, İstanbul 2014, s. 36.

[31] Kapitalizmin kazanç çabası ile mukim olduğu vakidir. Bu sürekli olur. Hayatı, insanı ve tabiatı sürekli pozitifler. Bir adı verimliliktir. Başarıdır o. Buna ayak uyduramayan ya da ayak direyen herkes ve her şey batmaya mahkûmdur. Diğer adı fırsattır. Bir yerde bir fırsat varsa orada birisinin hayatına kast ediliyordur. Son olarak sermaye. O bir organizmadır. “Sığırdan don yağı yaparlar; insandan da para.” Adeta varlığı yok kılar; yok olanı da var. İşte burada ruh ve ahlak dairesi içine girmekte olduğunuzu hissedersiniz. Weber’in eseri irdelenmeye değerdir.  (Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, çev. Gülistan Solmaz, Ankara 2009)

[32] Alfred Hitchcock, The Birds, 1963 yapımı filmi.

[33] Paralaks, “para” ötesi, “allos, allassein” öteki/ başka veya değiştirmek manasına gelen kelimelerden türer. Özellikle gök bilimi ve fotoğrafçılıkta meşhurdur. İnsanlar aynada kendilerini istedikleri gibi görürken objektif ise aşırı nesnel olduğu için vicdansızdır. Gün gelir insan için o da bir yanılsama olur. Fotoğraf icat edildiği zamana müşahit insanlar bu deneyimi uygunsuz bulmuşlardır. Marx, metayı tanımlamadan önce insanlar metaya da alışmışlardı. Marx, metanın dini, siyasi ruhunu mütalaa etmeden evvel her şey normal görünüyordu. (Kojin Karatani, Transkritik; Kant ve Marx Üzerine, çev. Erkan Ünal, Metis Yayınları, İstanbul 2017) Bu tecrübe bir paralakstı. Sonrasındaysa alıştılar. Kafka’da biz bu kavramı özellikle Dava özelinde ele almaya çalışıyoruz.  

Joseph

[34] Kojin Karatani, Transkritik; Kant ve Marx Üzerine, çev. Erkan Ünal, Metis Yayınları, İstanbul 2017

[35]  Habitus, Pierre Bourdieu’nun içselleştirilmiş eğilimler ve alışkanlıklar olarak vurguladığı kavramdır. Habitus bir şekilde Aristoteles’ten Weber’e kadar kullanılmıştır. Onda, insanların belirli kültürler içinde yaşamalarıyla edindikleri temel bilgi arşivi devasadır. Hep bir labirentin içinde nutuk atılır.

[36] Kafka, Ceza Sömürgesi, s. 67.

[37] Process İngilizcede süreç manasına gelirken –Almancası Prozess- aynı zamanda da dava manasına gelmektedir. Mesele odur ki Dava hiç bitmeyecek olan üzerine kuruludur.

[38] Nedir minör edebiyat? O bir dilin edebiyatı değildir. Bir azınlığın çoğunluğun dilinde yaptığı edebiyattır. major bir dilin kendi dilindeki yabancısıdır o. Kafka ve Beckett. Bir milletin bilincini emanet ettiği yazı, bu bilincin şizofrenisi Kafka’dır. Kafka Prag Almancası ile birlikte yersizyurtsuzdur. Siyasi alana taş atar. Majörleştirici kutsala bir sövgü sayılır. Doktor Faust’un içinden çıkan şeytan modernizm altında ezilmedi mi? Kafka da masumiyeti altında sadece ısırabildi onu o kadar. Kafka dış kapının mandalı olarak o muğlâk şatosunda yaşar. (Gilles Deleuze, Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev. Özgür Uçkan, Işık Ergüden, YKY, 2.Baskı, İstanbul 2000,)

[39] Daha çok Lacan’ın symbolique dediği dilsel kültürel ve gramatik düzenekten. Çünkü o hazır bulunduğu için itaat postulası ile çalışır. Kafka bu mecraya itaat etmiş gibi gözükse de pasif direniş halindedir. Ama çok bölümlü, parçalı bir yapıya ister istemez dönecek ve bir şekilde Joseph K. da Dönüşüm’deki Gregor Samsa ile buluşacaktır. Gregor Samsa, neden böceğe dönüştürülür? Böceklikteki alçaklık, insanın dünya ile ilişki düzeyini imleyen kadrandır sanki. (Franz Kafka, Dönüşüm, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul 2016)

[40]  Ernst Peter Fisher, Franz Kafka, çev. Ahmet Cemal, BFS Yayınları, İstanbul 1985

[41] Vladimir ve Estragon Samuel Beckett’in önemli eseri Godot’yu Beklerken’ deki iki karakterdir. Onlar Godot’u beklerler. Hiç gelmeyecek olanı beklemek aslında bir ömür geçirmektir. (Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken, çev. Tuncay Birkan, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1990)

[42] Kafka, a.g.e., s. 256-257

[43] Pierre Bourdieu, Akademik Aklın Eleştirisi; Pascalca Düşünme Çabaları, çev. P. Burcu Yalım, Metis Yayınları, İstanbul 2016, s. 25. ve Jane Austin, Sense and Sensebilia, Londra- Oxford- New York, Oxford Universty Pres, 1962

[44] Ulus Baker, Beyin Ekran, Der. Ege Berensel, İstanbul 2011, s. 17.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir