Gotik’in Kökenleri: 1780-1832 Romanları

Yazar: John Mullan | 15 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

Çevirmen: Gizem Korkmaz

Profesör John Mullan, Gotik’in nasıl 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında en popüler türlerden biri haline geldiğini ve ardından gelen Viktorya dönemi ana akım kurgusuyla bütünleşmesini açıklayarak Gotik’in kökenlerini inceliyor.

Gotik kurgusu entelektüel bir şaka olarak başladı. Horace Walpole “Gotik” kelimesini ilk defa 1764 yılında yayımlanmış olan Otranto Şatosu adlı romanına yazdığı “Bir Gotik Hikayesi” alt başlığında kullandı. Kelimeyi kullandığı zamanlarda anlamı “Orta Çağlardan gelen”in yanı sıra “barbar” kelimesine de karşılık geliyordu. Walpole, hikayeyi antik bir kalıntıymışcasına yazdı ve önsözünde bir çevirmenin 1529 yılında İtalyanca olarak yayımlanan hikayeyi “İngiltere’nin kuzeyinde eski bir Katolik ailenin kitaplığında” keşfettiğini iddia etti. “Gerçeğe dayanan” hikayenin kendisi üç ya da dört yüzyıl öncesine dayanıyordu (önsözden alıntı). Bazı okurlar beklenildiği gibi bu kurguya aldanmış ve bu “modern düzmece” su yüzüne çıktığında ise rencide olmuşlardı.

“Otranto Şatosu”nun 1765 basımından tipik Gotik motiflerini gösteriyor, ilk kez 1764 yılında basıldı.

Roman, Otranto’nun karanlık prensi Manfred’in oğlu ve varisi ile evlenmiş olan genç ve güzel kadına olan karşı konulmaz tutkusunun doğaüstü hikayesini anlatıyor. Roman, bu oğlun unutulmaz bir şekilde bir önceki Otranto prensine ait büyük bir miğfer heykelinin altında ezilmesiyle başlar ve hikaye boyunca şatonun kendisi kötülük yok edilinceye kadar doğaüstü bir hayata kavuşur. Stawberry tepesindeki kendi evini Gotik bina taklidine çeviren Walpole, o zamanlardan beri kurgusal bölgenin kullanıldığını fark etti. Gotik, doğaüstü olanı içinde barındırır (ya da doğaüstü vaadini), genellikle kalıntıların gizli unsurlarının keşfini kapsar ve kahramanlarını garip veya ürkütücü eski yapılara götürür .

Udolf Hisarı

1790 yıllarında yazarlar Walpole’un hayalini kurduğu şeyi tekrar keşfettiler. Gotik yazarlar duayeni Ann Radcliffe idi ve en meşhur romanı 1794 yılında yayınlanan The Mysteries Of Udolpho (Udolf Hisarı), ismini çoğu olayın geçtiği kurgusal İtalyan şatosundan almaktadır. Walpole gibi Radcliffe de derin düşünceli soylu bir kötü adam yarattı. Montoni, becerikli bakire kahraman Emily’yi korkunç bir kaderle tehdit ediyordu. Radcliffe’in bütün romanları yabancı yerlerdedir; çoğunlukla uzun betimlemelerle ve görkemli manzaralarla doludur. Udolpho karanlık ve belli belirsiz Apennine dağlarında geçer. Radcliffe mekanlarını seyahat kitaplarından almaktaydı. Roman, başlık sayfalarının birçoğundaki tanımlamalar “gotik” kelimesinden ziyade, daha alışılmış olan “Romans” idi. Bu dönemdeki diğer  Gotik yazarlar da aynı kelimeyi kendi hikayelerinde kullanarak doğaüstü heyecanı duyuruyorlardı. Minerva Yayıncılık adındaki bir şirket, bu yeni tür kurgu için, istekli bir topluluğa yönelik, büyüyordu.

Ann Radcliffe’in Udolf Hisarı (1794) 18. Yüzyılın sonlarının en ünlü ve en etkili Gotik romanlarından biriydi. 

Northanger Manastırı

Radcliffe’in kurgusu Jane Austen’ın Northanger Abbey‘indeki (Northanger Manastırı) hicvi için doğal bir hedefti. Kitabın roman aşığı kadın kahramanı, Catherine Morland, alışık olduğu Gotik entrikalarıyla gerçekliği etkiliyordu. Aslına bakarsak, Radcliffe’in gizemleri doğal bir hale geliyordu; karmaşık olduğu durumlarda ise açıklanıyordu. Coleridge gibi birçok eleştirmen bu açıdan Radcliffe’in bu çekingenliğini eleştirmekteydi. Yine de Radcliffe, Gotik’in tam anlamıyla karakterlerinin düşüncelerinde ve kaygılarında bir hayata büründüğünü keşfetmişti. Gotik her zaman doğaüstünün kendisinden ziyade doğaüstünün korkusu hakkında olmuştur. Diğer Gotik yazarları Radcliffe’den daha az ihtiyatlı olmuştur. Matthew Lewis’in The Monk (1796; Türkçeye “Şeytanın Gizli Gücü” ve “Keşiş” olarak çevrildi) adlı kitabı Gotik yazarların ne kadar ölçüsüz olabileceğinin deneyiydi. Hayalet geçidinin ardından iblisler, cinsellikle kışkırtılmış papazlar ve son olarak şeytanın bizzat katılması durumu.

Matthew Lewis tarafından yazılan Gotik roman The Monk (1796)’ta Bleeding Nun’ın görseli.

Frankenstein ve İkiz

İkinci dalga Gotik romanları, 19. yüzyılın ikinci ve üçüncü on yıllarında yeni gelenekler oluşturdu. Mary Shelley’nin Frankenstein or The Modern Prometheus‘u (1818; Türkçeye “Frankenstein veya Modern Prometheus” ve “Frankenstein” olarak çevrildi) doğaüstü formüllere bilimsel bir biçim verdi. Charles Maturin’in Melmoth the Wanderer‘i (1820) ruhunu sonsuz bir hayat için satmış olan bir Byronik anti-kahramanıdır. James Hogg’un ayrıntılı başlıklı The Private Memoirs and Confessions of a Justified Sinner (1824; Türkçeye “Bağışlanmış Bir Günahkarın Özel Anıları ve İtirafları” olarak çevrildi) ise kendi ikizi tarafından takip edilen bir adamın hikayesidir. Kendi benzeriyle karşılaşma algısı Frankenstein’da da vazgeçilmez olduğu gibi güçlü bir Gotik motifi haline gelmişti. İkizler gotik kurgusu boyunca ortaya çıkmış, en önemli örneği ise geç 19. yüzyıl Gotik kısa romanı olan Robert Louis Stevenson’ın

Mary Shelley’nin 1831 basımı Frankenstein’ına önsözünde, resim canavarın bilincinin yerine gelmesini ve Frankenstein’ın onu korku içinde terk ettiğini gösteriyor .

Strange Case of Dr. Jekyll and Mr. Hyde (Türkçeye Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikayesi olarak çevrilmiştir) olmuştur.

 

Bu motif Sigmund Freud’un “tekinsizlik” (Almanca’da unheimlich) kavramının Gotik kurgularına sıklıkla uygulanmasının sebeplerinden biridir. 1919 yılında yazılmış olan “Tekinsizlik” adlı makalesinde Freud örneklerini E.T.A Hoffmann’ın gotik hikayelerinden seçerek endişe hissini-tekinsizlik hissini- açıklar. Ona göre; tanıdık olması gerekenin yabancılaşması bunun için esastır ve bu rahatsız edici olduğu kadar inanılmazdır da çünkü bu bize ana rahminden ilk ayrılışımızı ya da rahimdeki özümüzü hatırlatır.

Aşırı Psikolojik Durumlar ve Korku

Bram Stoker’ın Dracula’sının 1897 ilk basımının kapağı.

Gotik hikayelerinde sıklıkla ikizleri kullanan bir diğer yazar Amerikalı Edgar Allen Poe idi. Gotik’in birçok standart özelliklerini (Orta çağ mekanları, şatolar ve eski evler, aristokrasinin yozlaşması) kullanmasına rağmen bunları olağanüstü psikolojik durumların incelenmesi  haline getirdi. Poe, bu türden çok etkileniyordu çünkü korku teması onu büyülüyordu. Onun ellerinde Gotik, “korku”ya dönüşüyordu ve bu terim, 19. yüzyılın sonlarına doğru şöhreti artmış olan Viktorya dönemi Gotik örneklerinden Bram Stoker’ın Dracula’sına uygulandı. Dracula’nın açılış bölümünde benzer Gotik özellikler kullanılır: ana karakterin çözmesi gereken şato odalarında bulunan gizemler, karakterin yalnızlığının vurgulandığı yüce sahneler. Stoker, 19. yüzyılın başlarında görülmeye başlanan (bilhassa arkadaşı ve ortağı olan Sheridan Le Fenu tarafından yazılan Carmilla [1872] adlı kısa romanından) vampir hikayelerinden öğrendi ve Wikie Collins’in heyecanlı kurgularında kullandığı anlatım metotlarını kullandı. Dracula bir dizi korkunç olayla karşılaşmış çeşitli karakterlerin günlük girdileri ve mektupları biçiminde yazıldı. Gotik türünün her zaman dayandığı korku ve belirsizlik anlatıma hükmediyordu.

Ana akım Viktorya Kurgusunda Gotik

Cathy pencereye uzandığında Lockwood’un kabus görüntüsü. Barnett Freedman tarafından yaklaşık 1940 yılında yapıldı.

Gotik bu denli etkileyici olmaya başlarken, unsurlarını artık ana akım Viktorya kurgusunda da fark edebiliyoruz. Emily ve Charlotte Bronte anlatılarına zamanın, mekanın ve maddesel kısıtlamaların gerçeklerinin aksine doğaüstü imaları dahil ettiler. Emily Bronte’nin Wuthering Heights‘ın (Uğultulu Tepeleri) açılış bölümünde, anlatıcı, Lockwood, yoğun kar yağışı sebebiyle geceyi Heathcliff’in evinde geçirmek zorunda kalır. Cathy’nin çocukken yazdığı günlüğünü bulur ve okurken uykuya dalar. Bunu pencereden soğuk elleriyle ona uzanmaya çalışan, içeriye girmek isteyen Catherine Linton’un sesiyle güçlü bir kabus anlatımı takip eder. Bu düş daha sonra keşfedeceği Cathy ve Heathcliff’in hikayesine dair bir öngörüş gibi durmaktadır. Yarı alaycı bir tavırla Lockwood, Heatcliff’e Uğultulu Tepeler’in lanetli olduğunu söyler; romanın bir eve merkezlenmiş olması ve eski bir eve girmenin daha önce orada yaşayanların hikayelerine dahil olunması anlamına gelmesi, Gotik fikrine yeni bir yol açmıştır.

Charlotte Bronte’nin iki romanı, Jane Eyre ve Villette lanetlenmiş gibi görünen eski evleri öne çıkarır. Ann Radliffe’in Gotik kurgusunda olduğu gibi, Jayne Eyre’in dadılık yaptığı Thornfield malikanesinde evde gördüğü ve Lucy Snowe’un öğretmenlik yaptığı eski bir yatılı okulun çatı katında görür gibi olduğu hayali rahibe, mantıklı açıklamalara sahiptir. Fakat Charlotte Bronte, baş karakterinin korkularını doğaüstünün varlığı ile onları modern Gotik kahramanlarmışcasına yükseltmeyi seviyordur. Gotik hala endişelilik durumunu karşılayan bir kelime hazinesi durumundadır. Benzer bir şekilde, Wilkie Collins kurguyla Henry James’in de dediği gibi tanışmıştır “En esrarengiz gizemler, kendi kapımızda olan gizemlerdir.” fakat o geleneksel Gotik konularının anımsamalarını seviyordur. Beyazlı Kadın’da, bütün olayların insanı  bir uydurma olduğu ortaya çıkmış, fakat gece yürüyen “baştan aşağı beyazlar giyinmiş yalnız bir kadın görüntüsü”nün ani görünüşü Walter Hartright adlı anlatıcının yanı sıra okuyucunun da gözünün önünden gitmemektedir (4. bölüm). Aytaşı bilimsel açıklamalı bir dedektif hikayesidir fakat elmasın etrafını saran efsane ve onu çalanın laneti unutulmamalıdır, bu gerçekleşen bir lanettir. Gotik’in son zaferi ise, bütün bu örneklerde olduğu gibi, romanlarda da aksi halde neyin tahmin edilebilir ve mantıklı olduğuna bizi ikna edecek hayati bir çizgi olmasıdır.

Yazının Orijinali İçin:

https://www.bl.uk/romantics-and-victorians/articles/the-origins-of-the-gothic

Redaksiyon: Büşra Erturan

Editör: Serkan Alpkaya

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir