Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Felâket

Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Felâket[1]

Yazar: Serkan Alpkaya

Felâket kelimesi, Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Osmanlıca “fecî’a” kelimesinin günümüz uzantısıdır. Arapça felek kelimesinin nüvesi tüm bunlar. Felek kelimesinin “çark” ve astronomiyle ilişkili olduğu bilinen bir durum. İlk kullanımına “feleğin getirdiği afet (1451)” şeklinde rastlanmakta. Bir nevi, evrenin afeti, kaderin musibeti şeklinde cereyan edip günümüz Türkçesine “felâket” olarak evrilmiştir. Felek kelimesi, Arapça dışında diğer Sami akrabalarında da yer bulmaktadır. Fenikece pelekum, Aramice pelekā Akadca palāku.[2]

Nitekim felâket, kadim çağlardan bu yana insanın hemhal olduğu ancak bir türlü alışamadığı durumdur. Aslında toplumların sosyal, ekonomik, bilimsel ve hatta dinsel gelişimlerine önemli ölçüde katkı sunmuştur. Doğa karşısında çaresiz kalan ve ona uyum sağlamaktansa onu yönetmeye/yönlendirmeye çalışan insanlık, “feleğin getirdiklerini” afet olarak algılamış ve buna çözüm yolları üretmeye çalışmıştır. Sözgelimi, astronomi ve geometrinin gelişimi Nil Nehri’nin ve/veya Dicle ve Fırat Nehri’nin taşmasına aranılan çözüm ile bağlantılıdır. Ekonomik anlamda zora düşen Mısır, Mezopotamya ve Hint Yarımadası gibi nehre bağlı yerleşimlerde bu alanların gelişimine şaşırmamak gerekir.

Felâket, yeniden doğuş mitlerinin olmazsa olmaz unsurudur. Nuh Tufanı, Lut Kavmi… Helâk sahnelerine sahip her türlü mitte bunu görmemiz mümkündür. Özellikle İslam ve Yahudi dinlerinde bu tarz felâketler tanrının (Allah ve Yehova) bir cezası olarak görünmektedir. Yaşanılan veya tanıklık edilen hiçbir felâket boşuna değildir anlayışı. 1999 Depremi’nin ardından depremi yaşayan kişilerle yapılan bir görüşmede: “Şu anda ahir zamanda yaşadığımız için kıyamet alametlerinden biri olan toplu ölümlerin gerçekleşmeye başladığını düşünüyorum. Yaşanan felaketin dini ve ahlaki değerlerden uzaklaşmanın bir cezası olduğuna inanıyorum”[3] denilmiştir.

Hoşnut Etme Gerekliliği: İlahî bir varlığın gazabından kaçınmak için onu hoşnut etmenin gerekliliği ortaya çıkar. Bu sadece ilahî varlıklar nezdinde değildir üstelik bizden yaşça büyük insanları, işyerindeki üstlerimizi ve devlet “büyüklerini” hoşnut etme mücadelesi/hevesi vardır. Bu o kadar damarlarımıza nüfuz etmiştir ki, bazen bilmeden bunu yaparız.

İlahî varlığı hoşnut etmenin kültürden kültüre farklılıkları olmasına rağmen ortak noktalarının kurban[4] olduğunu söylemek mümkündür. Üçüncü sayıda bahsettiğim Kurban(lık) Kavramı hakkında uzun mütalaaya giriştiğim bu konuda, kısaca şunu söylemek isterim: Tanrılar kan ister, kanın kime ait olduğunun bir önemi yoktur; bakire bir genç kızı, koyunu, yetişkin bir erkek kurbanı veya kazancımızın bir kısmını kendi (ilahın) yolunda harcamayı ve zamanımızın bir parçasını kendisini (ilahı) övmeye ayırmamızı talep eder.

Son olarak, felaket kelimesinin ilginç kullanımları da vardır. Sanıyorum son zamanlarda popüler olan Ezhel’in “Felaket” adlı şarkısında da geçtiği gibi, “Eserken ruhumda hâlâ /  Dediler: “Bu kız neymiş?” /  Dedim: “Felaket, felaket!” Burada Ezhel, felaket kelimesiyle, bir kadının oldukça güzel olduğunu dinleyicilerine ulaştırmış oluyor. Felaket kelimesinin, çok güzel anlamında kullanımının ayrıca incelenmesi gerekilen bir konu olduğunu düşünüyorum.


[1] Başlık, Thomas de Quincey’in “Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet” kitabından esinlenilerek yazılmıştır.

[2] Nişanyan Sözlük:
 https://www.nisanyansozluk.com/?k=felaket&lnk=1 ve https://www.nisanyansozluk.com/?k=felek&lnk=1

[3]  Ümmüşerif Gülmez, “Deprem Tecrübesi Yaşayanlarda Dinsel Anlamlandırma Biçimleri ve Tutumlar”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İlahiyat Anabilim Dalı, Din Psikolojisi Bilim Dalı, İstanbul, 2008.  s. 88.

[4] Serkan Alpkaya, Kurban(lık) Kavramı, Gorgon E-Dergisi 3. Sayısı, s. 42-48. Bu linkten ulaşabilirsiniz: http://gorgondergisi.org/kurbanlik-kavrami/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir