İşgal II

Yazar: Drake T. Wolfgang (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 2. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

İşgal I’i okumak için tıklayınız.

Gözlerini zar zor açabilmişti ve o an da gözlerinin önünde onlarca belki de yüzlerce buzul taneleri vardı. Her biri birbirinden farklıydı ve sürekli iç içe girip çıkıyor, farklı şekiller oluşturuyordu. Çoğu zaman anlamlı bir figür meydana getiriyor, bazen de kendisine ait anıların değişik varyasyonlarını o buzul parçalarında görüyordu. Bunlara ek olarak da küçük bir ses duyuyordu. Minik bir borunun içerisinde ilerlemekte olan küçük hava partikülleri bir yerden başka bir yere transfer olurken, sanki neşe içinde şarkı söylüyordu.

Duyduğu ses onun bilincini az da olsa yerine getirmişti. Gözlerini tamamen açtığında kendini bir kapsülün içerisinde buldu. Önünde buzullaşmış bir cam vardı. Elleri ve ayakları serbest görünüyordu ancak hareket ettiremiyordu. Sürekli hissettiği ancak tamamen de rahatsız olmadığı soğuk yüzünden, vücuduna ait parçaların donduğunu düşündü o anda ama parmaklarını hareket ettirebilmesi bu fikri çabucak unutmasına sebep oldu. Kafasını yavaşça çevirip ellerine baktığı zaman bileklerinde görünmez kemerler olduğunu fark etti. Dikkat edilmeden bakıldığı an görünmeyen ancak farklı bir açıdan bakmaya başladığında havada ışık kırılmasına sebep olan birtakım kemerlerdi bunlar. Birkaç kez kollarını kaldırmak istediyse de başaramadı. Aynı etkiyi bacaklarında denedi. Onlarda da işe yarayan bir sonuca ulaşamamıştı. Kurtulmak için etrafına bakma gereği hissedince içinde kapsülü incelemeye başladı.

İlaç kapsüllerinin şeklini andıran bir cismin içindeydi. Vücudunun genişliğinden en fazla üç-dört santim daha büyüktü. Dışarıyı görebilmesi için sadece küçük bir parçaya cam eklenmişti ve o da buzlanmıştı. Geri kalan her şey demir parçasıydı. Ya da ona öyle geliyordu. Kapsülün içinde işine yarayabilecek birkaç şey vardı. Onlardan bir tanesi camların yanından geçmekte olan küçük uzun kablolardı. Diğerleri sağ elinin ilerisinde metale yerleştirilmiş, ışıkları yanıp sönen, ne olduğunu anlamadığı panoydu. En sonuncusu göğsünün üzerinden çapraz geçen kemik rengindeki bir parçaydı. Kapsülün sol altından başlayan bu parça, sağ üste doğru uzanıp kapsülden dışarı çıkıyordu. Ne işe yaradığını anlaması için kafasını ileriye uzatması yetmişti. Bu parça kapsülün içerisine hava ile birlikte soğukluğu yayıyordu.

Kafasını biraz daha uzatıp o parçayı ağzı ile tutmaya çalıştı. Aklındaki planda parçayı koparıp, buzlanmaya son vermek vardı ancak ışık kırılmasını sağlayan kemerlerden diğeri de boğazındaydı. Çok az bir miktar kafasını ileriye atabilmişti. Parçaya yaklaşmıştı fakat yeterli gelmemişti. Aralarında sadece birkaç santim olan kemer, şimdi gözüne oldukça uzak geliyordu. Sağ elinin ilerisinde duran panoya parmaklarını uzatmayı denedi. Panoya dokunabiliyordu. Işıkların yaydığı ısının kaynağını hissedebiliyordu. Bu gözlemlediği şeyler oldukça hoşuna gitmesine rağmen hiçbir işe yaramıyordu. Hissetmekten daha başka şeyler yapılması gerektiğini biliyordu. Sağ elini yumruk yapıp panoya vurmaya çalıştı. Panoya tam yumruğu değecek iken kemer onu durduruyordu. Tekrar denedi. Olmadı. Bir kez daha denedi. Yine olmadı. Arka arkaya en az on defa daha denedi. Yine olmadı. Parmakları yetişiyordu ancak elini yumruk yapınca mesafe kısa kalıyordu.

Camların yanından geçen kablolara baktı. Hem sağ hem de sol taraftan iki parça kablo yukarıdan aşağı dikey olarak uzanıyordu. Kabloların içlerinde ise mavi ışıklar yanıyor, kapsülün ışık ihtiyacını karşılıyordu.

“Belki de elektriği de karşılıyordur.”

O kablolardan tekini koparabilirse, kurtulacağını ümit etti. Ancak daha göğsü üzerindeki parçaya ulaşamamış, sağındaki panoya dokunamamıştı bile. O kablolara ulaşmak için mucizenin ta kendisi gerekiyordu.

Kemerler ile bağlanmayan yerlerini aklına getirdi. Hiçbir uzvuna özgürlük sağlayamıyordu, onu anlamıştı. Ancak diğer yerlerini kullanabilirdi. Göğsünü ileriye kaldırmayı denedi ve aniden atıldı. Fakat geriye doğru düşünce, kapsülde dikey olarak değil yatay olarak yattığını da anlamış oldu. Vücudu geriye doğru düşüyordu. Kemerler yüzünden bunu anlamamıştı ancak göğsü bu konuda ona yardımcı olmuştu.

“Sedye gibi düşün. Sırt üstü bağlısın. Kemerlerden kurtulamıyorsun. Ne yapacaksın? Düşün!”

Göğsünü bir kez daha ileri itti ve geriye düştü. Bu hamlesinin de hiçbir işe yaramadığını düşünürken, göğsünün üzerindeki parçanın hafifçe kıpırdadığını fark etti. Göğsünü hareket ettirmek işine yaramıştı. Kendini tekrar ileriye itti. Parçaya bir kez daha çarptı. Yine itti. Yine çarptı. Her ittiğinde parça stabil halini biraz daha kaybediyor, kendi kendine titreşimlere giriyordu. Göğsünü son bir kez yine itti ve parçaya dokundu. Parça birkaç defa cızırdayıp göğsünün üzerine düştü. Bununla birlikte sağ üst kısma doğru ilerleyen kısmı da göğsünün üzerindeki ana mekanizmasının durması ile başının yanına düşmüştü.

“Güzel. Şimdi kafamın yanında duran şu kablonun aşağı inmesi lazım.”

Kabloyu belinin hizasına nasıl getireceğini düşünürken, göğsündeki parça tekrar cızırdamaya ve kendi kendine titremeye başladı. Aletin tekrar aktif olacağını düşünürken, parça harekete geçmişti. Kendi etrafında dönüyor ve kendisine bağlı diğer parçaları da sürüklüyordu. Bu durum işine gelmişti çünkü kafasının sağında bulunan kabloya benzer diğer parça da bel hizasına doğru yavaşça iniyordu. Ancak inerken küçük boşluklarından yaydığı bir hava zeminde hoş olmayan izler bırakıyordu.

Bu kablolardan çıkan hava bir yerime çarparsa ne olacağını düşünmek bile istemiyorum!”

Kendini sol tarafa doğru atmaya çalıştı ancak bu sefer de solundaki parça aklına geldi. Eğer sola biraz daha yaklaşırsa diğer kabloya çarpacaktı. Vazgeçip eski haline döndü. Parça olabildiğince yavaş dönüyordu ancak saatin ters yönüne göre dönüyordu. Sağındaki kablo bel hizasına geldiği anda solundaki kablo başının yanında olacaktı. O anda kabloyu yakalamalıydı yoksa başının yanındaki parça ona istemediği acılar yaşatabilirdi.

“Tek bir şansım var. Kaçırırsam… Yanarım!”

Göğsündeki cihaz cızırdamaya, titreşmeye ve dönmeye devam ediyordu. Sağındaki kablomsu parçacık ise bu dönmeye katılıp bel hizasına iniyordu. Kendi tahminine göre on saniyeden az bir süresi kalmıştı. Kablo bel hizasına geldiğinde bileğini geriye çevirecek, kabloyu yakalayacak ve panoya sokacaktı. Buraya kadar her şeyi planlamıştı. Ancak kabloyu gözleri ile takip ederken son anda fark ettiği bir şey daha vardı. Kablonun daha ince gözenekleri vardı ve diğerleri gibi dondurucu havayı dışarı veriyordu. Bel hizasına gelen parçayı tuttuğu anda elinin bir kısmı kesinlikle donacaktı. Donmaması için yine kendi tahminine göre iki saniye süresi vardı. On saniye sonra kabloyu tutması, iki saniye içerisinde eli ile tutup çevirmesi ve panoya sokması gerekiyordu. Kablonun ağırlığını ve cihazın onu döndürme gücünü hesap etmemişti bile. Belki kabloyu tutamayacak, göğsündeki ana mekanizma onu kendisinden söküp alacak, diğer parça sol tarafından başına ve gözlerine isabet edip onu kör edecek hatta onu beynine kadar donduracaktı. Baştan beri yaptığı planının ne kadar saçma olduğu o anda aklına gelmişti ancak kablo da bel hizasına bu düşünce sırasında gelmişti.

Hızlıca bileğini çevirip kabloyu yakaladı. Gözeneklerden çıkan soğuk hava dalgasını avuçlarında hissediyordu. Avuçlarındaki garip yanma ve hissizlik de buna katılıyor, içine korku tohumlarını ektikçe ekiyordu. Bileğini çevirdi ve kabloyu beline doğru tuttu. Ancak kablo beline değmiyordu fakat avucu da kavrama kabiliyetini yavaşça kaybediyordu. Öyle ki bileğinden destek alıp kabloyu sağa çeviremiyordu. Ucu halen beline bakıyordu. Parmaklarını kullanmaya karar verdi. Kabloyu parmaklarının arasından hızlıca geçirip panoya öyle sokacaktı. Elbette parmaklarının bazı eklemleri bu sayede donacaktı. Aklındakini uygulama kararı aldı. Çünkü eli giderek hissizleşiyordu ve göğsünün üzerindeki mekanizmanın çekim kuvveti, zar zor kavradığı parçayı da giderek ağırlaştırıyordu. Kabloyu, tıpkı madeni parayı parmaklarının üzerinden geçirir gibi geçirdi ve ucunu panoya doğru tuttu. Parmaklarının üzerindeki kısımlar donmuştu ve son anda kabloyu tekrar yakalayabilmişti.

Derin bir nefes alıp aşağı doğru baktı. Kablonun ucu panoya doğru bakıyordu ve ucundan çıkan hava, panonun ışıklarını buzlaştırıyordu. Avucunu hissetmiyor, parmaklarının üzerindeki kısımlar felçli gibi titreyip duruyordu. Aldığı nefesi hızlıca verdi ve hiçbir şekilde yan etkilerini düşünmeden kabloyu panoya soktu. Birkaç saniye içerisinde donan ve işlevsiz hale gelmeye başlayan pano, birkaç kıvılcım çıkartıp tutuştu. O ana kadar göremediği bir ampul tam başının üzerinde yanıp, bütün kapsülü yeşil renge boyadı ve mikrodalga fırınların sayaçlarının sıfırlandığı anda çıkardığı “tın” sesini çıkarttı.

Göğsünün üzerinde mekanizma durmuştu. Artık hava ve soğukluk vermiyordu. Panodan ufak tefek alevler çıkıyordu. Elindeki kablo ise kendi kendine titreşiyor, içindeki havanın geri kalan kısmını öksüre öksüre dışarı atıyordu. Camların yanından geçen kablolar ise yukarıdan aşağı yavaşça iniyordu ve en başından beri dışarıyı buzlu gösteren cam, eski haline dönüyordu.

“Soğukluk azalıyor. Alet durdu. Cam çözülüyor. Kurtuldum mu?”

Sağ elindeki parçayı bıraktı. Artık bir işe yaramayacağını biliyordu. Göğsündeki parçayı kendini yukarıya doğru iterek yanına düşürdü. Şimdi yaptığı tek şey beklemekti. Ne olacağını ve ne olmasını gerektiğini bekliyordu.

Camların yanlarındaki kablolar ortadan kayboldu. Panonun alevleri söndü ve başının üzerindeki ışık eski halini aldı. Cam ise son buz tanelerini de eritip dışarıyı olabildiğince şeffaf bir halde göstermeye başladı. Ancak bu onun beklediği bir şey değildi. Çünkü dışarıya baktığı anda hapishane ya da hastane gibi bir yer görmeyi bekliyordu. Fakat camın diğer tarafında bir çift göz vardı ve onun arkasında ise bütün bir dünya görünüyordu. Gerçekten de Dünya bir gezegen olarak gözlerinin önündeydi.

Kendisine bakmakta olan bir çift göz onu olabildiğince korkutuyordu. Çünkü bakan kişinin gülümsediği ve olabildiğince heyecanlandığı, göz bebeklerinden belli oluyordu.

İçinde bulunduğu kapsülün kapağı birkaç tıslama sonrası yavaşça açılmaya, dışarısı ise hassaslaşmış gözlerine garip bir ışık yaymaya başladı. Ellerini gözlerine götürdüğü anda her yerindeki kemerlerin çözüldüğünü fark etti. Gözlerini boş verip sadece gözlerini kapattı ve bilekleri ile boynunu ovmaya başladı. Sağ elindeki hisler yok olmuş, parmaklarının üzerindeki deri tamamen rengini kaybetmişti.

Kapsül tamamen açıldığında, istemsizce kendini yukarıya doğru atıp oturur bir pozisyona geçti. Garip bir şekilde hiçbir yeri ağrımıyordu ve tutulmamıştı. Camın arkasındaki gözler aklında gelince, hızlıca gözlerini açtı ve kendisini kapsülden dışarı attı ve en yakın kapıya doğru koşmayı denedi ancak etrafında kapıya benzer hiçbir şey yoktu.

Korkmanı gerektirecek bir şey yok. Sakin olur musun biraz?”

Kafasını çevirip gördüğü gözlerin sahibine baktı. Orta boylarda, kızıl ve renkli gözlü bir kadındı bu. Sürekli neşeliymiş gibi gülen gözleri ve kenarları kıvrılmış dudakları vardı. Çekici ve alımlı bir yapıya sahip olmaktan çok, sempatik vücut hatlarına sahipti. Üzerinde uzun beyaz bir önlük ve önlüğün altında kendisinin de anlamlandıramadığı garip bir giysi vardı. Kadının mahrem olarak adlandırılan yerleri, lateks deri ile kapalıydı ama diğer kısımlar olabildiğince açıktı.

“Neredeyim?”

Aklına gelen ilk soru bu olmuştu. Başına gelenleri, kadının kim olduğunu, niye kapsül içerisinde olduğunu sormak yerine bunu sormayı tercih etmişti.

“Sence?”

Soruya soruyla karşılık verilmesi bu hayatta belki de en sevmediği şeylerden birisiydi. Hiçbir zaman kendisine sorulan bir soruyu, başka bir soru ile geçiştirmemiş ya da böyle bir şeyi denememişti. Kadına dikkatli bakınca onun da böyle bir şey yapmadığını fark etmişti. Kadın kendisinden bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Neyi olduğunu bilmiyordu ama meraklı gözleri kendisini ele veriyordu. Ona muhalif olmak yerine çevresine bir göz gezdirdi. Gerçekten de hastane tarzı bir yerdeydi. Odanın ortasında az önce içinden çıktığı kapsül vardı. Kapsülün dört bir yanında ise teknolojik aletler ve onlardan çıkan hologram ekranlar bulunmaktaydı. Etrafta kesici-delici hiçbir alet bulunmuyordu. Onun yerine garip şekilli tabancalar duvarları süslüyordu. Odanın şekli çokgendi. Göz ucu ile on kenar saymıştı. Kendisinin arkasında sadece bir duvar vardı. Diğer uçta ise cam gibi şeffaf bir maddeden yapılmış pencere gibi bir şey bulunuyordu ve manzara olarak dünyanın kendisi kullanılıyordu. Parmağını oraya doğru işaret etti.

“Dün…ya mı o?”

Kadın gülümseyerek kafasını sağa sola salladı.

“Ha? O mu? Bir saniye!”

Kadının gördüğü ancak kendisinin göremediği bir şey vardı. Çünkü kadın parmaklarını kaldırıp klavye tarzı bir şey kullanıyordu. Ancak bunu boşlukta meydana getiriyordu. Kadın parmaklarını kullanmaya son verir vermez, arkasındaki görüntü değişti ve yerini canlı bir şehrin siluetine bıraktı. Şehrin yolları denebilecek yerlerde ışıklar hızla yer değiştiriyor, binalara benzeyen konutların üzerindeki hologramlar farklı şekillere bürünüyordu. Arada sırada ise siyah ile mor arası değişen gökyüzünde garip patlamalar yaşanıyor ve patlamalar söndüğünde yerini büyük uzay gemilerine bırakıyordu.

“Dünya da değil miyim?”

Kadın yavaşça yanına doğru gelmek için hamle yapınca, içten içe savunma pozisyona geçti. Elini beline, sırtına ve bilumum yerine atıp kendini savunabilecek bir şeyler aradı ancak son hatırladığı anılardan kalan eşyalarının hiçbirini bulamadı.

“Sana zarar vermeyeceğim. Ve evet. Şu an başka bir gezegen üzerinde bulunuyorsun. Seni buraya getirtmek için çok fazla uğraştım. Zor oldu. Ama başardım.”

Kadının söylediklerinden bir şey anlamamıştı ancak içinde bulunduğumu kavramaya çalışmak için, onun söylediği her şeyi beyninde analiz etmeye çalıştı. Kadın onu buraya getirtmişti. Dünyadan gelmişti ve başka bir yerdeydi. Ancak kadın, kendisi gibi sadece bir insandı. Neden başka bir gezegende normal bir insan vardı? Niye kendisi tüpün içinde idi? Burada ne işi vardı? Kafasındaki onlarca soruyu çözmeye çalışırken, istemsizce onlara yenilmişti ve cevaplarını alabileceği tek kişi karşısında duruyordu. Onun yöntemleri ile oynama kararı alıp silkindi ve kendine geldi. Kadına yavaşça yaklaştı ve kapsülünde üzerinde bulunduğu masanın kenarına gelip oturdu.

“Seni dinliyorum. Anlat.”

Kadın gülümseyerek görünmez klavyesine geri döndü ve parmaklarını oynatmaya başladı. Bir yandan da gözlerini sık sık açıp kapatıyor, bütün bir odayı doldurmuş heyecanını daha da yoğun yaşıyordu. Bu sırada kadının arkasında ve onun tam sol tarafında duran duvarın üzerindeki aletlerin görselleri silindi ve yerine birtakım grafikler geldi. Grafiklerin bazı yerlerindeki yazılar ya da yazıya benzeyen işaretler, hiçbir dile benzemiyor, kendince bu şekillere, kendi dilindeki harflerden bazılarını uydurmaya çalışsa da başaramıyordu. Kadın onun duvarda oluşmuş holograma dikkatli bir şekilde baktığını görünce gülümseyerek klavyesine daha hızlı basmaya başladı.

“Pardon! Hemen düzeltiyorum”

İşaretlerin hepsi silinip dünya diline çevrildi ancak işaretlerin çevrildiği dil, İbraniceydi.

“İbranice mi? Gerçekten mi? İbranice biliyor muyum sence?”

“Hmmm. Önümde yüzlerce dil seçeneği var. Hangisi bilmiyorum ki!”

O anda baştan beri fark etmediği bir şeyi fark etmişti. Kadın onun dilini konuşabiliyordu. Aynı lehçeye hatta aynı şiveye sahiplerdi. Ancak onun dilinin ne olduğunu bilmiyordu.

“Benimle konuşabiliyorsun. Dilimi biliyorsun. Ama çeviremiyorsun öyle mi?”

Kadın gülümseyerek parmakları ile ağzını gösterdi ve konuşmaya başladı.

“Dikkat edersen ben konuştuğum zaman ağzımdan aslında çıkan kelimeler çok farklı. Senkronu aynı değil. Yani seninle konuşan ben değilim. Aslında benim ama bunu senin diline çeviren arayüz. AaaaArayüz! Dur!”

Kadın hızlıca klavyesine geri döndü ve tuşlara bastıktan sonra arkasındaki grafiğin üzerindeki İbranice yazılar birdenbire Türkçe’ye dönüştü. Grafiklerin üzerindeki yazıları okurken kadın kendisi ile konuşuyordu. Hem grafikleri incelemeye çalışıyor hem de kadının senkron bozukluğuna dikkat etmeyi deniyordu. Kadın gerçekleri söylemişti. Konuşması farklıydı. Ağzından farklı kelimeler çıkıyordu. Ancak o Türkçe duyuyordu. Bunun nasıl olduğunu sorgulamak yerine kafasını holograma çevirdi. Üzerinde onlarca grafik ve görsel vardı. Görsellerin hepsi farklı bir uzaylıya aitti. En alttan ikinci görselde ise kendisi vardı. Görsellerin yanlarında ise uzun renkli çubuklar bulunuyordu. Bu çubukların hepsinde de farklı sayılar yazıyor ve hepsi başka şeyleri betimliyordu. Mavi çubuk atmosfer, kırmızı çubuk sıcaklıktı. Turuncu çubuk nem oranı, yeşil çubuk hastalıklar ve mikroplardı. Sarı çubuk adaptasyon seviyesini anlatıyor, beyaz çubuk ise direnç göstergesini. Hepsini tek tek inceledi ancak hiçbir şey anlamadı. Tek fark ettiği kendisine ait bazı çubuklar diğer uzaylılara göre oldukça düşüktü. Bazıları ise oldukça yüksekti. Benzer olanlar da vardı. Ancak diğerlerine göre oldukça orantılıydı.

Kadın klavyesi ile işini bitirip ona arkasını döndü. Sağ elinin parmaklarını şıklattı ve elinde küçük hologramdan yapılmış bir kalem belirdi. Duvara yansıyan holograma doğru yürüdü ve kendisine ait görselin ve grafiklerin olduğu kısmı tamamen yuvarlak içine aldı.

“Fark etmişsindir. Buradaki değerler senin ırkının özelliklerini gösteriyor. Aslında senin özelliklerini gösteriyor. Senin ırkın, sana göre biraz daha düşük seviyede. Bunun sebebinin kıyafetler olduğunu düşünüyorum ama konumuz bu değil. Konumuz diğer uzaylılara karşı olan üstünlüğün diyebiliriz. Ya da onları egale…”

“Dur dur dur! Ne diyorsun sen? Ne egalesi? Ne üstünlüğü? Ne anlatıyorsun?”

Kadın gülümseyip başını yere doğru eğdi ve gözlerini birkaç kere hızlıca kırptıktan sonra kendisine döndü.

“Baştan başlayalım o zaman. Eunviya-2 adlı bir gezici istasyondayız şu an. Sen iki dünya yılı boyunca buradaydın. Önceki iki yılını ise dünyada geçirdin. Şimdi ise…”

“Dört mü? Savaş peki? Ona ne oldu? Ne dört yılı!”

“Peki daha da başa gideceğim o halde.”

Kadın klavyesinden birkaç tuşa bastı ve duvara yansıyan hologramı değiştirdi. Grafiklerin yerini başka şeyler almıştı ve savaşın seyrini gösteren tablolar ile savaş sırasında çekilmiş videolar ekranın belirli köşelerinde akıp duruyordu.

“Dört yıl önce Halbei ırkı dünyaya savaş açtı. Sizin tabiriniz ile işgal etmedi. Dünya liderleri zaten olan biteni biliyordu. Halbei ırkı huzurlu bir yaşam geçirmek için Dünya’ya yerleşmek, insanlara daha yüksek bir teknoloji sunmak istiyorlardı. Ancak sizin liderleriniz bunu kabul etmedi ve Halbeiler ile irtibatı tamamen sona erdirdi. Ancak sizin bilmediğiniz bir şey vardı ki bazı halklar için gelenekler oldukça önem taşırdı ve Halbeiler kabalığı asla kaldıramazdı. Bütün bir evrimleri boyunca nazik bir halk olarak bilinen Halbeiler, sadece tek bir kabalık yüzünden size savaş açtı. Düşünebiliyor musun? Maden değil, mineral değil, elementler değil… Sadece bir davranış biçimi! Dünya liderleriniz kibarca teklifi reddedip insanlarının buna hazır olmadıklarını söyleselerdi… Bunlara hiç gerek olmayacaktı.”

“Saçmalıyorsun! İşgal ettiler bizi! Dünyamızı yok etmeye çalıştılar!”

“Öyle mi? Peki izle o halde!”

Ekrandaki görüntülerin içinde başka küçük bir hologram belirdi bir anda. Bu bir kutucuktu ve içinde yine anlamadığı dilde seçenekler vardı. Kadın klavyesi ile seçeneklerin ortasında kalan uzunca yazılmış olanı seçti. Hologram bir anda değişti ve yerini karşılıklı konuşan görüntülere bıraktı. Bir tarafta Halbeilerdiye kendisine anlatılan halkın liderleri olduğunu düşündüğü kişi vardı. Çünkü diğer tarafta ise Dünya’da yüzleri ve kişilikleri çok iyi bilinen liderler durmaktaydı. Neredeyse küçük-büyük her ülkenin lideri korku ve endişe içinde duruyordu. Kadın kafasını kaldırıp tavana doğru bağırdı.

“Ara yüz! Simultane çeviri! Sesi çoğalt!”

Hologramın yürüttüğü videonun sesi gelmeye ve videoda konuşan kişilerin konuştukları diller anında Türkçeye çevrilmeye başlandı. Duvardaki holograma daha da odaklandı ve karşısındaki dört yıl öncenin tarihini seyre koyuldu.

Halbeiler Dünya liderlerine kendilerini tanıttı ve onlara her konuda yardımcı olabileceklerini söyledi. Bir yandan da insanların evrimini tamamlayamadığını, halen ilkel olduklarından bahsetti. Dünya liderleri aşağılanmış duygusuna kapıldıklarını söyleyip Halbei Liderine isyan edince, karşılarındaki canlı özür dileyip onlara bir anlaşma sundu. Anlaşmaya göre insanlarla birlikte yaşayacaklardı ve onlara olabildiğince nazik davranıp geliştireceklerdi. Eğer popülasyon hızlı bir şekilde artarsa, yörüngedeki istasyonlarına insanları nakledecek ve başka gezegenlerde yaşamalarını sağlayacaklardı.

Fakat Halbei lideri bunları söyledikten sonra büyük bir tartışma çıkmıştı. Ama çıkan tartışma iki ırk arasında değil, Dünya Liderleri arasındaydı. Daha yeni savaştan çıkmış iki ülkenin lideri birbirlerine hakaret etmiş, savaşta yenilgiye uğrayan taraf, diğerini suçlamaya başlamıştı. Diğerleri ise bu durumdan “Amerika’nın oyunu bunlar!” diyerek içinden çıkmaya çalışmıştı. Kendi ülkesinin lideri ise sadece dinlemek ile yetinmiş, sesini çıkartmamış, arada sırada küçük ülkeleri pohpohlamıştı.

Halbei Lideri bu durum karşısında bir süre sonra yeniden görüşmek istediklerini söyleyip onlardan ayrılmak için izin almış ve yayını kesmişti. Ancak dünya liderleri karşılıklı hakaretlerine devam etmişti.

Kadın tekrar başka bir kutucuk çıkartıp, başka bir seçeneğe geçti. Bu önceki videonun devamı niteliğindeydi. Kadının başta anlattıkları bu videoda gerçekleşmişti. Halbei Lideri önerisini sunmuş, liderler yine kavga etmiş ve hepsi toplanıp Halbei Lideri’ne olabildiğince hakaret etmiş ve “Bu gösteriye katılmayacağız! Amerika elinden geleni arkasına koymasın! Gücüne güvenen varsa saldırsın!” şeklinde karşılık vermişler ve yayınlarını teker teker kesmişlerdi. İzlediği iki videonun da başından beri sakin kalan Halbei Lideri sinirlenmişti ve kabalığa karşı olan nefretini açıkça belli etmişti. Kendi yayını kesmeden de savaşın ilan edildiğini, dünya liderlerinin yaşam enerjilerinin fiilen sona erdiğinden bahsetmişti.

Video sona erdiği anda dönüp kadına baktı. Gözlerinde onlarca soru, aklında ise o soruların devamı vardı.

“Sana demiştim. Sizin liderleriniz bu duruma sebep oldu. Kaba davranmak başınıza iş açtı. Yaptığınız filmleri, yazdığınız hikayelerin hepsini okudum sen buraya gelene kadar. Konularınız hep aynıydı. Dünyanın işgali hep maden için, mineral için ya da materyaller içindi. Ya da sizi öylesine yok etmek içindi. Ancak bunların hiçbirine ihtiyaçları yoktu Halbeilerin… Öyle ki ticaret alanında en büyük paya sahiplerdir onlar evrende. Sizin dünyanın onlar için… Hım… Köy. Evet köy! Siz evrende küçük bir köydünüz aslında.”

“Yakılıp yıkılmak için geçerli bir sebep mi sence bu? Küçüğüz diye yıkılmamız mı lazım?”

“Söylediklerimden bunu anlamana şaşmamalı. Bir dünyalısın sonuçta. Ayrıca yakıp yıkılmadınız. Sadece savunma ve saldırı gücünüz tamamen yok edildi. İnsanlarınız ya da halklarınız halen yaşıyor. Fakat ülke diye bir şey bulunmuyor artık Dünya’da. Ülkelerinizin sınırları kaldırıldı. Ve daha birçok şey daha var. Onları zamanla anlatırım. Konuşmamız gereken başka şeyler var.”

“Dört yıldır neden uyuyorum ben? Burası gerçekte neresi?”

“Başta da söylediğim gibi Eunviya-2 adlı bir istasyondasın. Ben insan değilim. Görünüşümü yabancılık çekme diye değiştirme kararı aldım. Karakterime uygun en yakın insan şekli buydu ve ben de onu referans aldım. Aklında soru işareti kalmaması için söylüyorum; Referans aldığım kişi yaşıyor. Dünya da bir yerlerdedir şimdi. Sana gelince… Sana birtakım sorular sormam gerekiyor. Hazır mısın?”

“Benim sorularım…”

“Cevaplayacağım. Şimdilik senin cevap vermen gereken bazı şeyler var. Şimdi…”

Kadın klavyesindeki birkaç tuşa basarak hologram görüntüsünü eski haline getirdi. Görüntü içerisinde yine kendisi vardı ve kendisini içerisine alan daire halen duruyordu. Kadın klavyesini bırakıp hologram kalemini çıkarttı ve diğer görüntünün yanına birtakım yazılar getirdi. Ancak bu yazılar Türkçe değildi ve öncekilerden daha da karmaşık bir düzene sahipti.

“Son savunma hattında bir askerdin değil mi?”

“Yazmandım.”

“Nasıl yani?”

“Savaşmadım. Bir tane kurşun bile sıkmadım. Benim görevim yazmanlıktı. Haberleşmeyi sağlardım. Mektup yazılırsa yollardım. Paket ve mühimmat teslim alır ve teslim ederdim.”

“Neden?”

Ayağa kalkıp cılız bedenini gösterdi. Sağa ve sola birkaç kez döndükten sonra elleri ile bütün bedenini ön plana çıkarttı.

“Zayıfım. Adam akıllı koşamam. Vücudum çabuk yorulur. Fazla ağırlık kaldıramam. Kollarım da güçlü sayılmaz.”

“Kapsülün içinden çıkabildin ama?”

“O kadar zor değildi. Kabloların devreye çarptığı anda onları soğutup durduracağını düşündüm.”

“Ama kablolar düşündüğün kadar hafif değil. Orada ise bir devre yoktu.”

“Işıkları olan bir panel vardı orada. Olması lazım!”

Kendisini kapsülün yanına attı hızlıca ve içini incelemeye başladı. Söktüğü kablolar orada duruyordu ve kabloyu soktuğu devre… Orada öyle bir şey yoktu. Soğuktan kırılmış metalimsi bir yüzey vardı ve içinden onlarca başka kablo geçiyordu. Ancak herhangi bir devre ya da ışık göremiyordu.

“Ama bir devre vardı burada! Kutu gibiydi. Sanki üzerinde düğmeler vardı. Kapak sanki onlarla açıp kapatılıyordu.”

“Ona dokunmayı denedin mi?”

“Kollarımda kemerler vardı! Kıpırdayamıyordum.”

“Güç alanlarını mı diyorsun? Onlar seni zapt ederken parmaklarını bile oynatmazsın. Sen kablolaları nasıl söktün?”

“Ellerimle! Göğsümle! Parmaklarımla! Başka nasıl yapacağım sanki?”

“Bak… Kollarında ayaklarında ve boynunda güç alanları vardı. Senin tabirin ile kemerler… Bunlar seni zapt etmek için var ve vücudunda nerede takılı ise o yeri kısmi felce uğratır. Yani parmaklarını hareket ettiremezsin. Göğsünü, ayaklarını ya da başka bir yerini. Onların içinde hareket edebilmen… Muazzam.”

“Anlamıyorum.”

“Anlamanı beklemiyorum. Diğer soruya geçiyorum.”

“Ama…”

“Diğer soru!”

“Tamam…”

“Seni bulduklarında üzerinde iki adet kıyafet vardı. Biri Halbeilere ait bir hakimiyet zırhıydı. Diğeri ise askeri üniformandı. Hakimiyet Zırhı’nı nasıl buldun?”

Kendisini bulduklarından bahsetmişti kadın. O anda aklına en son yaşadığı şeyler gelmeye başladı. Üzerindeki üniforma ve altında sakladığı diğer kıyafet ile savunma hattına gitmişti. Orada brifing aldıktan sonra, başka silahlarla kuşandırılmış ve eğitimsiz sefere yollanmıştı. Dördüncü taburun en son askeri olarak da tarihi bir binaya konuşlandırılmıştı. Oradaki görevi, gelen saldırıları püskürtmek ve ilerleyen uzaylıları durdumaktı. Ancak binadaki yerini alır almaz, üstleri onun bütün silahlarına el koymuş, çantası ve üzerindeki kıyafetlerle onu binanın yer altındaki tünellerine yollamıştı. O aşağı inerken de ne kadar ezik olduğunu ve dünyayı bile koruyamayacak bir karaktere sahip olduğundan bahsedip durmuşlardı. O ise çantasındaki uzaylı silahına ve üzerindeki zırha sarılıp, kendine ait güvenini sağlamlaştırmıştı. Ancak yer altına indiği anda eskisi gibi sadece bir masa ve sandalyeye kavuşmuş, önüne atılan haberleşme cihazları ile üslere bilgi verip durmuştu. Bir süre sonra ise üstünde bulunan bina saldırıya uğramış, tek hamle ile yok edilmiş ve kendisi oluşan bir göçüğün altında kalmıştı. Son hatırladığı şey ise yoğun bir şekilde içine çekmeye korktuğu, tozlu havanın son tanecikleriydi.

“Beni nasıl buldunuz?”

“Soruma cevap vermen…”

“Nasıl dedim!”

“Üzerindeki zırhta yer belirleyici sinyaller var. Ayrıca zırh giyen kişi için koruma görevini üstleniyor. Yani senin ırkın için ölümcül olacak o göçükten sağ çıkmanı sağlayan o zırhtı. Ayrıca seni bulmak zor olmadı çünkü seni göçükten çıkartan zırhtı. Halbeiler seni havada süzülürken buldular.”

“Anlamadım.”

“Hakimiyet zırhı birçok alanda etkilidir. Bu yüzden adı Hakimiyet. O zırh ile yer çekimine karşı koyabilirsin, kendinin binlerce katı ağırlığındaki eşyaları kaldırabilirsin, hiç koşamadığın kadar hızlı koşabilirsin. Ama sanırım sen zırhı hiç denememişsin.”

“Nasıl çalıştığını bilmiyordum ki.”

“Sen sadece eyleme geçecektin. Zırh geri kalanını hallederdi. Peki soruma geri dönelim. Nasıl buldun zırhı?”

O ana kadar zırhı ve diğer eşyaları nasıl bulduğunu anlattı. Onları nasıl sakladığını ve onlar hakkındaki tuttuğu notlardan da bahsetti. Hepsini en küçük detayına kadar söyledi ve içinden gelen hislere güvendiği için, hiçbir şeyi saklama gereği duymadı.

“Peki nasıl giydin?”

“Sadece giymek istedim. Normal bir kıyafet gibi üzerime geçirdim.”

“Zırhlar dnalara göre kodlanır. Yani senin giymene imkân yoktu. Zırhın kendini salması ve giyer giymez üzerinden çıkması lazımdı. Bunu nasıl başardın?”

“Bilmiyorum. Sadece incelemek için açmayı denemiştim hepsi bu.”

“Zırhın özelliklerini bozmuş olmalısın. Diğer cihazların neden doğru düzgün çalışmadığını şimdi anlıyorum. İlkel insanların taş ve sopalarla ona buna vurması gibi eşyalara zarar verdin yani.”

“Hayır! Benim amacım o değildi.”

“Çok özür dilerim. Bunu yapmak istememiştim. Kendi kibrime yenik düştüm. Ben özür dilerim.”

“Halbeilerdensin sen değil mi?”

Biterken Çalıyordu: Guy Mitchell -Heartaches By The Number

Gorgon Dergisi 2. Sayı Yazıları

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir