İşgal III

Yazar: Drake T. Wolfgang (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 3. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

Kadının düşük yüzü bu sorudan sonra eski hâlini aldı ve klavyesini çıkartıp yalnızca tek bir tuşa bastı. O anda üzerindeki insan görünümü tamamen yok oldu ve gerçek görüntüsü açığa çıktı. Tamamen kırmızı bir ten rengine sahipti. Üç adet gözü vardı ancak onlar da kendi içerisinde başka gözler barındırıyordu. Kaşları oldukça inceydi ve yüzünün tam ortasında insanlardaki gibi burun yerine düz bir çizgi vardı. Ağzı dört adet küçük noktadan oluşuyordu. Kulakları yoktu. Saçları başından çıkan damarlardan oluşan örgülerin iç içe geçmesi ile oluşuyordu ve boynu oldukça uzundu. Vücudu ise insanlara benzer şekildeydi ancak kadınlığını simgelediğini düşündüğü göğüs yapısı bulunmuyordu. Tek bir bacağı vardı fakat ilerlemek isteyince, tek bacağı birkaç farklı parçaya ayrılıyordu.

Kadın yanına yaklaşıp onun gözlerine baktı. “Çok çabuk belli ettim sanırım.”

“Neden bir Halbei beni sorguluyor?”

Kadın kapsülün ilerisinde duran sandalye benzeri bir eşyaya elini uzatıp yanına kadar geldi. O ise kadının eşyaya dokunmadan yanına kadar getirtebilmesine şaşırmıştı ama o anda bunu sormak istemedi. Sandalyeye oturan kadın ağzını oluşturan dört noktayı daha da çoğaltıp konuşmaya başladı.

“Üzerindeki zırh… Bildiğin üzere bizimdi. Silah da öyle. Bunları nasıl kullandığını öğrenmek istedik. Daha doğrusu… Ben istedim. Yüksek kuruldaki kimse seninle ilgilenmedi. Diğer ırklar da öyle.”

“Peki neden sen?”

“Buna cevap verebilmem için öncelikle kim olduğumu anlatmam lazım. Halbei ırkı mensubuyum ancak gezegenimden kovuldum. Eunviya-2’ye, dünya yılı olarak sekiz yıl önce geldim. Kendi gezegenimde sadece yer göstericiydim. Şehrime gelen diğer ırklara yer gösteriminde bulunuyordum. Danışmandım yani. Şehirdeki artan suç oranları yüzünden, yeni gelenleri güvenli alanlara gönderiyordum. Ancak bu suçlar bir süre sonra beni de buldu ve danışmanlık kurulumuz yağmalandı. Buna göz yumamazdım. Başka bir kurulun başına geçme kararı aldım. Daha doğrusu yeni bir kurul kurmak zorunda kaldım.”

“Ne kurulu? Hastane mi?”

“Hayır. Araştırma geliştirme üzerine bir kurul. Yasal olarak bilinen görevimiz bu. Yasal olmayan adı ise… Nasıl anlatsam… Ödül avcılığı. Daha doğrusu kelle avcılığı.”

“Anlamıyorum.”

“Şehrimdeki suç oranı giderek yükseliyordu. Orada kendimce çarpışmaya çalıştım. Düzeni değiştirmeye çalıştım. Fakat… Olmadı. Üst kademede bulunanlar beni umursamadı. Gezegenimize gelen diğer ırklara kimse müdahalede bulunmadı. Ve sonunda beni suçlayıp buraya gönderdiler. Uzun süredir buradayım ve şehrimi eski hâline getirmek için her şeyi yaparım.”

“Peki benim bu olanlarla alakam ne?”

“Benim için çalış!”

“Neden?”

Kadın arkasındaki holograma döndü ve çevresinden sürekli damar geçen hareketli kollarını kaldırıp orayı işaret etti.

“Bizlerin yani sizin tabiriniz ile uzaylıların her şeye karşı koruması yok. Hâkimiyet zırhı tamamen koruyamıyor bizi. Sizin gibi ısıya dayanıklı değiliz. Bir süre sonra vücudumuzda başka semptomlar meydana geliyor. Ya da ekranda gördüğün diğer ırklar… Onlar da aslında diğer gezegenlerde zayıf hâle geliyorlar. Palakatlar! Işığa dayanamazlar. Vunganlar! Oksijen onların tenlerini yakıyor. Beqqalar! Susuz ortamda hayatta kalamazlar… Biz! Halbeiler… Sizin gezegeninize yaptığımız saldırı bu yüzden ani idi. Bu yüzden dikkatsizce saldırdık. Keşif ekibimiz yeryüzü sıcaklığına dayanamadı.”

“Ama burası şu an normal sıcaklıkta değil mi? Sana zarar vermesi gerekmiyor mu?”

“Tam olarak bahsettiğim de bu! Kapsülün içinde seni uyandırana kadar uyanmaman gerekiyordu! Şu an normal bir insana göre oldukça soğuk bir ortamdasın! Buna nasıl dayanabiliyorsun bilmiyorum. Kapsülde nasıl uyanabildin onu da anlamıyorum.” “Kapsül! Kim hapsetti beni?”

“Benim ırkım. Halbeiler. Giysiyi giyiyor olman onları başta cezbetti. İlgilerini çektin. Seni merak ettiler. Ancak yeni bir gezegene sahip olmak onların gözlerini kör etti. Sen sadece bir istisna olarak buraya gönderildin. Dünya gezegeninde araştıracak onlarca şey varken, seni bir köşeye atmak işlerine geldi.”

“Beni nasıl buldun?”

“Sahibi olduğum Ar-Ge kuruluşu, elbette yasal işler de yapıyor. Ancak yasal işlerin materyallerini yasal olmayan yollarla da elde ediyor. Buna Halbei Yüksek Kurulu bile karşı gelmiyor. Seni normal yollardan elde etmeye çalışsam, yüzlerce kişi ile karşı karşıya gelecektim. Ancak karaborsada satışa çıktığını öğrenince… Almayı düşündüm. Sizin bizden üstün olabileceğiniz faktörleri kendimizde kullanmak için.”

“Karaborsa mı?”

Kadın oturduğu yerden kalkıp, canlı şehrin yansıdığı pencerenin önüne geçti ve manzarasını izlemeye koyuldu. Bir yandan da tek eli ile klavyesini kullanıp başka bir duvarda, başka bir hologram meydana getirdi.

“Orada da gördüğün gibi. Eğer yüksek kurul ele geçirdiği eşyaya ya da materyale uzun süre dokunmazsa ve deposunda unutmaya bırakırsa, bu birtakım kişilerin hedefi hâline gelir. Bu genellikle depo sorumlularıdır. Onlardan biri seni açık arttırmaya koymuştu. Çok fazla kredi teklif edilmedi senin için. Sonuçta bir dünya insanıydın ve diğer ırklara göre artık köleden başka bir şey değildin. Ben de merak etmedim seni aslında. Çünkü kapsülün içerisinde tamamen zayıf ve çelimsiz bir insan duruyordu. Sizle alakalı bütün gelişmeleri takip ediyorduk, sizi tanıyorduk, görüyorduk ve farklı bir ırkı merak ediyorduk. Ama sen diğer insanlar gibi ilgi çekici değildin. Hatta bize bir ceset satmaya çalıştıklarını bile düşündük. Öyle ki yaşadığın kanıtlanınca, sadece üç kişilik besin kredisi teklif edildi sana. Tam satmak üzereydiler seni.”

“Neden? Kime?”

“Bilmem. Belki bir aristokrata. Belki de köle tüccarlarına. Hiçbir fikrim yok. Kimse kimseyi tanımaz müzayede alanında. Herkes kimliğini saklar orada. Alacak kişi seni her şey için kullanabilirdi.”

“Sen neden aldın?”

“Satılmak üzereyken gözlerini kırptın! Ve boynundaki damarlar… Hayatınızı adadığınız sıvı boynundan akıp gidiyordu.”

“Bu normal değil mi?”

“Kapsül içinde mi? Hayır! Senin o soğuklukta donmuş olman gerekiyordu. Yaşam belirtinin durmuş olması gerekiyordu! Biyolojik saatinin devam etmemesi gerekiyordu! Ama damarlar hareket ediyordu. Bunda bir yanlışlık olduğunu biliyordum!”

“Kaç tane insan gördün? Belki diğerlerinde de aynı şeyler meydana geliyordur.”

“Kapsülün ne işe yaradığını gerçekten anlamadın mı? Eğer seni kimse çıkartmasa ve kapsül zarar görmese, evrenin sonuna kadar orada kalman gerekiyordu! Ama sen… Kendi kendine öylece çıkabildin. Hem de enerjiyi hissederek.”

Kadın son söylediklerini sessiz bir biçimde dile getirmişti ama bu durum onun duymasına engel olmamıştı. Şimdi kafasında daha başka soruları vardı. Enerjiyi hissetmek ne anlama geliyordu? Dünyaya ne olmuştu? Dört yıldır burada ne yapıyordu? Eunviya-2 istasyonu neresiydi? Bundan sonra ne olacaktı? Hiçbir şey bilmiyordu artık. Ne savaşacağı bir dünya kalmıştı. Ne de bir amacı. Bildiği tek şey, kaderini tayin edecek kadın karşısında duruyordu.

“Eunviya-2… Halbei göçmen istasyonlardan bir tanesi. Ortak istasyon da diyebilirsin. Diğer ırkların ana merkezlerine yani gezegenlerine en kısa sürede gidebileceğin yegâne yer. Ancak o kadar önemli bir yer sayılmaz. Şehrimdeki gibi burası da suç merkezi. Her yer çürümüş, herkes iki yüzlü…”

Kadın kıkırdamaya başladı. Ancak kıkırdaması, normal bir insan ağlaması ile haykırmasının bir karışımı gibiydi ve bunu sağlayan da ağzını oluşturan çukurlardı.

“Gerçekten iki yüzlü olanlar da var tabi!”

Kadın arkasını dönüp kendisine bir bakış attı ve elini klavyesine götürüp, referans aldığı insan bedeni hâline büründü.

“Psikolojik olarak senin ırkına benzemem daha mantıklı. Hormonlarının bana istemsizce güvenmesini ancak bu şekilde sağlayabilirim. Ama bu durum geçici. Çünkü şu an dünya dışında yaşamını sürdüren tek insan sensin. Daha doğrusu sürdürmeyi başaran. Bu yüzden sadece senin için böyle görünmeyi tercih ediyorum. Başka biri tarafından görülmek istemem. Sonuçta insanların kendi gezegenlerinden çıkması yasak. Bu arada hâlen fark etmedin değil mi?”

Neyi fark etmesi gerektiğini bilmiyordu. Kadının söylediklerini tamamen anlamaya çalışsa da bunu başaramıyordu. Kadının kendisini baştan aşağı süzdüğünü fark edince, çevresine ve bütün vücuduna baktı. Hatta kendisini yansıtacak her eşyaya yüzünü yakınlaştırıp, başka bir açıdan da kendisini inceledi ancak değişik herhangi bir şey yoktu. Parmaklarını boynuna attı. Kanı damarlarında dolaşmaya devam ediyordu. Etrafı net bir şekilde görebiliyordu. Yer çekimi düzgün işliyordu. Ya da ona öyle geliyordu. Onu da bilmiyordu. Seslere odaklandı bu sefer de ancak ses düzgün bir şekilde yayılıyordu. Hava ise… Normal olmayan havaydı. Parmaklarını şaplak atacakmış gibi sonuna kadar açıp elini havada gezdirmeye başladı. Hava parmakları arasında gidip geliyordu ancak alışık olduğu gibi değildi. Dikkatini olabildiğince verdiği anda havanın daha yoğun olduğunu fark etti. Parmaklarına çok az baskı uyguluyordu ve biraz daha yoğun olsa jöle gibi bir kıvama sahip olduğu da söylenebilecek gibi duruyordu.

“Hava… Bir şeyler yanlış!”

“Fark edebileceğini düşünmüyordum. Ama böylesi bir ortamda hayatta kalabildikten sonra… Er geç fark edecektin zaten. Ayrıca şu an içinde bulunduğumuz odada oksijen yok. Yani aslında nefes almıyorsun.”

Oksijeni olmayan bir odadaydı şu an ve boğulmaya başladığını, bütün duvarların ona dar geldiğini hissetti. Bir şeyler boğazını sıkıştırıyor, göğsünün üzerine art arda taşlar yığılmış gibi baskı yapıyordu. Vücudu da buna şiddetli bir tepki gösteriyor, parmaklarının en ucuna kadar bir titreşim hissediyordu. Burun delikleri genişliyor, ağzı ise olabildiğince açılmaya çalışıyordu.

“Boğul…”

“Hayır boğulmuyorsun. Aslında normal bir insan olsan… Evet boğulabilirdin. Ancak sen teknik olarak boğulmuyorsun. Sadece beynin öyle zannediyor. Çünkü nefes almaya alışıksın ve bu bir alışık olma psikolojisi. Siz insanları daha önce de gözlemledim. Nefes aldığınızı fark ettiğim anda, bu durum kendisini açığa vuruyordu. Sizle ortak olan özelliğimiz bu aslında. Ya da diğer canlılarla. Hepimiz bir şeylere alışırız. Örneğin Halbeiler…” Kadın konuşmasına devam etmekteyken, o dizlerinin üzerine çökmüştü ve ellerini boynuna götürmüştü. Rengi sararmıştı ve gözlerinin altı çoktan morarmaya başlamıştı. Parmakları ise vücudunun panik hâlinde olduğunu gösterircesine olabildiğince titriyordu.

“Biz soğuğa alışığız. Sıcakta yaşayamayız ve ortamdaki hava bize zarar vermiyorsa eğer, sıcaklığın ne kadar yüksek ya da alçak olduğunu umursamayız. Çünkü alışığız. Sizde de öyle aslında. Nefes almaya o kadar alıştınız ki, bazen nefes almasanız bile bunu düşünmüyorsunuz. Bak. Sana söyleyene kadar umurunda bile değildi. Şimdi boğulduğunu düşünüyorsun.”

Rengi giderek mora dönüşüyordu ve parmakları titremeyi kesmişti. Göz bebekleri büyümüş, yüzündeki kemikler de derisini yırtıp geçecek gibi gün yüzüne çıkmıştı. Öleceğini düşünüyordu. Hiçbir şeyi bilmediği, yabancı bir yerde ve gezegeninin dışında ölüp gidecekti. Her zaman olduğu gibi, kimse onu hatırlamayacaktı ve tanımayacaktı bile.

“Sakin ol. Nefes almaya çalışma çünkü başaramazsın. Beynini kontrol etmek zorundasın. Ölmediğini düşünmen gerekiyor. O soğukta kapsülden çıkmışsan, göçükten kurtulmuşsan, zırhı giyebilmişsen ve ben sana anlatana kadar, hayatta kalma iç güdülerinin yönlendirmesi ile benimle konuşmuşsan, bunu yapmak zor olmayacaktır. Dediğimi yap. Yoksa…”

Yoksa ne olacaktı? Zaten boğuluyordu ve gözlerinin önündeki perde tamamen kapanıyordu. Bundan daha kötü ne yaşayabilirdi?

“Seni kapsüle geri koyarım. Sorularının cevabını almadan sonsuza kadar kapalı kalmak istemezsin değil mi?”

Ölmekten daha beter bir şey varsa, o da yaşarken sorularına cevaplar alamamaktı. Ona göre bu durum öyleydi. Halbei askerlerinden çaldığı zırhı üzerine geçirdiği zamandan beri aklında yüzlerce soru vardı. Ölmek belki de her şeyi geride bırakıp, soruları umursamamak olabilirdi. Fakat yaşarken bu soruların tek adım ötesinde olmak ve buna sahip olamamak, ona ıstıraptan başka bir şey sağlamazdı. Belki kapsülden tekrar çıkabilirdi ama aradan bu sefer kaç yıl geçecekti? On? Elli? Yüz? Bin? Dört yıl boyunca habersiz olduğu her şeyin arasını kapatabilirdi. Ama daha fazlası? İmkansızdı.

“Sakin ol. Sadece hayatta kal.”

Kadının dediklerini yapma kararı aldı. Gözlerini sık sık kapatıp açtı ve boğazındaki ellerini çekip zemine doğru salladı. Kafasını da aşağı indirip, kendini rahatlatmaya çalıştı. Bir yandan da kadının kendisine söylediği şeyleri tekrarlayıp hem beynine bir elektrik yollamayı hem de egosunu yüksek tutmayı denedi.

“Hayatta kalıyorum. Soğukta, sıcakta, basınçta ve oksijensizlikte. Hayatta kalabiliyorum! İstediğim her şeye meydan okuyabiliyorum. Yine yapabilirim.”

Rengi yavaş yavaş yerine gelmeye başlamıştı. Gözlerinin büyüklüğünün anormal artışı ve parmaklarındaki titreyiş de eski hâline dönmüş, içindeki korku ise bir anda sönüvermişti. Kendisini teselli etme ve gaza getirme çabaları yavaş yavaş işe yaramıştı.

Kadın onun önünde diz çökerek ellerini onun yüzüne koydu.

“Benim için çalışacaksın. Sana her şeyi anlatacağım. Ne yaptığımı, niye yaptığımı, kimlerle çalıştığımı, amacımı… Her şeyimi. Sana mükafat olarak yaşamayı sunuyorum. İstediğin her ırkın gezegeninde yaşayabilmeyi, uçsuz bucaksız bu evrende bütün yıldızları keşfedebilmeyi… Ne istersen. Sadece benimle çalış ve yapacağım bütün deneylere gönüllü ol. Neler yapabileceğimize inanamayacaksın!”

O da ellerini kadının ellerinin üzerine koydu ve sadece kafa sallamak ile yetindi. Sorularının cevabını alacaktı ve bunun üzerine hiçbir dünya insanının göremeyeceği şeyleri görecekti. Ama onun istediği bitmek tükenmek bilmeyen merak duygusunu sona erdirmekti. Belki de sadece bu yüzden kabul ediyordu. Her şeyi görürse, hiçbir şey için artık soru sormayacaktı.

Bir Dünya Yılı Sonra

Altı patlar plazma silahını uzaylının kafasına dayamıştı ve kolundaki küçük yazıcıyla oluşturduğu sigarasının külünü, uzaylının avuçlarına dolmuş küçük su göledine dökmekteydi.

Geldanti yağmurları uzun zaman sonra ilk defa bu kadar uzun ve hızlı bir şekilde yağıyordu. Mor damlacıkları bütün bir şehrin üzerine kinini kusuyor, kirletilen havanın bir nevi intikamını halktan çıkartıyordu. Ancak zemine çakıldığı anda hızlı bir şekilde buharlaşıyor, ortamı ısıtmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bu da bütün şehrin sokaklarını sise boğuyordu.

Kafasını kaldırıp gökyüzüne ya da gökyüzü diyebileceği alana baktı. Bomboştu. Sadece mordan bir çarşaf üzerlerine örtülmüştü ve sanki bu gezegeni herkesten saklamaya çalışıyor gibiydi. Kafasını aşağı indirip tekrar önünde diz çökmüş olan yaratığa ve vücudunun farklı yerlerinde oluşan yara izlerine baktı.

“Dediklerimi dinledin değil mi?”

Uzaylı kafasını aşağı yukarı sallayarak, onu pörtlek gözleri ile onayladı ve anlamadığı bir dilde konuşmaya başladı. Onu susturup boşta kalan elini sol kulağına götürdü ve beresini hafifçe sağa sola oynatıp altta kalan uzun saçlarını hafifçe kenara çekti.

“Ne? Kusura bakma. Saçlar bazen simültane çeviriye engel oluyor. Tekrar söyle!”

“Bana bunları neden anlattın?”

Kendisi de bilmiyordu. Bu yok ettiği dokuzuncu hedef ve ikinci silah tüccarıydı. Onlara kadınla nasıl tanıştığını anlatmayı seviyordu. Fakat şu an kurbanının bunu sorması onda farklı bir his yarattı ve gülümseyip tetiğe asıldı. Havada patlayan yeşil bir ışık, küçük bir ok gibi silahtan çıktı ve kurbanının kafasını yarıp duvara onun yaşam sıvısı ile birlikte çakıldı. Silahını kaldırıp tetiğini kapattı ve kabzasındaki düğmeye basıp onu pasif bir hâle getirip,

belindeki yerine yerleştirdi. Başka bir sigara daha yakarak yürümeye başladı. Bir yandan da kendi kendine söyleniyordu.

“Aslında haklısın. Başka bir sefere… Başka birine… Belki de başka şeyler anlatırım.”

11 Ay Önce

Nefes alınmayan bir ortam içerisinde olduğunun farkındaydı ancak kendi tabiri ve alışkanlıklarının neticesi olarak “nefes nefese” kalmıştı. Daha ne kadar koşması gerektiğini bilmiyordu. Her döndüğü köşe, karşısına başka bir duvar çıkartıyordu ve yıkmaya ya da geçip gitmeye çalıştığı her engel başka bir anda ona daha güçlü olarak yansıtılıyordu.

“Dünya’da ordu. Burada bu! Nefret ediyorum bundan!”

Kendi kendine konuşması onu rahatlamaya yetiyordu en azından. Çünkü çevresinde bir insan sesi duymayalı, kapsülün içinde geçirdiği süre de dahil olmak üzere bayağı uzun sürmüştü. Kendi sesini sırf bu yüzden, değişik tonlarda çıkardığı bile oluyordu fakat içerisinde bulunduğu bölgenin en tepesinde onu izleyen Halbeili kadın, buna izin vermiyordu. Sürekli emirler yağdırıyordu ve o buna hiçbir şekilde karşılık vermeyerek itaat ediyordu.

“Sağına dön! Bir el ateş hakkın var!”

Sağına döndüğü sırada duvarlardan biri yok olup solundaki açık alanı kapattı ve önüne iki tane hologram çıkarttı. Biri kendisi gibi insandı. Diğeri ise farklı renkte boynuzlara sahip olan bir uzaylıydı. İnsan masum duruyordu fakat uzaylı onun yerine elinde garip bir nesne tutuyordu.

“Kime ateş edeceksin?”

Halbeili kadın kendisine garip bir silah vermişti. Silah kişinin karakteristik özelliği ile çalışıyordu ve onu tutmakta olan kişinin en güçlü özelliğini ortaya çıkartıyordu. Kadınla çalışmayı kabul ettiği gün bu silahı almaya hak kazanmıştı ve kadın kendisine bu silah ile ilgili sayısız video izletmişti. Bitkileri kontrol eden uzaylılar da vardı. Yıldızları yok eden de. Sadece ateş çıkartan küçük farelere benzeyen yaratıklar da bulunuyordu bu videolar içerisinde, yıldırımlar yağdıran şeytan görünümlü tipler de. Bu onda olabildiğince heyecan ve istek uyandırmıştı fakat daha silahı ilk ateşlemesinde, hedefine düz bir ışık haresi gönderebilmişti. Küçük, silindir ve dümdüz ilerleyen bir ışık haresi… Tek yapabildiği buydu. Yıldırımlar, ateşler, gök taşları, bitkiler falan yoktu. Sadece ışık. Kadının buna verdiği tek cevap ise;

“El feneri ile de aynı şeyi yapabilirsin!”

Demek olmuştu. Ancak o bunu umursamamıştı. Çünkü kadın kendisine silahı ilk teslim ettiği zaman silahın bir açığı olduğunu anlamıştı.

“Bu silah kişinin karakteristik özelliğini ortaya çıkartır. Vunganlar’ın en büyük başarısı belki de bu silahtır. On beşinci Vungan Kralı Ko-Tush’undu bu silah. Çalması zor oldu. Benimle çalışacaksan, bu silah hep yanında olmalı.”

Kadın silahı onun ellerine bıraktığı anda kurmuştu bu cümleleri ve silahın açığı ya da kullanım kılavuzu ilk cümlede ortaya çıkıyordu.

“Karakteristik özellik…”

Eğer kendi karakterini yani ruh hâlini ne kadar düzenli hâle sokarsa, silahın hizalanması o kadar kolay oluyordu. Ancak aklındaki sorulara ne zaman dalarsa, silahtan çıkan ışık hareleri namludan çıkar çıkmaz yüzlerce parçaya bölünüp yollarına devam ediyordu. Fakat kadına söylemediği bir şey daha vardı.

“Ateş et artık!”

Kadının seslenmesi ile kendine geldi ve hızla belindeki yerinden silahını çıkarttı. Dünyada kullandıkları altı patlara oldukça benziyordu fakat yapısı

teknolojinin gelişmişliğini gözler önüne seriyordu. Mermi haznesinin olduğu yerde sadece altı tane deliği bulunan yuvarlak bir silindir vardı. Fakat içi boştu ve delikleri parlıyordu. Onun ruh hâline göre delikler renk değiştiriyordu. Kabzanın üzerinde ise parmak izi tarayıcısı gibi bir tarayıcı vardı ve kabzayı eline alır almaz bileğinin altına kadar onu saran bir metal protez oluşturuyordu. Bu işlem bir saniyenin altında gerçekleşiyordu. Namlu ise bazı yerlerinden delinmişti ve silindir haznenin ışıkları bu küçük oyuklardan fırlıyordu. Namlunun alt kısmında ise silindire kadar uzanan başka bir namlu bulunuyordu. Bunun ne işe yaradığını bilmiyordu fakat tahmin edebiliyordu. Ruh hâline göre bu namludan da ateş açılabiliyordu. O böyle düşünüyordu.

Karşısındaki iki hedefe tekrar baktı. Ateş edeceği hologramın hangisi olduğunu bilmiyordu. O anda bunu düşünmüyor, onun yerine dünyasının başına gelenleri hayal ediyordu. Küçük çocukların uzaylılar tarafından işkence gördüğünü, savaşamayanların köle olarak satıldığını kafasında canlandırıyordu. Bu işe onun ruh hâlini oldukça kızgın hâle getiriyordu.

O anda kadının da beklemediği bir şey oldu. Tetiğe daha dokunmadan silah ateş aldı ve iki namludan da birer mermi dışarıya fırladı. Üst namlunun mermisi normal metalik bir mermiydi fakat alt namludan çıkan şey saf ateşin kendisiydi. Ancak bu iki mermi iki hedefi de vurmuş hatta onları küle çevirmişti.

Kadın şaşkınlık içerisinde bulunduğu cam bölmenin arkasındaki kısımdan kendisine seslendi.

“Bitti. Yukarı gel!”

Kadının yanına çıktığı sırada onun bakmakta olduğu ekranı gördü. Kadın yavaş çekimde namludan çıkan mermilere bakıyordu. Alt namludan çıkan saf ateş, üst namludan çıkan merminin çevresinde dönüyor ve onu tam anlamı ile kızartıyordu. Mermi ise parçalara ayrılıyor ve ateş ile birleşiyordu. En sonunda da ikiye ayrılıyor ve hedefleri kendi başlarına buluyordu.

Videoyu arka arkaya dört beş defa daha izledikten sonra kadın arkasını döndü ve kendisine baktı.

“Konuşmamız lazım.”

Biterken Çalıyordu; Red Army Choir – Katusha

İşgal I

İşgal II

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir