İsyandan Sorumlu Devlet Paşası: Abaza Mehmed Paşa

İsyandan Sorumlu Devlet Paşası: Abaza Mehmed Paşa

Yazar: Cemal Özer (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 2. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

Yeryüzü 5 milyar yıla yakın ömründe irili ufaklı sayısız devlete ev sahipliği yapmıştır. Osmanlı Devleti ise yeryüzünde kurulmuş en ‘uzun soluklu’ devletlerden bir tanesidir. Parçalanmış Anadolu Selçuklu Devleti’nin bir uc beyliğinden imparatorluğa uzanan, tam 36 padişah görmüş bir saltanat. Bu saltanatın, 624 yıllık tarihinde, çokca kanlı savaşa, kardeş kavgalarına, uçsuz bucaksız entrikalara ve devleti yıkılmaya kadar götürebilecek nice isyanlara şahit olmuştur. Benim değineceğim konu ise 17. yy’ın ilk yarısında geçen sıradışı bir isyanın hikayesi.

Önce olayların daha iyi kavranabilmesi için dönemin konjonktüründen kısaca bahsedeceğim. II. Mehmed’in (Fatih) Teşkilat Kanunnamesi’ndeki “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir,” ibaresiyle kardeş katli resmi hale gelmişti. Yeniçerileri, sipahileri, devlet büyüklerini hatta diğer devletlerin hükümdarlarının desteğini alan şehzadeler kardeşlerini ortadan kaldırarak tahta çıkıyor ve mutlak otoriteyi inşa ediyorlardı. Ancak bu kanun I. Ahmed’in tahta çıkmasıyla sona ermiştir. I. Ahmed getirdiği ekber ve erşet sistemiyle akli dengesi yerinde olan en yaşlı şehzadenin tahta çıkmasını kanunlaştırmıştır.

Peki öldürülmeyen kardeşler? Kafes sistemiyle önceden başka vilayetlerde lalalar ile yetişen şehzadeler saraya hapsoldular. Hapis hayatı yaşadıkları için akli dengeleri bozulanlar oldu. Devlet yönetimi konusunda da bilgileri teoriden ibaret olan pratikten yoksun şehzadeler tahta çıktıklarında yönetimi perde arkasındaki valide sultanlar ve vezîriâzamlar ele geçirdi. Devlet idaresi siyasi partiler gibi bloklaşmış paşaların, ulemaların, yeniçeri ağalarının elinde ızdırap çekmekteydi. Hülasa padişahların mutlak otoritesi artık ortadan kalkmış bulunuyordu.

Tarih 1622’yi gösterdiğinde genç ve tecrübesiz II. Osman (Genç) yeniçeriler tarafından zorla tahttan indirilip zindanda katledilir. Bu vaka Osmanlı tarihinde o zamana kadar görülmemiş bir şeydir. Sadece tahtan indirilmesi planlanan padişahın canı kulları tarafından alınmıştır. Olay ülkede infial yaratır; ulema kesimi, ordu ve halk maktüllerin bulunup cezalandırılmasını ister. Akabinde Anadolu’da bir paşa, II. Osman’ın intikamını almaya and içerek isyan bayrağını çeker: Abaza Mehmed Paşa (1623). Peki kimdir bu paşa? II. Osman’ın Hotin seferinde Rumeli Beylerbeyi olarak kılıç kuşanmış sekbanlarla[1] beraber yeniçerilere karşı mücadele etmiş bir paşadır. II. Osman öldüğünde ise Erzurum Beylerbeyi’dir. Vakanüvislere[2] göre, Abaza Paşa’nın akıllı bir adam olduğu söylenemez, cahildir. Akıl hocası, Sarıbabazade Abdurrahim Efendi isimli bir şeyhtir. Osmanlı tarihinde isyan çok sık görülen bir olaydır ancak Abaza Mehmed Paşa’nın isyanını olay örgüsü bakımından ben ayrı bir yerde tutarım.  (Görsel 1: Abaza Mehmed Paşa)

Bir celalinin yanında yetişmiş olan Abaza Mehmed Paşa’nın isyandaki ilk icraatı Erzurum’da İran saldırılarına önlem amaçlı konuşlandırılan yeniçerileri rütbe ayırt etmeksizin toptan idam etmesi olur. Anadoluda yeniçeriler ezelden beri sevilmediği için 40.000 kişilik devasa bir sekban ordusu toplaması zor olmaz. Sekban ordusu Sivas’a gitmekte gecikmez ve oradaki yeniçerileri de kılıçtan geçirir evlerini, mallarını yağmalarlar. Üstelik Abaza Paşa yalnız değildir. Sivas valisi Tayyar Mehmed Paşa da isyana destek vermektedir. Yeniçeri-sekban kavgası başka bir boyuta taşınmıştır. Bu durum İstanbul’u ayağa kaldırır. Yalnız ilginç bulduğum bir durum var. Yeniçeri ileri gelenlerini Sivas’ta develerin üstünde çarmıha gerip omuzlarını deldirip bal mumu koyduğu nakledilen[3] Abaza Paşa’yı devlet yok etmek yerine görevinden (Erzurum Beylerbeyliği) azledip ‘Sivas Valisi’ olarak atamayı önermiştir.

Sıradışılık bana göre tam burada başlar. Vakt-i evvel sadece sultana ters düştüğü için vezîriâzam boğdurulurken şimdi sıradan bir paşa ile uzlaşma yollarına başvuruluyordu. Osmanlı Devleti katılığını kaybediyor, açık bir şekilde evriliyordu. 6 senede (1617-1623) 4 cülûs olmuş bahşişler hazineyi boşaltmıştı, kapıkulları içinde sadece yeniçerilerin sayısı 100 yılda (1568-1670) % 321 gibi bir oranla artış göstermişti[4] ve onlara kaynak sağlamakta zorlanılıyordu. Liyakat kalmamış; valilik, kadılık gibi büyük vazifelerin başına bile rüşvetle geçiliyor. Rüşveti veren kişi ise ödediği rüşvet miktarını toplayabilmek için icraat yerine vergilerle reayanın sırtına çöküyordu. Hülasa devlet boğuluyordu; isyan eden bir paşanın başını ezmeye dahi mecali yoktu.

Tekrar olaya dönelim. O sıralarda Bağdat’ta Bekir Subaşı olayı[5] da patlak verince İstanbul sefer kararı almıştı ve ordunun başına serdar olarak vezîriâzam Çerkes Mehmed Paşa atandı. Önce Abaza isyanı dindirilip sonra da İran’a yürünecekti. Ordu Konya’ya vardığında serdâr Çerkes Paşa, Abaza Paşa’ya telkinlerde bulunan bir mektup yollamıştı. Ancak isyankar paşa savaşmaktan yanaydı.

Burada bir es vermek istiyorum. Bana göre devlet ‘zoraki’ denecek şekilde Abaza ile savaşma yoluna gitti. Zoraki kelimesi ciddi bir iddia gibi gözükebilir ancak ben İstanbul’un Abaza’dan çekindiği hatta korktuğu kanaatindeyim. Görevden azli yerine valilik teklif edilmesi, devletin onu indirmek için hazırladığı ordunun başına serdâr olarak padişahtan sonra en yetkili kişi olan vezîriâzamı ataması, bütün Anadolu Beylerbeyleri’nin serdarın emri altına sokulması ve ordu Konya’ya geldiğinde Abaza’nın sekbanları ile aralarında birkaç günlük mesafe kalmış olmasına rağmen telkinle durdurmaya çalışması gibi verilere baktığımda başka bir ihtimal göremiyorum.

Osmanlı ordusuyla Abaza’nın sekbanları Kayseri’de karşılaştıklarında şans yüzünü Osmanlı’ya dönmüştü. Abaza’nın işbirliği yaptığı Türkmen aşiretler sırtlarını dönüp savaş meydanını terkettiler. Sivas Valisi Tayyar Mehmed Paşa, Sivas tımarlıları ve Türkmenler saf değiştirip serdârın ordusuna geçtiler. Devlet gücü üstün hale gelince sekbanlar Abaza’nın öldüğünü sanıp kaçmaya başladılar. Er meydanında kitlelere liderlik etme yetisi önemini göstermişti. Akıllı olmadığı herkesçe bilinen Abaza Paşa müttefiklerini yanında tutmayı başaramamıştı ve bozguna uğradı. Geri çekilip Erzurum Kalesi’ne kendini kitledi. Çerkes Paşa üstüne yürüyüp kaleyi kuşatınca sıkışan Abaza Mehmed Paşa affolunmayı diledi. Çerkes Mehmed Paşa kaleye 2000 yeniçeri koydurdu, Abaza’dan onlara dokunmama sözü alarak affetti ve Erzurum Beylerbeyi olarak kalmasına izin verdi (1624). Tüm avantajını kaybetmiş olan Abaza Paşa’nın talihi; kışın yaklaşmış olması, devletin programında bir İran seferi olması ve kış mevsimi geldiğinden kuşatmanın zor olması dolayısıyla serdârın Tokat’a çekilmesiydi.

Aradan birkaç yıl geçmişti. Vezîriâzam Çerkes Paşa olaydan yakın bir süre sonra ölmüş yerine Hafız Ahmed Paşa getirilmişti. Hafız Paşa zamanında yapılan Bağdat Seferi başarısızlıkla sonuçlanıp akabinde azledilince Halil Paşa vezîriâzam olmuştu. Bağdat Seferi sırasında baskıdan kurtulan Abaza Mehmed Paşa kininin hiç bitmediği yeniçerileri tekrar kaleden atıp kılıçtan geçirmeye başlamıştı. O artık ‘isyandan sorumlu devlet paşası’ idi. O sırada IV. Murad padişahtı ancak küçük olduğu için devletin başında validesi Kösem Sultan bulunuyordu. Payitahtta Abaza’nın idam fermanı çıkmıştı. Halil Paşa derhal ordusunu hazırladı. Yanına da eski bir yeniçeri ağası olan Hüsrev Paşa’yı almıştı. Artık Abaza’nın ortadan kaldırılması gerekiyordu. O sırada Gürcistan’da Ahıska Kalesi İranlılar tarafından kuşatılmıştı. Bunun üzerine Anadolu Beylerbeyi Dişlenk Hüseyin’e tüm Anadolu sancaklarında asker toplama emri verilmişti. Halil Paşa, Abaza’ya Ahıska’ya desteğe gitmesini eğer giderse padişahın gözüne girebileceğini söylemişti ve Abaza Mehmed Paşa’ya ‘destek’ olarak 800 yeniçeri yollamıştı. O sıralarda idam fermanını öğrenen Abaza gece baskınıyla bütün yeniçerileri kılıçtan geçirmişti. Üstüne gelen Dişlenk Hüseyin Paşa’yı, Trabzon ve Diyarbekir Beylerbeyi’ni de gece baskınıyla kılıçtan geçirdi. Beslenen karga yine göz oyuyordu. Bunun üzerine Halil Paşa Erzurum’u kuşatma altına aldı (Eylül 1627). Kış iyice etkisini göstermişti ve bu koşullar altında devam edemeyen ordu Tokat’a çekildi. Halil Paşa başarısızlığın cezasını sadrazamlıktan ve serdârlıktan azliyle ödedi. IV. Murad (yani Kösem Sultan) devlet erkanını topladı, Abaza’yı yok etmek için vezîriâzamlık ve serdârlık savaşçı addedilen Hüsrev Paşa’ya verildi.

Hüsrev Paşa orduyu demir yumruk gibi yönetiyordu. İlk olarak Abaza’nın İstanbul’daki casuslarını yakalattı ve Abaza’nın Sivas’ta yeniçerilere yaptıklarını yaptı; omuzlarını oydurup mum dikip ibret-i âlem için dolaştırmıştı, kısasa kısas yapıyordu. Katılığı ve acımasızlığıyla orduyu da düzende tutmayı başarmıştı. Ordu artık Abaza’yı Erzurum’dan söküp atmaya hazırdı. Öyle ki kaleyi dövecek büyük toplar denizden Samsun’a oradan da Erzurum’a taşındı. Abaza için tarih tekerrür ediyordu. Yönetmeyi bilemediğinden yanındaki paşalar ona sırtlarını dönüp Hüsrev Paşa’ya sığınmışlardı. Hüsrev Paşa atılgandı ancak akılsız değildi paşalara yüz dönmek yerine yanına çekti. Abaza zora düşmüştü ve son çare olarak İran şahından yardım istedi. Şah birkaç bin kişilik destek gönderse de Hüsrev Paşa kelimenin tam anlamıyla kaleyi içten fethediyordu. Kaledekilere saf değiştirirlerse kapıkulu askeri olacaklarını vaat etmişti. Kaleden kaçanlar Hüsrev Paşa’ya sığınıyordu. Kurtuluşu olmadığını anlayan Abaza Mehmed Paşa akıl hocası olan Şeyh Seyyid Abdurrahim’i Hüsrev Paşa’ya gönderip aman diledi. Serdar Hüsrev Paşa bir amânnâme gönderdi ve kaleyi aldı (Eylül 1628)[6]. Abaza’nın bazı sekbanlarını kapıkulu askeri ve cebeci yaptı, bütün askerlerini kaleden çıkartıp yerlerine yeniçerileri koydu. Prof. Dr. Halil İnalcık ‘Osmanlılar bir yeri zorla fethe girişmeden önce, üç kez teslim önerisinde bulunurlar, kabul edilirse amân verirler, şehirlere amânnâme ve ahdnâme ile güvenceler tanırlardı’[7] diyor. Ancak burada söz konusu fetih değildi. Erzurum zaten 1517’de I. Selim (Yavuz) tarafından alınmıştı. Mevzubahis bir Osmanlı paşasının isyanıydı. Sıradışılık devam ediyordu. Evet, isyandan sorumlu devlet paşası bir kez daha affedilmişti; hem de bu sefer, o dönem, devletin en büyük düşmanı olan İran şahıyla işbirliği yapmıştı.

Devletin ikinci kez affetmesinin sebebini birinciyle aynı buluyorum; büyük bir ordu hazırlanmış olsa bile devletin isyancı paşanın başını ezmeye mecali yoktu. Bu kanıya varmamın sebeplerinden biri, Abaza üzerine yapılan sefer sırasında sipahiler mızmızlanmışlar ve onları yatıştırmak için ellerinden alınmış olan vergi toplama yetkisi geri verilmişti. Yani devlet, asker konusunda kendinden ödün vererek anca iş yaptırabiliyordu. Eğer kuşatma uzun sürseydi Halil Paşa gibi Hüsrev Paşa’nın da mecburi olarak geri çekilmesi muhtemeldi. Hüsrev Paşa’nın ivedilikle hareket edip kaleyi kuşatma sebeplerinden biri olarak da bunu görüyorum. Ayrıca askerlerin ulufelerini ise Mısır’dan hazinelerin gelmesi ile ödeyebilmişti. Ekonomik olarak da devletin mecali yoktu. İkinci affın bir diğer sebebi de Hüsrev Paşa’ydı. İstanbul’a vardıklarında idam edilmemesinde etkili olmuştu. Muhtemel nedeni ise varlıklı biri olan Abaza’dan rüşvet almış olmasıydı.

Bana göre en önemli sebep ise güçlü bir padişahın olmamasıdır. Monarşi dönemlerinde yasama, yürütme, yargı gibi erklerin sınırlarının çizilmesi söz konusu olmadığından, devletlerin yaşayabilmesi için diktatoryal yönetimle idare edilmeleri şarttı. Bahsi geçen dönemde ise IV. Murad henüz 17 yaşında bir gençti ve devleti tepeden yönetmesi mümkün değildi. Kösem onun adına devleti yönetiyordu. Öyle ki valide sultanlar Bayezid Meydanı’nda bulunan Eski Saray’da kalırken, Kösem Sultan Topkapı Sarayı’nda ikâmet etmekteydi. IV. Murad’ı adım adım izliyordu. Devlet toplantılarını perde arkasından dinliyor sadrazamlarla bizzat kendisi muhattap oluyordu[8]. Devlet yazışmalarında IV. Murad adına Kösem’in imzası bulunuyordu. Pasif padişah otorite sorunu yaratıyordu. Kapıkulları Devlet-i Aliyye’den korkmuyor; reayayı soymaktan, isyan çıkarmaktan hatta istediklerini alamadıklarında sultanları ayak divanına[9] çağırmaktan çekinmiyorlardı. Bu kargaşa ve sürekli isyan hali IV. Murad iktidarı tam olarak ele geçirene kadar da süregelmiştir.[10] (Görsel 2: IV. Murad)

Tekrar Abaza Paşa’ya dönelim. Erzurum’dan İstanbul’a getirilip padişahın huzuruna çıkarıldığında “Devletlü padişahım! Yeniçeri merhum karındaşınızı katl etmekle cümle beylerbeyiler kanın talep etmeğe kağıtlaştık ve ittifak ettik. Kulunuz sözünde durdu. Onlar yan çaldılar” dediği belirtilir.[11] Azlinden sonra ise Anadolu’dan uzaklaştırılmasına karar kılınan Abaza Paşa Bosna’ya önce vali olarak atanmıştı, sonradan padişah (arkadaşını yakın; düşmanını daha yakın tut düşüncesi ile olsa gerek) İstanbul’a yanına aldırdı. Halkın gözünde ise Abaza sanıldığı gibi devlete başkaldıran bir hain değildi. Bilakis o, II. Osman’ın katleden kapıkullarından intikam almaya and içmiş cevval bir halk kahramanıydı. Giyim kuşamıyla bile ilgi odağı olan bir kahramandı.[12]

Abaza Paşa sultanın gölgesi gibi olmuştu. Ava ya da gezintiye çıktığında yanından ayrılmıyordu. Paşalıktan isyancıya dönmüş, sonrasında tekrar gözde bir paşa olmuştu. IV. Murad da Kösem’den sıyrılmış ve artık tam manasıyla padişah olmuştu. Hal böyleyken Abaza’nın bu kadar parlamasından da bir hayli rahatsızdı. Aynı zamanda intikamcı bir sultandı; asla unutmuyordu. İsyancı Abaza’nın ortadan kaldırılması gerektiğine kanaat etmişti ve bir bahane gerekiyordu. Bir gün padişah Topkapı’da dolaşırken Abaza Paşa’ya denk geldi. Abaza sultanı görünce inmek istedi IV. Murad’ın attan inmemesini emretti ancak Abaza yine de atından indi. Üstelik padişahın karşısına kınında kılıcıyla çıkmıştı ve bu teammülere aykırıydı padişahın huzuruna silahla çıkmak yasaktı. Sultan Murad oradaki bostancıyı çağırıp Abaza’nın atından indirilmesini ve kılıcının alınmasını emretti. Bostancı da Abaza’ya padişahın huzuruna kılıçla çıkılamayacağını bilmediğini söyleyerek sert çıkıştı. Karşılaştığı bu tavırdan kuşkulanan Abaza kaçış yolları aramaya başladı. Ermeni ve Rumlar arasında Kudüs’teki Kamame Kilisesi’nin kullanımı hususunda çıkan kavgada Ermeni cemaaatinden rüşvet almıştı. Davayı Rumlar kazanınca da bu rüşvet olayı günyüzüne çıktı. Padişah Ermeni rüşvetçilerinin asılmasını istediğini bostancıbaşı aracılığıyla divanda bulunan vezîriâzama duyurdu. Divan kapısı önünde hemen birkaç Ermeni idam edildi. Onlardan rüşvet alan Abaza’yı çağırdı. Saraya ayak basar basmaz isyancı paşa hapsedildi ve kendisine padişahın kaleme aldığı idam fermanı okundu. Abaza’nın son sözleri ‘Dünyada bir muradım kalmadı, emir padişahımın, gam değildir’ oldu (Ağustos 1634). 

Sokakta yeniçerileri kılıçtan geçirdiğinde boynu vurulmamış affedilmişti. İran şahıyla ittifak yaptığında boynu vurulmamış, affedilmişti. Ölümü çok göz önünde durmaya başlamasından olmuştu. Çünkü IV. Murad bu parlayışın kendi şanına karşı olabileceğini düşünüyordu ve intikamcı karakteri Abaza’nın zamanında yaptıklarına karşı kinini hep diri tutmuştu. O zamanlar güç sahibi değildi ancak iktidar artık onun elindeydi. Ne ilginçtir ki isyandan sorumlu devlet paşasının ölümü isyandan olmamıştı.

1623’den 1634’e kadar tam 11 yıl devleti meşgul etmiş Abaza Mehmed Paşa’nın hayatının türlü tuhaflıklar barındırmasının yanı sıra, hikayesine tepeden bakıldığında esasen Osmanlı Devleti’nin 17. yy’na ışık tutmaktadır. Özellikle kapıkulu askerlerinin devlet içi kırılmalara ve padişah katletmeye varan rollerini, halkı içinde yaşadıkları devletin ordusuna düşman hale getirip isyana mecbur edecek kadar ileri götürdükleri zorbalıklarını göstermektedir. Ayrıca monarşilerde otorite yoksunluğunun bürokrasi-liyakat eksenindeki tepkimelerini incelemek açısından da güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum. Sonuçta tarih kronolojiden ibaret değildir, anlamak için empati kurarak olayları iyi okumak gerekir. Bunun için ise bir olayda tarihlerden ziyade sebep-sonuç ilişkisini ve iç-dış etkenleri iyi incelemek gerekir.


Kaynakça

Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2015.

Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2014.

Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi Cilt II (Haz. Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal), Kültür Bakanlığı Yayınları, 1999.

Abdulkadir Özcan, IV. Murad – Şarkın Sultanı, Kronik Kitap,  2016


[1] Osmanlı İmparatorluğu’nda, eyalet paşalarına ve sancak beylerine bağlı olarak görev yapan bir asker sınıfı. Etimolojik kökeni ise bir hayli ilginçtir. Farsça kökenli köpek bakıcısı anlamına gelen ‘seg-ban’dan türemiştir.

[2] Vakanüvis: Saltanatın tarihi olaylarını not etmekle görevli kişilere verilen isimdir. Abaza Paşa’nın zamanın diğer paşaları gibi eğitim almadığından dolayı bu şekilde söylenmektedir.

[3] Özcan, 2016, s.26

[4] İnalcık, 2015 s. 213

[5]Bağdat vilayetinde nüfuzlu birisi olan Bekir Subaşı Bağdat Beylerbeyiliğine talip olmuş ve kargaşa çıkartmıştır. Tıpkı Abaza gibi sıkışınca İranlılarla işbirliğine gitmiş ancak affedilip Bağdat Beylerbeyi yapılınca İran’a sırtını çevirmiştir. Şahın ordusu kaleyi kuşatınca kaleyi müdafa etmiş ancak oğlu tarafından ihanete uğramıştır. Oğlu surun bir kapısını gizlice açtırıp şahın ordusu kaleyi ele geçirince Bekir Subaşı ve adamları hapsedilip ağır işkencelere maruz kalarak öldürülmüştür.

[6] Çeşitli kaynaklarda 18 Eylül – 22 Eylül olarak farklı tarihler verilmiştir. Bu sebeple Eylül 1628 dışında net bir tarih veremiyorum.

[7] İnalcık, 2015, s. 13                                          

[8] İnalcık, 2014, s. 371

[9] Osmanlı Devleti’nde acil ya da olağanüstü durumlarda padişahın bizzat katıldığı divan toplantılarına denir. Ayak divanı denmesinin nedeni ise padişah dışında divanda bulunan herkesin ayakta hazır bulunmasıdır.

[10] IV. Murad’ın Sinan Paşa Köşkü’nde (İncili Köşk) ayak divanına vezîriâzam, şeyhülislam, kazaskerler, ulemalar, yeniçeri zabitleri gibi en üst düzeyde bürokratları ve isyan eden kapıkullarının elebaşlarını da çağırarak mütabakata varıp iktidarı ele geçirmiştir (8 Haziran 1632).

[11] Peçevi İbrahim Efendi, 1999

[12] Giyim-kuşam sözkonusu olduğunda öyle özenli ve güzel giyinir ki ‘Abaza kesimi kaftan’ modası peydah olmuştur. Halkın ve padişahın bizzat kendisinin bile onun giydiklerini taklit ettikleri bilinir. Bindiği atını bile süslemiştir. IV. Murad Bağdat Seferi’ne çıktığında atını Abaza’nın süslediği şekilde süsletmiştir.

http://gorgondergisi.org/category/gorgon-e-dergisi/gorgon-dergisi-2-sayisi/2-sayi-yazilari/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir