Melankoli: İnsanların Gerçeklikleri Bizim Cehennemimizdir

Melankoli: İnsanların Gerçeklikleri Bizim Cehennemimizdir

Bu yazı, 15 Şubat 2019 tarihinde yayımladığımız Gorgon E-Dergisi’nin  6. sayısında yer almaktadır. Dergide yer alan yazıların tamamını görmek için tıklayınız: Tüm Yazılar 

Yazar: Salih Furkan

“Rab Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, ‘Tanrı gerçekten bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin demedi mi?’ diye sordu. Kadın ‘bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz’ diye yanıtladı, Ama Tanrı, ‘bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz’ dedi. Yılan, ‘kesinlikle ölmezsiniz, çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.’ Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Rab Tanrı’nın sesini duydular. Ondan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. Rab Tanrı Adem’e ‘Neredesin?’ diye seslendi. Adem, ‘bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim’ dedi.”[1]

“Rabbin meleklere: ‘Ben arzda bir halife yaratacağım (câilu). Orada fesad çıkaracak ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın, biz seni hamd ile tesbih ve takdis ederken? Her halde ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim!’ buyurdu. Ve Ademe bütün isimleri öğretti. Sonra isimlerin müsemmalarını meleklere gösterip: ‘Haydi davanızda sadıksanız, bana şunları isimleriyle haber verin’ buyurdu. ‘Sübhansın Yarab! Bizim için senin bize bildirdiğinden başka ilim ne mümkün! Her şeyi bilen hikmet sahibi şüphesiz sensin!’Allah: ‘Ey Adem! Bunlara onları isimleriyle haber ver.’buyurdu. Adem isimleriyle haber verince, Allah şöyle buyurdu: ‘Demedim mi size, ben her halde göklerin ve arzın gaybını bilirim ve neyi açıklıyor neyi de gizliyorsanız.’ Ve o vakit meleklere ‘Adem için secde edin dedik onlar da derhal secde ettiler. Yalnız İblis hariç. Kibrine yenik düştü ki o kâfirlerdendi. Ve dedik ki: ‘Ya Adem, sen ve zevcen, cenneti mesken edinin, bol bol yiyin için lakin şu ağaca yaklaşmayın ki zalimlerden olmayasınız! Şeytan ise onları ayarttı, ikisini de içinde bulundukları durumdan çıkardı (haracahum). Biz de: ‘Haydi bazınız bazınıza düşman olarak inin (ehbitu)ve size arzda bir zamana kadar karar ve geçim vardır’ dedik.[2]

“Aynada kendisini görüp de tanıyan tek yaratık insandır.”[3]

  1. Bab: Boyun Eğme Değil; Baş Verme

Dünyanın sonunu melankoli getirecek. Tristan and Isolde[4] ile gergin sırat üzerinde karanlık prelüdler yazılır ancak. İnsan yarımdır. Tüm zaferleri ve yenilgileriyle yarım. Melankoli’nin düğün sahnesi ilkelin tanımını yaptırır. Bir yanda Justine, diğer yanda ötekiler. İlkel şu durumda tek tek ağaçlardan ormanı göremeyendir.[5] Kaynağı özdeşim kurmaya dayalıdır. Özdeşim kurma ilkelliğinin kökleri ise ister Homo Naturaya dayansın isterse Homo Historiaya biz bir ferdiz diye haykırmadan kendimizi ispat edemeyeceğiz. Fert olabilmek! Onun bedeli dışarıda olmaktır. Bekleme odasında ömür geçirmektir. Bize Odipalleştirici süreçten yırtmış adamlar lazım. Sadırlarda iki kalp taşımaya çalışmak Atlasın dünyayı omuzlarına almasına benzer. Modern çağ gösterdi ki, Ortaçağın demonları, cinlenmişleri, meftunları ve cadıları şimdi bir psikolog yatağında çocukluklarını yakıyorlar.

Lars Von Trier’in kadınları dünyanın sonunun geleceğinin habercisidir. Dogville’de zincirleriyle yürüyen köle Grace, Dancer in the Dark’ta acıyla yoğrulan Selma, Breaking the Waves’te kocasının ölümüne karşı kendisini sunmaktan (sacrifice) kaçınmayan Bess McNeill ve nihayet bunların üzerinde yükselen Justine. Dünyayı omuzlarında taşıyan kadınlar hakikatin kritik eşikleridir.  

Bilmek acı verir. Aristoteles yanılmadı aslında çağ yenildi. Onun iddiasına göre insan doğası gereği bilmeye arzu duyması gerekirdi. Duyumları selamlayan bir ifadeyle. Görmek (eidos) diyordu en çok sevdiğimiz duyumuz. Çünkü bilmeyi ona borçluyuz.[6] Varolan duyumlanmaya teşnedir. Bilgi ise varlıkta yapılan arkeolojik kazıdır.[7] Bildiğimizde mutlu olamayız. Mutlu olduğumuzda da sahih manada biliyor değiliz. Justine, kör kütüphaneci, kör mimar ve belki de sepetteki Diyojen bu haliyle. En iyi, dünyaya körler tanır. (connaissance/ theoria) Hipokrat’ın ahlat-ı erbaası (humors) insanın fıtri (innate) bir özelliği olarak ortaya çıkmıştı. Bu teori haliyle antik çağda bütün dengeleri sarsmıştır.[8] Wagner’in Melankoliye[9] açtığı kapısı ise çağdaş bir imrenmeden ibarettir. Caspar David Friedrich, kapısını siyaha boyamaktadır. Lars Von Trier, çağı kundaklar üstlenmek yerine. Dedik ya! Daha kaç kalp sığdırabiliriz gönlümüze? Yakışıksız bir biçimde yapar bunu. Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu’nda, Wagner’in kültürler üstü müziğinden bahsederken birçok tehditkâr görüşler de ileri sürmüştü. [10] Bu tehditler sanatın piyasaya ya da kültürel cinayete kurban gitmemesi üzerinedir. Dünya yansın ama insan kendi haysiyetini kurban etmesin. Walter Benjamin’in halesi (aura) estetiğe kurban gitmesin. Tabiat çalı ateşini tutuşturur o ayrı.

Bizler yaşam boyu kendimiz olabilmenin acısını çekeriz. Asıl kader de biraz budur. Kendimizi bir “ben”den fazlası olarak tanıma girişimleri toplumca katledilir. İşte bir melankoli varsa o “ben”in ötesinde topluma mızraklarını saplayanlardır. Dünyanın sonunda insanların suretleri tutulu kalır. Justine gelinlikle nehirde süzülür. İn misin cin misin Ophelia?[11] John Everett Millias’ın Opheliası (1851-1852) belki o Hamletin olduğu kesin.  Çözülemez yerde durur Ophelia, Justine gibi. Aşkın kendisi çözümsüzdür zira. Aklın rafa kaldırıldığı durumdur. Yakınlık uzaklıktır. Uzaklık da yakınlık. Lotus çiçeği ile gelen ölüm suçsuzluğu kuşandırır.

Gündelik hayatın sızısı değildir aşk. Dünyanın sonudur ama. Hamlet görmüştür sonu. Süleymanın tahtında oturan insü cini. Dünya nehirde süzülür. Nehir dünyayı içine alır. Uzaktan bağırır Herakleitos “Her şey değişir. Her şey değişir.” Yerimizi terk etmemizin nedeni Parmenides ile Herakleitos arasındaki münakaşaya kadar gitmektedir. Parmenides’in “Her şey birdir.” teorisi ile Herakleitos’un “her şey değişir.” felsefesi özünde birdir. Biri oluşun, diğeri muhavvidliğin simgesidir. Birbirine zıt görünen şeyler varlığın özüne, varoluş hakikatine has özellikleridir. Biz, ırmağı terk etmeyenler olarak aynı ırmakta birçok kez yıkananlarız. Suyun değiştiğini içimize çektiğimiz derin nefesten tanırız. Hakikatle gerçekliği birbirinden ayırışımız Platan’a dayanmak zorunda değil.

Herakleitos’un ateşi ister İran’dan devşirme olsun; isterse ruh ve Tanrı ile hemhal olsun[12] külleri üstünde dans eden insan hesap vermeye yanaşmıyor. Son, dünyaya geliyor. Ama bu son elzemdir. Böylece yeni baştan başlayabileceğiz. Herakleitos’ta her şey hareket halindedir. Bu devinim sancılıdır. Olağanlık olağan dışıdır.

Herakleitos’un tedrici felsefesi ayrıksı olmanın bir isyanıdır. Kojin Karatani’nin İyonya ve Atina farkını anlattığı eserinde Herakleitos meselesi “Kitlelere Karşı” yan başlığı ile menzilini bulur.[13] Bu ilginçtir. Çünkü Herakleitos ortalama bir düşünürden fazlasını vaat etmiştir. Lars Von Trier’i eserleriyle birlikte kendisi ile de bağdaştırabileceğimiz büyük enginliklerden biridir Herakleitos. Eski Yunan, suyun yatağını aradığı bir ummandı. Doğadan insana ya da izonomiden[14] demokrasiye. Sokrates’in başını yiyen bu sözde özgürlük. Lakin sahte özgürlük hep bu imgesiyle gelir. Eski Yunan’da Alkmaion, izonomiyi (isonomia) sağlıklı olma yani dengeli olma (vasat) olarak karşılarken; karşıt çiftlerden birinin yok olmasını ise tek başına hakimiyet olarak (Monarchia) adlandırmıştır.[15] Toplum olma ile fert olma üzerine yapılan bu benzetme bir hayli zihin açıcıdır. Birbirine benzeyenlerin arasında ferdiyet ölmüştür. Açıkçası ferdiyet ölürse Karatani’nin anladığı anlamda izonomi de ölür. Durant’ın devasa Medeniyetler tarihinde Yunan’a ayrılmış bölümde izonomi iki yerde geçiyor. Biri, Perikles’in diktasında sınırlandırılmış demokrasinin fasit dairesinden bahsederken; diğeri de Atina demokrasisinin oy kullananların nitelikleri sayılırken.[16] Bu ancak ders kitaplarında geçecek bir bilgidir.

Herakleitos değişim düşüncesini kafalara çakan ilk düşünürlerdendir. Öyle bir değişim ki her şeyi tekrar gelmek için Melankoli gezegeni gibi silip süpürecek. Adeta dünyanın malzemesi bu tekâmülcü kara deliktir. Popper[17] için onun düşüncesi, bir bakıma dünyanın yalan olması durumunda her şeyin boş olarak yorumlandığı; dünya değişiyorsa anlamsız olduğu hakikatiydi. İşte Justine bizi selamlıyor. Melankoli’nin açılış sekansı tekâmül ile doludur. Herakleitos’un ünlü sözü, “Her şey akar. İki kez aynı ırmakta yıkanamazsınız zira içinden geçen sular farklı sulardır.” Platon’un mağarasından çıkmasına yeter de artardı. O ateşti. Dünyada yanan kocaman bir ateş. Her şey kül haline geldiğinde bir şeylerin yeniden doğacağına olan inancı Justine ile bağdaşmaz. Lakin, Herakleitos hem Nietzcshe’nin hem de Justine’nin üstün insanıdır.[18] Efesli’nin fragmanları o kadar melankoliktir ki, bazen değişimi mi yoksa köklülüğü (stabilization) mü savunur anlaşılmazdır. Arkhesi ateş olan oluşu ve yok oluşu baş tacı edinen filozofumuzun yaptığı azizlikler demokrasi karşıtı olması ile de süslenmiştir. Ama demokrasi nedir ki? Tiranlığın parlatılmış biçimi. Çünkü muhterem için kitle bir intihardı. Logos düşmanı ve ferdiyeti tersyüz edendi. Dünyayı aynı renge boyamak için bir fırça lazımdı, sadece adını Eski Yunan’dan aldırlar.   

Herakleitos’un Efesliler’e olan eleştirisi topraklarını dışarıdan gelene bıraktıkları içindi. Herakleitos için yaşamı en üst düzeyde konumlandıracak mesele zeminin sorumluluğunu üzerine almaktır. Üstün insan için haysiyetli olan budur. O yüzden demiştir ki: Uyanık olanlar için dünya ortaktır; fakat her uyuyan bir dünyaya çekilir. İyonya’nın düşüş çağında bu melankolik haslet modern zamanda nasıl oldu da delilikle eşdeğer görüldü?

Şimdi bize bir son değil başlangıç gerek. Ama nerededir o dünya göbeği. Yaşamın bilgelik ağacı. Susmak için adam lazım. Lars von Trier’in Melankolisi Poe’nin “Kalabalıkların Adamı”dır.[19] Çoğaldıkça yalnızlaşan. Toplum olamayan insan. Poe’nin hikayesi, La Bruyere’nin “Ce grand malheur, de ne pouvoir être seul”“Tek başına olamamak gibi büyük bir talihsizlik” alıntısı ile başlar. Kitle ferdi tedirgin eder. Fert karanlığı seçer. Trier’in uzun evlilik ritüeli, Justine’in çırpınışları, nomosa başkaldırışları bu devasa sözde çekidüzenlikle bir savaştır. O sürekli bir yas halidir. Bize tüm beşeriyeti sallayacak birisi her zaman lazım. Bir camın arkasından bakılır hayata. Bekleme odasındaki penceredir o. Bekledikçe beklemeye olan aşinalığın ülfete dönüştüğü.    

Melankoli, -öncesinde de Dogville- Tarkovsky’nin Stalker’de yazarın kuyuya attığı taşlardır. Dünyada cennet aramak insanlık idealine Platon ve Hegel aracılığıyla dönüştüğünden beri anomali içindeyiz. İşte Danimarkalı yönetmenin içinde bulunduğu durum aynada kendisini göremeyen insanın düştüğü veçhesidir. Başarı- başarısızlık, zenginlik- fakirlik, burjuvazi- proletarya, sanatçı- aydın mızrakları beynimize saplanmıştır. Olağan olanın olağan üstü oluşunu ancak bir Wagner prelüdü çalınca anlayabiliyoruz. Oysa Yunus, erik dalında üzüm yerken bu ürpertiyi kalplere üflememiş miydi? Ya bir sinek kartalı yerle yeksan ederken? Sinek ya da daha aşağı bir şey nice azametli dağları aşmış; nice engin denizlerde yüzmüştür. Çünkü hakikat gösterişin ve şatafatın başına taç değil; zifiri karanlıktaki zulumatın gövdesine saldırırken hayatını veren baştır.  

Kalabalık denizinde yalnız bir gemi Justine. Şehirler insanlığı yok etse de biz insanı bu uğurda feda edemeyiz. Kalabalıklar her daim tehditkâr olacaktır. Onun gürültüsüne bizim gibi insanlar kulak tıkamaya devam edeceklerdir. Justine Melankoli’de, kalabalıktan vazgeçemeyen lakin kalabalık denizinde yalnız bir gemi gibi yüzen tipolojisini sunduğunda Baudelaire modernizm ve kentle olan savaşını kazanmış mıydı? Bilmiyoruz.

“Karda Avcılar” tablosu (1565) kalabalıklar içindeki yalnızın buharlanışına iyi bir örnektir Melankoli’nin hemen başında. Neden Yaşlı Pieter Bruegel ve Melankoli? Çünkü Karda Avcılar bir Ortaçağ öykünmesidir.[20] Bir taşra (rural) faaliyet betimlemesidir. Melankoli baş tacı edilir. Kasabanın başımıza ördüğü çoraptır. Dertsiz başa derttir. Burada, başarısız bir seferden sonra eli boş dönen avcılar kasvetin dibine inerler. Bruegel mağlubiyeti ilan eder.  Havada kurşuni bulutlar yerdeki beyazlığı almaya her an niyetlidir. Dogville’nin sakinleri artık Braugel’in sakinleridir. Bruegel şeytan-melankoli temasını bağdaştırmıştı. Kasaba insanın öldüğü yerdir. Yaşayamadığı, köylü kalamadığı, şehirli de olamadığı. İki arada bir deredeliktir. Melankoli halidir. İnsanların gerçeklikleri bizim cehennemimizdir. Kaybetmeye hüküm giymek kazançların en güzelidir.

“Karda Avcılar” okunduğunda görülecektir ki, o uzaklarda buzun üstünde dans eden insanlarla bizim hiçbir ilgimiz yoktur. Solaris gezegeni ile Yaşlı Braugel’in manzarası Tarkovsky için aynıydı. O kadar uzak ki, o kadar puslu ki bizdeki yansıması adeta yok hükmündedir.[21] Justine için dünya yoktur. Yok demek başkalarının gerçekliği demektir. Patronun, annenin, babanın, ablanın ve eniştenin gerçekliği Justine için hakikat olamaz. Zira onlar dünyaya dört elle sarılmışlardır. Justine için kopuş gerçekleşmiş; sıra yok oluşa gelmiştir.

Melankolik için gözün önündeki perdeler kalkmış olabilir. Perdenin kalkması, bağların çözülmesi ya da kalpteki mührün çözümü dünyayı kaldıramayacağı bir yer olarak görmekle sınanır. Pythagoras arkheyi sayı olarak görmüştü. Şeylerin ilkesini. Dünyayı bir adım sonra ikiye bölmüştü (dualism). Lakin buradan gittiği yer saf matematik değil ezoterik bir tarikat oldu. Bu çağda Justine, olmayışa gitmek istiyor. Çünkü hakikat bütün olarak görülmek ister. Parçaların oluşturduğu bütün değildir o. Bilinmeyi sakladığı içindi tüm çile. Justine ise peçeyi kaldırdı. Varlığın örtüsü sıyrılınca buna dayanamazdı. Bu tavşan deliğini tersine çevirmektir. Pythagoras açısından biraz daha zorlasak Justine’nin halleri, belki de put yapımcıları içerisinde yekpare (monolithic) bir halis tavırdır. Dünya için tek gözyaşı damlası akıtmaya değmez. Kaçmadan eylemsizlikle dünyaya saldırmak.[22] Sonunda “Magic Cave” ile bir koruma merkezi kurarak selamete erişmek. Dünya ile arasında mesafe bırakan Justine bu mesafenin tek bir şartla kalkacağını iyi bilmektedir. O da dünyanın melankoli gezegeniyle yok olması şartıdır. Lars Von Trier’in dünyaya dair bu nefreti böyle ziynetini takınmış bir nihayetle gelecektir.

Dogville’de, Grace, Alice in Wonderland’e inmiştir. Toprak bağlar insanı birbirine sıkıca. Ama insanı öylesine sıkar ki, kaçacak yer bulamaz. Bruegel’in tablosu, Tarkovsky’nin Solaris filminde de gösterilmiştir. Melankoli ve Solaris aynı çeşmenin suyudur. Sonu gelsin isteriz dünyanın. Başımız gövdemizden ayrılsın. Ayrılsın ki görelim bu kubbenin altında kaç kişi kalacak. Dünyanın rutininden kurtulalım. Eşya çokluğundan. Tikellerden basan afakanlar, yolun berkitilmişliğine dökülen asfalt ve sözlerimizin dilden düşmüş olması. Dile gelmemesi. Modern insan bağırır: “Sıradan değilim!” diye lakin sıradan oluşun sıra dışı. Anlamalısın.

Justine kimdir? Flaneur olarak gözlemci gibi iştirak edendir; dünyaya ve şehre. Katılımcılık iddiası yoktur. Gezdiği yerde olmasına rağmen oraya ait olamaz. O a priori bir biçimde başı sonu çarpık bir halde gözlemler her şeyi.

Deleuze’nin “deterritorialization” (yersizyurtsuzlaşma) ahlakı, zemininden kopan insanı göçebe makinelerde birleştirmişti. Yersizyurtsuzlaşma bedenin çizgisel bir hareketi değildir. İnsanı kültür ve kapitalizm her şeyi ile şaşkına çevirmiştir.[23] O ancak çıkış yolunu saçmada bulabilmiştir.  Yerleşik olamama, zeminde olamama çağımızın en önemli sıkıntılarından biridir. Bu aidiyet, temelinde zemine değil “Ben”in kendine ait olmaması ile ilgilidir. “Ben” burada değildir. Nerede olduğu da önemli değildir. Bu serbest dolaşım hürriyet de değildir. Çünkü hürriyet edep ile mündemiçtir (immanent).

Justine, kabında duramaz, had sınırlarını dinlemez, yerleşik kalıpları yıkar; o bir taşma halidir. Hiçbir düz testere onu kesemez. Çölün ortasında bir harmoni, Wagner ile senfoniye dönüşür mü? Tüm zıtlıkların iştihası ondadır. Sosyolojinin burada elleri kolları bağlanır. Toplum dışarı bir yerlere gönderilir. Çünkü toplum her türlü eyleme kılıf hazırlayan bir minare hırsızıdır. Toplumu savunmak gücü savunmaktır. İnşadan medet umar flaneur. Sanat insanı neşet etmedir burada. Justine dergideki resimleri kendi beğendikleriyle değiştirir. Toplum nasıl yaşar? Her gün yürüyeceği sokak tercihini yaparken hiç mi gam duymaz? Kararlar nasıl alınır? Koskoca dünyayı kendi üzerine nasıl yakıştırır?

Baş veren uzlaşmaz Caravaggio. Tepside kendi kellesiyle gezen. Net çizgilerden, sonu erdirilen uzlaşmalardan ve birbirini pohpohlamaktan nefret eden ressam Caravaggio burada Justine ile birleştirilir. Caravaggio için çirkin yoktu. Lügatinde gördüğü halde elleriyle yakalayamadığı hakikat uğruna uzun bir yolculuk vardı. Kutsallığı hemen yan odada oluyormuş edası ile resmedişi, elbette içinde yaşadığı toplumda hadsizlik olarak algılanacaktır.

Caravaggio tuhaftır. Resimlerini kanla çizer sanki. Filmde görünen “David with the Head of Goliath” tır. Aşılmaz dağlar, yüksek sütunlu mabetler ve çamurlu ellerimizle dizdiğimiz kulelerimiz bir sapanla yıkılır mı? Koşum takımlarımız, birliklerimiz hazırsa da bunca pasak içinde olan ruhumuz kirden nasıl arınacak? Düşmanımı tanıyamıyorum. Golyat’ın kanlı gövdesi delen yüreğimi yoksa sapan ile taş değil.

Golyat bir sapanın gücü karşısında devrilmişti. Yunus’un sineğinin kartala galebe çalması gibi. Onu anladık lakin Davut neden hala içlidir? Bu yaralar kabuk bağlar mı? Golyat’ın kellesi Danton’un gösterilmeye değer kellesidir. Justine için bir türlü baş veremediğine içerlediği kellesidir. Lakin öncelikli olarak o Caravaggio’nun kellesidir. Baş gövdeden ayrılmasına rağmen sorgulama tasarrufunu kendinde görüyorsa yok oluşa inanmadığı içindir.

Anlamsızlığın köpürtüldüğü bir dünyada kavramlar yerinden edilir. Tüm kelimeler hakikatin birer yanılsaması olarak anlamsızlığın hüküm sürdüğü bir plana kurban gider. İnsanlar anlamsızlıkla yaşar. Anlamsızlıkla yaşayan, yaşayan bir ölüdür. Bu insana yedirilen tesadüfler, kaderinin cilvesiymiş gibi sunulan inayetler din olur. Artık bu kişi kendisini, mabudu edindiği putunun bir kulu saymaktan çekinmeyecektir. Farkında olmanın acısını çekmeyecek, hatırlamanın sunduğu imkânlardan yüz çevirecektir. Sonunda sonuç odaklı bir alçak olup çıkacaktır. Justine anlamsızlık üzerine ihtisas yapan bir anlamsızlık muallimesidir. Bu çürümenin de yaşamak olabileceğinin kusulmasıdır. Önce anlam aramak anlamsızdır. Her an hayatına elveda diyen birinden korkacaksın. Tüm anlarında yeniden başlama tutkusu ile dolup taşan kalplerden, bir günde zihninde hem Platon’un sıcaklığını hem Aristoteles’in soğukluğunu sığdırabilenlerden. Korkacaksın da denizleri göstermeyen gemileri, toprak ekip asfalt biçen elleri de unutmayacaksın. Justine ilkini unutup ikincisini sürekli hatırlayandır.

Tarih bir kukla oyunu değilse, ruhsal alanın tarihi olmalıydı. Tarihsel olayların arkasında karmaşık süreçler vardır. Yoksa Yunus Emre’nin erik dalından üzüm yedirmesinde bir anlamsızlık arardık. Simmel, bu Justine tipolojisi üzerine kafa yoran bir düşünürdü. “Modern Hayatın Ressamı” eserinde Baudelaire farklı bir kalabalık adamı tasavvur etmiş olsa da Simmel kent hayatından bahsederken ikisinden de dem vuruyordu. İnsan eşyalaşırsa ortaya dalgın aylağımız hemen çıkıverir. Ama nevroz bekliyor kapıda. Freud’un şark köşesi emrimize amadedir. Lars Von Trier’in Justine karakteri sığmıyor o koltuğa.

Gözlerden ziyade kalplerin körelmemesi için ruhunuza iyi bakın. Melankoli her yerden saldırır insana. İkindi güneşinde perdenin açıklığından sızar. Yağmurun oluşturduğu halkadır o. Gecenin çiti. Sabahın köründe baş ağrısı.

Justine bir reklamcıdır. Arızaları içinde koştuğu çalışma odasında raftaki sanat dergilerinin yerleri değiştirilir. Bruegel, Millias ve Caravaggio. Malevich başköşededir. Justine Ortaçağ’da yaşıyordur o anda. Cadıların yakılmasını hatırlar belki. Felaket teması yoğundur. Oduncu’nun Kızı, toprak ağası ile oduncunun kızı arasındaki kavuşma ümidinin olmadığı aşkı imler. Sonu felaketle bitecek bir aşk. Baştan çıkarmanın ve deliliğin. Maud karnındaki çocukla birlikte yol alır bu dünyadan. Birbirine kavuşamayan yalnız onlar değil elbette.

Carl Fredrik Hill; günde dört resim çizmezse işleri rast gitmezmiş. Ölümümüzü hatırlatan son manzaranın ressamı. Momento Mori. Hatırla artık yakışıklı ölümünü. Ölünce kurtarabilecek miyiz düşünceyi doxadan. İlerleme ve tarih bize saldırıyor. Mezarlıklar üniversite kampüsleridir. Gönlüm istatistiksel veridir. Melankoli ölüme saldıranlara kıyamet ile cevap veriyor. Ölüm lazım bize aşktan çok ölüm. Radikal bir ölüm. Saçmalığa son verecek radikal bir ölüm. Ancak odur gerçekliği yenecek. Çünkü ölen yok olmaz. Hakikatin kenarına teyellenir. Ölümü düşünürken o kadar özgür olur ki insan, sanki yasak meyveyi yine de yerdi bunu yaşamak için. Ölümü yaşamak için. Ey! Soren haklıydın. Adamların sana riayet etmiyor. Sekinetimizi elimizden aldılar. Bizi kamunun hırpaniliğine pas pas yaptılar. Melankoli normal değil mi Danimarkalı yönetmen için.

Ölen hep biridir. Kıyamet ayrı. Biri ölür. Biri. Sürekli ölür. Yaşamanın açgözlü  tutumlar manzumesine kurban edilişi ya yok ediyor ya da çoğaltıyor. Bu şizofreniyi Freud çözemez olsa olsa çamur atar. Ölümü yalnızca yaşama adına kurban edişi. Ölümle hesaplaşmadan her gün sadece yaşama iştihası. Ölen ötekidir değil mi? Sadece yaşamanın varlığında numaralanır. Ey insan ölümün varsa varlığının anlamı var. Ölüm var mı senin için. Melankoli yaklaşıyor.

Ölüme yönelik varlık endişedir demişti Heidegger. Euripides de insan endişeden yaratıldı. Modern insan nedir? Hiç ölmeyecek olan kör cellâttır; kendini keser her gün. Hırsız Prometheus’un ciğerleri mi biter? Caravaggio’nun tepsisinde kurbanın ve cellatın kellesi. Görülmeye değer bir kelledir. Gündelik yaşamımızdan daha inceliklidir ölüm. Düşüncesi nadide bir elmastır. Her gün arşınladığımız yola bir kez bile bakamamışken ölümün fotoğrafı imge dünyamızın her zerresine nüfuz etmiştir.

Tüm fertler ölüm düşüncesiyle birlikte yaşamayı doğal bir ihtiyaç olarak gördüklerinde kamunun varlığı son bulacaktır.[24] Dünya ile aramızdaki insicam kopmaya yüz tutmuşken ölme becerisine ihtiyacımız var. İşte melankoli çarpacak, küresel ısınma olacak ya da belki bir nükleer tehlike. Bu sadece sayıdır. Küflü sayıdır. Sayılmıştır. Tikel bir mantar. Varlığı sarsacak olan şey ise ölümü anmaktır. İçten ve derinden.

Melankolinin bitmeyen uzun sekansları saat kulelerini andırır. Justine saatçidir. Zamanı bombalayan saatçi. Ademden beri asıl varlığımızı bulabildik mi? Edep yerlerimiz açıldı açılalı ebediyetin yerini ahlak aldı. Şimdi duralım. Saatlere, mekanlara ve eşyaya kaybettik. Herkes hiç kimsedir. Toplumun ürettiği bu saçma döngü Justine’nin gözleri bağlı bir Ophelia olmasına yol açar. Dante’ye yol gösteren Vergilius: bizi topluca götür Infernoya.

“Niçin II. Dünya Savaşı bir kırılma olarak alınır? Gerçek şu ki Avrupa’da, savaş sonrası dönem, artık nasıl tepki vereceğimizi bilmediğimiz, artık nasıl tarif edeceğimizi bilmediğimiz koşulları büyük oranda arttırdı. Bu kısımda “herhangi bir yer”(any-space-wahatever) terk edildiyse de şehirler imha ve yeniden imar sürecinde kullanılmayan depolar, israf edilmiş zemin olarak iskân edildi ve bu kısımdaki “herhangi bir yer” (any-space-wahatever) yeni bir karakter türü (race) olarak hareketlenmeye başlıyordu. Mutasyon geçirmiş tür olarak: onlar fiiliyattan ziyade gördüler, hatta büyücü edasıyla gördüler. Bu yüzden Rossellini’nin büyük üçlemesi, Europe 51, Stromboli, Germany Year 0: yıkılan şehirde bir çocuk, adada yabancı bir kadın, etrafında olan biteni görmeye başlayan burjuva bir kadın. Koşullar aşırı olabilir ya da tam tersi; her gün olan sıradandır ya da her ikisinde de: çökme eğiliminde olan ya da en azından pozisyonunu kaybetmek için ki bunlar duyusal hareket ettirici (sensory-motor) çerçevesidir,  eski sinemanın eylem imgesini ( action-image[1]) teşkil ettiler. Ve bu duyusal hareket ettirici (sensory-motor) bağlamının kaybolması sayesindedir. O, zamandır, “saf haldeki küçük bir zaman” ki bu ekranın yüzeyine kadar yükselir. Zaman, hareketten devşirilir, o kendi içinde görünür, kendisi yanlış hareketlere ( false movement) sebep olur. Bu yüzden modern sinemada yanlış akış (false continuity) önem arz eder. Artık imgeler (images) rasyonel kesintiler (rational cuts) ve akış ile bağlantılı değildir lakin imgeler irrasyonel kesintiler ve yanlış akışlar ile yeniden bağlanır. Vücut bile artık tam anlamıyla hareket etmez; hareketin öznesi yahut eylemin enstrümanı, o oluşumdan ziyade zamanın geliştiricisidir.(revelateur)o yorgunlukları ve bekleyişleri aracılığıyla zamanı gösterir.(Antonioni)”[25]

“Ama hiçbir şey söylememek için konuşmak olanaksız görünüyor; başardım sanıyorsunuz ama küçük bir şeyi atlıyorsunuz hep, küçük bir eveti, küçük bir hayırı, bir süvari birliğini yok etmeye yeter bu kadarı. “[26]

  1. Bab: Çölün Ardına Düşmek

Deleuze’nin sinemayı bir düşünce kurtarıcısı olarak gördüğü çok açık. Sinema üzerinden felsefe kavramlar aracılığıyla küllerinden doğabilir miydi? Bu Nietzsche’yi yâd eden bir biçimdi.  Geldiğimiz noktada artık olumlu konuşmak çok zor. Dünya, son yüzyılda tüm imkânların kıyısından kendi elleriyle dönmüş bulunmaktadır. Artık bir şiirden bile söz etmek fazlasıyla zorlaşırken sinema üzerine konuşmak trajedi oluyor. Deleuze’nin kaçış çizgileri, anti-odipi, göçebe makineleri, rizomu ve dahası hep düşünceyi kurtarma üzerinedir. En azından haysiyetini. O sinemayı tam da bu mevziden görmüş ve incelemiştir. Dolayısıyla, savaş öncesi sinemayı hareket-imge; savaş sonrası dönemi ise zaman-imge olarak ele almıştır.

Melankoli ve Dogville çölün de ardına düşmemize yol açıyor. Justine ve Grace halelerini soyunup kaygıyı zirveye çıkarıyor. Kaygı nedir? Justin kaygıyı son anlarda güvene çevirir lakin kaygıdır o. Claire’nin düzenine dahası nomosuna karşılık Justine hiçlik kaygısıdır. Elbette melankoli yaklaşmadan evvel. Claire sıkı sıkıya bağlı olduğu dünyanın başına yıkılacağı düşüncesini kaldıramaz. Justine’nin Kierkegaard açısından bakarsak herhangi bir şeye özlemi, arzusu (concupiscentia) olabilir mi? Kaygı[27]: muğlaklığın izbe kutbu. Kurtulduğu an normlara yenik düşer. Korku değil bu gökyüzünde her an kanatların kopacakmışçasına uçmaktır. Uçan kanatları olmadan uçamasa da kantlarını düşünmeden uçar. Justine ise asla aklından çıkarmaz uçarken kanatlarınla uçtuğunun. Justine dünyanın yok olmasından artık kaygı duymaz. Çünkü şu haliyle dünya “[28] hiçlik” doğuramayacak, umudun beslenmediği kör bir gezegene dönüşmüştür. Dünyada yaşamak onun için her daim acı olmuştur.    

Malumat körlüktür. Bilim cahil kalmıştır. Claire’nin kocasına da bir bilim adamı olarak yakışıksız bir intihar kaçış noktası sunuyor. Hakikati körlüğe mahkûm eden bilim. Protogoras, “Her şeyin ölçüsü insandır.” (Homo Mensura) bile bu kadar acımasız değildi. Nasıl oldu da bu kadar kanıların (doxa) cinayetine kurban gitti insanoğlu. Kaç tane? Ne kadar? Ne zaman? Kaldı mı bilinmedik mecra, girilmedik delik. Justine kavanozdaki fasulye sayısını bilir. Arabalar yollara sığmaz olur. Justine bilime inat sığdırır. Bilim ise bildiğini zanneder. Genel kültür pisliği. Bilmek nedir?

Paul Karl Feyerabend’a olan borcumuzu ödeme zamanı geldi. Büyük bir parçalanma çağında yaşıyoruz. Onun metinlerinde Batı biliminin akrobatlıkları çağın içinde bulunduğu durum ile birlikte yürür. “Reason” sarmalı aklı bizzat çöpe atmaya çağırıyor. Çünkü o büyük put olarak Kabesini bulmuşa benzer: Teknoloji. Bilimsel aklın iktidarı Tanrıların çıldırmış olacağını bizim gibi zencilere gösterirken Batı insanını da her an Justineleştiriyor. Feyerabend, bilime akılcı çözümler bularak ona hakikat elbisesini giydirme suçlamasında bulunur. Bu suçlamaların temeli bilimsel teorilerin Rablik taslamasına dayanır. Tanrı ölünce ister kabul edelim ister etmeyelim “reason” onun yerini almıştır. Bu reason Batının uygarlık olarak savunulmasında çok yerinde bir argüman olarak sunulmuştur, hala da bu süreç devam ediyor. Bu müthiş buluş dairesi içinde devir daim yapan akıl ve akılcılık aydınlanmanın bir armağanıdır. Artık insanlar bilimsel görüştür deyip dinin hurafeleriyle eşdeğer bir dolu saçmalığı baş tacı yapmaktadır. Bu her zaman her şekilde sözde görünür ve bilinen şeyler dolayısıyla körlük yaratmıştır. Lars Von Trier işte bu dünyanın ipini çekmek istemektedir. Aklı akılcılardan kurtarmak pek mümkün olmasa da ferdi yaşam mümkündür. Bu konuda biz özellikle Sokrates öncesi filozofların bakir bir mecra olduğunu ısrarla savunuyoruz. Karatani’nin izonomi hakkındaki görüşlerini de bu arada Dogville üzerinden kayda değer bir tefekkür serencamı biçiminde görüyoruz. Bazen Feyeraband’ın deyimiyle[29] düşünürlerden ziyade o bir insandır bizi hayata döndüren. Justine, “Magic Cave”e[30] kaç kişi sığdırır. Elbette çok kişi değil.

Melankoli çağın getirdiği bir çıkmaz sokaktır. Daidalus’un labirenti ancak bu kadar şanlı olabilir. Corpus Hippocraticum’da belirtilen[31] hastalık değildir bu. Bu ruh ile kalp arasındaki birliğin yitirilmesidir. Dünya ile olan mesafenin yok olmasıdır. Toplumun ferdi şuur üzerinde açtığı tahribattır. Bu özellikle tıbbın kalın hastalık lügatini çoktan aşmış bulunmaktadır. Mağaranın içerisi ile dışarısı birdir. Herakleitos’un ırmağı kurumuştur. Sokrates’in baldıran zehri bir dirayet duygusu doğursa da insan bunca fütursuzluğu kaldıramıyor. Janus’un iki yüzü var. Bizim kaç yüzümüz? Elinden oyuncağı alınan bir çocuk gibi ortada kaldık. Çarkların arasında yaşamayı elinin tersiyle itmek istemeyen insan, Sisyphos’un yuvarlanan taşını Olimpos’a taşımadan yorulmadı hiç. Hareket etmeyi bekleyen birbiri üzerine yığılmış tomruklar gibi. Tomruklar, köksüz ceset yığınları. Yalan dünya değil; yalan insan.

Bu Kasaba Dünya Üzerinde Olmasaydı, Dünya Daha İyi Bir Yer Olur Muydu?

“Her şey bir yana, her zaman tetikte olan, huzurlu bir yaşam sürmeme özen gösteren, karşıma çıkabilecek engelleri yok etmek için önümden yürüyen ve ben düşünmesem bile benim için bunları yapan bir otorite, bir yandan yolumun üzerindeki en ufak pürüzleri ortadan kaldırırken, diğer yandan özgürlüğümün ve hayatımın mutlak efendisi olmaya çalışıyorsa, böyle bir otoritenin benim için ne kıymeti olabilir? Varlığı ve eylemi kendi tekeline alan, kendisi durduğu zaman etrafındaki her şeyi durduran, uyuduğu zaman her şeyi uyutan, öldüğü zaman her şeyi öldüren bir otoritenin benim için ne önemi olabilir?”[32] 

“Dünyanın onsuz daha iyi olacağı bir kasaba varsa bu Dogville’dir. Onları vurup, kasabayı yak. Çocuklu bir aile var. Önce çocukları öldürüp annelerine seyrettir. Gözyaşlarını geri alabilirse duracağını söyle. Ona bunu borçluyum, korkarım çok az ağlayacak”(Grace and Father – Final Epizod)

Dogville Aşırılığı

Bir rüya görüyoruz. (Demon)krasi rüyası. Bizden, boğularak ya da boynumuza urganı geçirerek yaşamamızı istiyorlar. Sokrates’i öldüren rejimin adı demokrasi. Lakin dünyanın her yerine piyasa sisteminin hâkimiyetini sağlama uzvu vazifesi gören demokrasi ise icat olalı aşağı yukarı dört yüz yıl olmuş diyebiliriz (the religion of our time). Açıkçası hem “demos” (people) hem de “kratos” (rule) aydınlanma çağının vakarına uygun iki kelimedir. Kelime Yunanca’daki anlamını çoktan aşmış görünüyor. Solon onu yasanın elvermediği hiçbir şeye boyun eğmeme olarak tanımlamış. Varsa yoksa halk. Kelimeyi, pejmürde etmeye en yakın yerde duruyordu muhterem.

Onu kimler kimler yerden yere vurmuştur! Aristoteles Politika’da bu manada aslında çoğunluğun oyuncağı olduğunu tespit etmiştir. İktidarı elinde tutanlar kimdir?

Aquinas halkın zorba (opressed) yönetimidir derken niyetini hoş görebiliriz; zira o dönemin çarkları başka dönüyordu. İngilizce’de ilk kullanımının XVI. yüz yıl olduğunu söyleyen Raymond Williams’tır. Rhode İsland’da 1641’de anayasada görülür. Buradaki kullanım artık modern kapitalist dünya ile almış başını yürümüştür. Burke, onun için kusursuz hale geldikçe arsızlaştığını ifade eder.[33] Çünkü o Marx’ın sözünü ettiği dünyayı, silindir edasıyla ezip geçmekle kalmamış; insani olan her şeyi bu haliyle ayaklar altına almıştır. Çoğunluğun çıkarı fert için zulümdür. Çoğulculuktan bahsetmekse açık oturumlardaki gevrek gevrek konuşmaların sahnelendiği tiyatrolara ancak malzeme olabilir. Platon ve Aristoteles için aşağılık bir şey olarak tanımlanmasında izonominin büyük etkisinin olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Aristoteles için o iyiden iyiye bir politeia (cumhuriyet)’dır.

Lars Von Trier, kasaba ahlakını (Township moral) iyi ve dürüst olandan, kendi halindelikten yola çıkararak sözde “özgürlüğün” zorbalığı üzerine bir güzellemede bulunmuştur. Özgürlüğe ve istimalete olanca göndermede bulunulurken ne oluyor da bu kasabaya bir haller oluyor? Amerika gibi balon bir prensip silsileleri üzerine kurulmuş ülkede demokrasiyi eleştirmek başkasıyla ilişki kurarkenki tedirginlik gibidir.

Grace Wonderland’e adımını atar atmaz ötekidir. Lacancı manada değil; bayağı ötekidir. Kasaba sakinleri Grace’i otoriteleri altına almaya başladıklarında ise o artık arzunun çok belirgin bir nesnesine dönüşmüştür. Amerika’nın en büyük sorunu başkasıyla kurulan ilişki ve göçmen sorunudur demek bir hayli trajiktir. Sükûnet altındaki Dogville nerede uyanır? Gücünün farkında oluşuyla, eylemlerine bulduğu haklı meşruiyet çerçevesinde bilinçsiz bir kötüye dönüşür. Lars Von Trier, Tocqueville’yi haklı çıkartacak bir Hobbes Leviathanı[34] yaratmıştır. Leviathan veya Livyatan: Tevrat’ın Eyüp kitabının kırk birinci bölümünde geçen herkesin gördüm dediği, biliyorum dediği deniz canavarıdır. Aslında herkesin gördüm dediği lakin adını korkudan fısıltı ile söylediği hâkim devlettir. [35] İşte Tanrı-devlet. Sonsuzluk. Tahayyül sınırlarının aşıldığı kavramı ve düşüncesi olmayan her yerdelik. Amerikalılık için fazlası gerekti. “Devlet benim” düşüncesinden devlet dediğin nedir ki; biz siz onlara yöneliş. Dogville’nin toplantıları, 4 Temmuz kutlamaları ve kutlu vatandaşlık mefhumu.            

Grace, aslında hiç yardıma ihtiyacı olmayanların yardımına koşarken aynı zamanda kasaba rutinine çomak sokmuştur. Yavaş yavaş iyilik ve kötülük kavramları ters yüz edilir. Grace kasabaya eskiyi değil gözümüzün önündekilerden dem vuralım dediğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı. Kör adamın pencereleri açıldı. Sadece gözünün gördüğü ile yetinen kasabanın da. En yüksek tepeden yansıyan ışık kör eder. Grace kasabada kalır. Lakin hiçbir zaman Dogville’nin sakini olamayacaktır. Chaplin’in kendisini özgürlük heykeline zincirlerle bağladığı atmosfer, burada şeffaf evlerin ücra köşesinde görünmeden işini halleder. Ne de olsa Tocqueville de ahlaki vetireler olmadan özgürlüğün olamayacağını savunmuştur.[36]

Ötekine karşı şüphe, içten içe kızgınlık, kaygıdan öte bir korku gitgide artar. Grace’in çalışma koşulları zorlaşır. Adalet neydi? Yapabileceğin kadar yük. Kasabada adalet hatırlanacak en son kavram artık. “Bir kulübede bir saraydakinden farklı düşünülür.” diyordu Marx. Şehir adaletsizliğin merkeziydi. Kasabayı soran var mı? Arada kalmayı.

Ferdiyeti buharlaştırmak: Tek tek bireyler için kötü olan, herkesin iyiliğinedir. Bireylerin iyiliği için olan, herkesin felaketinedir.[37] Dışarısı ve dışlanmış kötüdür.

Şiddetin tırmanması. Şiddete tırmanan bir özgür insanlar topluluğu. Şiddet olmaksızın iktidar olamaz.[38] Ama çağın şiddeti sözde özgürlüktür. Şiddet onun lekesi. İnsanın saflığını yitirişini seyrediyoruz. Tam da burada çağın özgürlüğünü yargılar Trier. Kendini bilen biri hakikatte özgür olmadığını da anlayacaktır. Özgür olmadığını anlayamayanlar kendisini özgür görecektir. Kasaba bedeli Grace’e ödetir. Grace’in çalışma koşulları iki katına çıkar. Bundan sonra Ademoğlunun yaşaması için iki katı çalışması gerekecektir.

Liberalizm nedir? Özgürlüğün yaşam iştihası olarak tanımlanmasıdır. Sınırsız ve gerilimli. Rousseau ne demişti? “İnsan özgür doğar.” Peki neden her yerde zincirlere bağlıdır? İnsanı adam etmenin çağında yaşıyoruz. Eğitimli, çağdaş, çok para kazanmaya endeksli, eşyaya bağımlı ama özgür konformist. Topluluk insanı vicdansızdır. Mahrem ve edep damarları kendi üzerinden değil hep başkaları üzerinden düğümlüdür. Zinciri uzun tutulur Grace’in. Yaşadığımız şeyin kölelik olarak tanımlanmaması adına hepimizin zincirleri uzundur. Başkalarının bize bakışı Thomas’ın Grace’e bakışı kadardır. Rüzgarda kendi ağına dolanmış bir örümceğin verdiği destekten ne olur? Suçlar meşrudur. “Benden başka herkes sana sahip oldu.” Lars Von Trier intikamını almak isteyecektir. Bizim buluşmamız hakikatin hürriyet olarak zuhur etmesinde saklıdır.

İnsanlar zaaflarımızı güçsüzlük olarak tanımlar. Gücü de tapınılacak Tanrı. İnsanı asli manada en çok vuran şeyler meşru çerçevede gelen tecrübelerdir. Öncelikle hep meşruiyetin sorgulanması elzemdir. Grace’in babası da tıpkı halihazırdaki insanlar gibi dünyayı daha iyi hale getirmenin bir yolu olarak şiddeti seçer. Lars Von Trier burada kilit bir noktaya değiniyor ama: kimse suçsuz değildir. İdealizm karşıtı, Demokrasi karşıtı, Nietzsche yanlısı Hümanizm soslu dilenci dini karşıtı bir Amerikan nefreti tasarlanarak intikam tamamlanmıştır. Grace’in merhameti bu yüzden kibirdir. Çünkü iyilik ve kötülük ölçümüzü kaçırmaya başladık mı çarmıhla birlikte yürümeye başlarız o uzun yolu. Gösterecek yanağımız da kalmaz. Grace’in babası (Tanrı) onun rutinini bozacaktır: “Köpeklere pek çok şey öğretilebilir lakin onlar her tabiatına göre davrandıklarında bunu yaparsan yani affedersen yol alamazsın.” Çünkü insan sonsuz talepkârdır. Bu manadaki merhamet maraz doğurur. Bu kasaba dünya üzerinde olmasaydı, dünya daha iyi bir yer olur muydu?  

Bu yazı, 15 Şubat 2019 tarihinde yayımladığımız Gorgon E-Dergisi’nin  6. sayısında yer almaktadır. Dergide yer alan yazıların tamamını görmek için tıklayınız: Tüm Yazılar 


KAYNAKÇA

Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi, Cilt I., İstanbul 2017

Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi I, çev. Özcan Doğan, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2015

Aristoteles, Metafizik I. Kitap (A), I. Bölüm, çev. Ahmet Arslan, Sosyal Yayınları.

Edgar Allen Poe, Bütün Hikâyeleri: Kalabalıkların Adamı, çev. Dost Körpe, 12.Baskı, İthaki Yayınları, İstanbul 2018

Ed. Stephen Farthing, Sanatın Tüm Öyküsü, çev. Gizem Aldoğan, Firdevs Candil Çulcu, 2014.

Friedrich W. Nietzsche, Böyle Dedi Zerdüşt, Herkesin ve Hiç Kimsenin Kitabı, çev. Gülperi Sert, Doğu Batı Yayınevi, İstanbul 2012

Gilles Deleuze, Cinéma II: L’image-Temps, Les Editions de Minuit, 1985, Gilles Deleuze, Cinema 2 “The Time- İmage”, Fransızcadan çevirenler: Hugh Tomlison, Robert Galeta, Universty of Minnesota Pres, 1997.

Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti Odipus: Kapitalizm ve Şizofreni I, çev. Fahrettin Ege, Hakan Erdoğan ve Mustafa Yiğitalp, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 2012

Haydar Akın, “Antikçağ’dan Yeniçağ’a Delilik, Melankoli ve Cinlenme Avrupa’da Aykırı Olma Halleri Üzerine Tarihsel Bir İnceleme,” Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Ankara 2014.

Herakleitos, Fragmanlar, çev. Arzu Akgün, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2016

Johan Huizinga, The Waning of the Middle Ages “Pessimism and the İdeal of the Sublime”, Pelican Boks, London 1922

Julia Kristeva, Kara Güneş Depresyon ve Melankoli, çev. Nesrin Demiryontan, Bağlam Yayınları, İstanbul 2009.

Karl R. Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, çev. Mete Tunçay, Liberte Yayınları, 6. Baskı, İstanbul 2018.

Kierkegaard, Kaygı Kavramı, çev. Türker Armaner, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016.

Kojin Karatani, İzonomi ve Felsefenin Kökenleri, çev. Ahmet Nüvit Bingöl, Metis Yayınları, İstanbul 2018.

Kutsal Kitap, İnsanın Günahı, Yaratılış Bölümü, III. I-VIII, s. 3., Yeni Yaşam Yayınları, İstanbul 2016.

Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi

Paul Feyerabend, Akla Veda, çev. Ertuğrul Başer, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2012.

Slavoj Zizek, Gıdıklanan Özne: Politik Ontolojinin Yok Merkezi, çev. Şamil Can, Epos Yayınları, İstanbul 2003.

Slavoj Zizek, Living in the End Times, Verso Publishing, London 2010, p. 36. Türkçesi: Ahir Zamanlarda Yaşarken, Metis Yayınları, 3.Baskı, çev. Erkan Ünal, İstanbul 2014, s. 63.

Samuel Beckett, Üçleme: Adlandırılamayan, çev. Uğur Ün, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul 2018

Teoman Duralı, Aklın Anatomisi “Salt Aklın Eleştirisinin Teşrihi”, Dergah Yayınları, İstanbul 2017

Thomas Hobbes, Leviathan, çev. Semih Lim, 6.Baskı, YKY, İstanbul 2007

Yaşar Çubuklu, Ölüm Üzerine Spekülatif Düşünceler, Defterler Dergisi, Sayı II, s.72-76., Pdf Olarak faydalanılmıştır.

Will Durant, The Story of Civilization “Life of Greece”, Part II., New York 1939, Fourteenth Printing

İnternet Adresleri:

http://sensesofcinema.com, Pedro Blas Gonzalez, Andrei Tarkovsky: Truth Endorsed by Life, February 2009, Erişim Tarihi 04/01/2019

http://sensesofcinema.com, Judith Pinter, The Lonely Planet: Lars Von Trier’s Melancholia, 2011, Erişim Tarihi 04/01/2019

Yararlanılan Lars Von Trier Filmleri:

Breaking The Waves 1996

Dancer in The Dark 2000

Dogville 2003

Melancholia 2011


Dipnotlar

[1] Kutsal Kitap, İnsanın Günahı, Yaratılış Bölümü, III. I-VIII, s. 3., Yeni Yaşam Yayınları, İstanbul 2016

[2] Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/30-36.

[3] Jacques Lacan

[4] Kelt kökenli İngiliz destanı

[5] Teoman Duralı, Aklın Anatomisi “Salt Aklın Eleştirisinin Teşrihi”, Dergah Yayınları, İstanbul 2017, s. 79.

[6] Aristoteles, Metafizik I. Kitap (A), I. Bölüm, çev. Ahmet Arslan, Sosyal Yayınları

[7] Duralı, a.g.e., s. 83.

[8] Will Durant, The Story of Civilization “Life of Greece”, Part II., New York 1939, Fourteenth Printing, s. 345.

[9] Melankoli ile ilgili tarih boyunca yapılan izahların tamamına yakını yoğun bir spekülasyona dayanır. Özellikle insan oluşumuzu yitirmemeye hassasiyet göstereceksek, psikanalitik yorumlara ve tıbbın modern tarihine kılıç çekeceksek tüm bunlara spekülasyon demeyi tercih ediyoruz. Kavram özellikle Hippokrates’in (MÖ 480-377) hastalığın tanımını yaparken mütalaa ettiği dört temel suya “ahlat-ı erbaa” (açık renkli safra, koyu renkli safra, kan ve mukus) dayanır. Bunlardan birinin fazlalığı ya da azlığı vücutta işlerin yolunda gitmediğine bir işarettir. Hippokrates, epilepsi hastalığının ilahi hastalık olmadığını ileri sürmüş hatta bilakis bu hastalığa ilahi diyenlerin dinsiz olduklarını ifadelendirmiştir. (Kojin Karatani, İzonomi ve Felsefenin Kökenleri, çev. Ahmet Nüvit Bingöl, İstanbul 2018, s. 58-59.) Muhterem, Tanrıları değil; hastalıklara ilahilik addedenleri reddetmiştir. Merriam Webster’de melankoli, normal olmayan durum ve aşırı depresyon olarak tanımlansa da biz bu kısma girmeyi düşünmüyoruz. Çünkü bu “doğru” (right) olandır. Biz burada doğruya saldırmaya soyunacağız. Lars Von Trier gibi birinin Melankoli üzerine kıyamet senaryosu yazmasını normal karşılarken işin Freud yanlısı tarafın ağzını sulandırmak istemeyiz. “Melaine” ve “chole” (gall bladders) safra kesesi, sonbahar ve özellikle Satürn ile ilişkilendirilir. İnsanın ruh halinin korku ve umutsuzluk durumu ile izah edilir. Hatta melankolik birini, ruhunu şeytana satmakla bile itham etmişlerdir. Ruhun mülkiyetinin şeytan tarafından ele geçirilmesidir. Huizinga, Ortaçağın, insanın üzerinde yük olduğunu, bu yüzden fazlasıyla melankolik bir yüzyıl olduğunu “Ortaçağ’ın Günbatımı” adlı eserinde tartışmıştı. (Johan Huizinga, The Waning of the Middle Ages “Pessimism and the İdeal of the Sublime”, Pelican Boks, London 1922, p. 31.) Melankoli sürekli gerilmiş bir ok gibi beklemededir. Kısılmıştır. Vasari ve Dürer bu anlamda değerlendirilse de Herakleitos, Sokrates, Nietzsche ve Kierkegaard ister istemez bu ruh halinin ev sahipleri sayılırlar. Münch’ten Van Gogh’a durum karışıktır aslında. O kadar çok dalgın ruh vardır ki saymakla bitiremiyoruz. Julia Kristeva, Aristoteles’in Problemata bahsinde kara safranın büyük insanları belirlediğini ileri sürer. Hatta kara safra “dâhilikle?” hem haldir(s.15.) Biz derdi dağları aşmış demeyi tercih ederdik. Aristoteles’in burada Platoncu kimliğine büründüğünü rahatlıkla düşünebiliriz. Aristoteles’in Dionysos damarlarının kabardığı çok açık görünüyor. (Julia Kristeva, Kara Güneş Depresyon ve Melankoli, çev. Nesrin Demiryontan, İstanbul 2009) Bize göre denilebilir ki, aklın kalp ile bütünlük oluşturabildiği durumlar vardır. Bu hayatta normalliğe, doğrulara, olağana ya da meşru görünen alana bir hücumdur. Bu durum bir farklılık bir ayrıksı ot olma tercihidir. Açıkçası son dönem bize gösterdi ki Ivan Illich, Erwing Goffman ya da Thomas Szasz gibi hastalık (disease) ve doktorluk meselesine yamuk bakan düşünürlerin yabana atılmaması gerekiyor. Akıl hastaları diye tabir edilen kişiler (burada bahsedilen nörolojik olarak hiçbir belirti (symptom) göstermeyen kişilere dairdir), toplumun kurbanları olarak yazık olmuş, belki bir yemek artığı, insanın kötücül tarafı biçiminde şeytana kadar giden pek çok vulgarize ifadeyi cebinde taşır. Szasz bu ayrıksı otlar için Deliliğin İmalatı adlı çalışmasında etkileyici bir izah sunar: “Aslında akıl hastalarının anormal olduğu iddiası pek öne çıkarılmayan bir varsayıma dayanır. O da, bu kişilerin sırf hasta, kötü aptal, kısacası bir şekilde yanlış oldukları için çoğunluktan farklı davrandıkları, çoğunluğun ise sağlıklı, iyi, akıllı ve doğru olduğu varsayımıdır. Bir defa bu yanlış. Akıl hastası ithamına maruz kalan kişilere yapıştırılan bu ‘anormal’ yaftası bir nedenle daha hiç de tatmin edici gelmiyor bana: bu kelime, baskın çoğunluğun, bazı birey ve sınıfları aşağılık yaratıklar olarak bir kenera ayırıp, kendi toplumsal denetimini, hapsini, eziyetlerini ya da toptan yok edişini haklı göstermesi amacını -örneğin bir ‘günah keçisi’ ya da ‘kurban’ gibi- açıkça ifade etmemektedir.” Thomas Szasz’dan aktaran, Haydar Akın, Antikçağ’dan Yeniçağ’a Delilik, Melankoli ve Cinlenme Avrupa’da Aykırı Olma Halleri Üzerine Tarihsel Bir İnceleme, Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Ankara 2014

[10] Nietzsche yitik cennetin filozofu olarak Tragedya’nın Doğuşu’nda Apolloncu ve Dionysosçu sanatı karşılaştırmış Wagner’i neredeyse Dionysosçu coşkunluğun baş tacı etmiştir. Sanat her şeyin üzerinde ve her şeye rağmen ortaya çıkmalıdır. Sanatın düşmanı kültür dinidir. Wagner bu anlamda Dionysos tarafında saf tutmuştur. Merak edenler, Nietzsche’nin İsmet Zeki Eyüboğlu’nun Tragedyanın Doğuşu çevirisine bakabilir. 

[11] Ophelia, Shakespeare’nin “Hamlet” oyununda aynı adlı karakterin muhtemel müstakbel hanım adayıdır. O, Lars Von Trier’in Justine karakterine yakınlığı kadar doğal olarak Millias’a da aittir. Millias’ın tablosunda nehir boyunca süzülen Ophelia Herakleitos’un her şey değişimdir sözünü hatırlatıyor gibidir. Değişmeyen şey ölüm fenomenidir yalnızca. Millias, Ön-Raffaello sanat akımının kurucularındandı. Onları Ortaçağa özendiren neydi? Onun Hamlet’teki boğulma sahnesini canlandırdığı Opheliası ölümün başlangıç olabileceğini hatırlatıyor. Bize göre Millais ve arkadaşları yerini terk etmeyenlerdir.

[12]Durant, a.g.e., s.144. Bu misaller Durant’ın eserinde uzun uzadıya anlatılır. Heraklitos’un özellikle akış ve diyalektik öğretisi sinemaya kadar etkisini göstermiştir. Fragmanları o kadar dağınıktır ki, onlarda bir bütünlük aramak bir hayli zordur. Ateşin özellikle enerjiye gönderme yapması olasıdır. Ateş olan bu enerji Tanrı ve insanın özünü oluşturduğu şey midir?  En önemli düşüncelerinden olan: “Tanrı gündür ve gecedir; kış ve yazdır; savaş ve barıştır; tokluk ve açlıktır” sözü bu kaotik yapı içerisinde bize bir fikir verebilir. Harmoniyi oluşturan bu kaotik yapıdır. Çünkü onun felsefesinde iyilik ve kötülük aynıdır. Aynıdır zira olması gereken olduğu için. Herakleitos’un felsefesi, bize göre Trier’in filmlerinde dişi İsa ve diğer dini meselelerin dışında, ana merkez olarak durur. Bu düşünceler zamanın çok ötesinde görünmektedir. Öyle ki, Nietzsche ve Hölderlin gibi ruh olarak feveran eden şair ve filozofları derinden etkilemiştir.

[13] Kojin Karatani, a.g.e., s. 108-110.

[14] İzonomi Karatani’nin eserinde Atina ve İyonya üzerinden karşılaştırmalarla anlatılır. Karatani, İyonya’yı özgürlükçü köklerin geliştiği bir merkez olarak tanıtır. Demokrasi İyonya’da yoktur. Olmasını gerektirecek bir şey de. Zira İyonya’da izonomi vardır. O hükmetmenin olmamasıdır. Demokrasi ve izonomi çoğu filozof ve tarihçinin eş anlamda kullandığı iki kavram olsa da Karatani mesele ile ilgili usturuplu ilk izahatın Hannah Arendt’e ait olduğunu söylüyor. Açıkçası biz özellikle Lars Von Trier’in Dogville üzerinden yaptığı demokrasi eleştirisinin izonomi ve Anarko-kapitalizm arka planında okunması gerektiğini düşünüyoruz. Demokrasi,  çoğunluğun hükümranlığı olarak izonomiyi savunanları terbiye etmek için bulunmuştur. Çünkü burada büyük bir oyun oynanmıştır. Demos ve kratosu savunanlar için “hükmetmenin olmaması” bir anlamda halkın layıkıyla esas manada kendini yönetmesidir. Bu yüzden çoğu düşünür için iki kavram birlikte kullanılmıştır. Vicdanlarının olduğunun farkında olanlara oynanan bu oyunun adıdır demokrasi. Hannah Arendt, bugün eşitliği, Tocqueville’in sezgilerine takılıp çoğu zaman özgürlüğe yedirdiğimizi, bu yüzden onu tehditkâr gördüğümüzü, lakin izonomi çağında ikisinin eş değer görüldüğünü ifade ediyordu. (aktarımımız Karatani’ye dayanıyor). Trier’in filmleri ise, tam manasıyla boyun eğmenin değil baş vermenin felsefesidir. Dogville ise başlı başına bir demokrasi düşmanlığıdır. Olmayan özgürlüğü bir nevi özgürlüğün zorbalığını anlatır.

[15] Haydar Akın, a.g.t., s. 27.

[16] Durant, a.g.e., s. 254 ve 262.

[17]Popper, Herakleitos’ta bir mistisizm yakaladığını düşünür. Çünkü hazrete göre o rasyonalizmin karşısında durur. Herakleitos’un ünlü “Doğa saklanmayı sever.” ve aşağılayıcı “Çok şey bilenin beyninin olması gerekmez yoksa Hesiodos ve Pythagoras’ta beyin çok olurdu…” sözleri Popper’i böyle düşünmeye itmiş gibi görünüyor. Malumat hastalığını ilk elden açığa vurduğu için mistisizm ile yaftalanmak bize göre iftira değil iltifattır. Lakin durumlar o kadar basit değildir. İlk defa doğaya ışık tutan bu adamları bir bilim adamı edasıyla ele almaya çalışarak belirli bir kalıba sokmak son derece yanlıştır. Popper için açık toplumun baş düşmanı değilse de piyadelerinden olan Herakleitos’un belki en doğru sözlerinden birine kulak verilmeli: “Uyanık olanların dünyası ortaktır; ama uyuyanların her biri kendi dünyasına döner”  Karl R. Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, çev. Mete Tunçay, 6. Baskı, İstanbul 2018

[18] Nietzsche’nin eserleriyle Herakleitos’a ait olduğu ileri sürülen Fragmanlar arasında büyük benzerlikler vardır. Hatta Nietzsche’nin “Böyle buyurdu Zerdüşt” eseri hem yapı olarak hem de muhteviyat olarak Fragmanları hatırlatır. Daha ileri okumalar için, Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi, Cilt I., İstanbul 2017, Friedrich W. Nietzsche, Böyle Dedi Zerdüşt, Herkesin ve Hiç Kimsenin Kitabı, çev. Gülperi Sert, Doğu Batı Yayınevi, İstanbul 2012, Herakleitos, Fragmanlar, çev. Arzu Akgün, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2016

[19] Edgar Allen Poe, Bütün Hikâyeleri: Kalabalıkların Adamı, çev. Dost Körpe, 12.Baskı, İthaki Yayınları, İstanbul 2018

[20] Ed. Stephen Farthing, Sanatın Tüm Öyküsü, çev. Gizem Aldoğan, Firdevs Candil Çulcu, 2014

[21] http://sensesofcinema.com, Pedro Blas Gonzalez, Andrei Tarkovsky: Truth Endorsed by Life, February 2009, Erişim Tarihi 04/01/2019

[22] http://sensesofcinema.com, Judith Pinter, The Lonely Planet: Lars Von Trier’s Melancholia, 2011, Erişim Tarihi 04/01/2019 (vurgular bana ait)

[23] İzahları Deleuze’nin ve Guattari’nin Anti-Odip eserinde bulanabilir. Burada onlar, kapitalizm ve aile üçgeninden bahsederler. Kapitalizm üçgeni para-altın-sermaye; aile ise libido-anüs-fallus çeperinde istihzaya tabi tutulur. Burada artık devletten aileye, din adamından öğretmene herkes ateşe bir odun taşımaktadır. Bu da en basit manada nice Justineler üretemez(!) Ortalık ise Claire’den geçilmez. Kapitalizmin bizi özgür olduğumuza inandırmış modern manada köleler olarak görmesi üzerine Deleuze ve Guattari’nin “Organsız Beden” mefhumu incelenmeye muhtaçtır. (Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti Odipus: Kapitalizm ve Şizofreni I, çev. Fahrettin Ege, Hakan Erdoğan ve Mustafa Yiğitalp, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 2012)  

[24] Yaşar Çubuklu, Ölüm Üzerine Spekülatif Düşünceler, Defterler Dergisi, Sayı II, s.72-76., Pdf Olarak faydalanılmıştır.

[25] Gilles Deleuze, Cinéma II: L’image-Temps, Les Editions de Minuit, 1985, Gilles Deleuze, Cinema 2 “The Time- İmage”, Fransızcadan çevirenler: Hugh Tomlison, Robert Galeta, Universty of Minnesota Pres, 1997 (Deleuze, Cinema II, Önsöz bölümünden alıntı, İngilizce’den çeviri bana ait)  

[26] Samuel Beckett, Üçleme: Adlandırılamayan, s. 314

[27] Hiçlik kaygı doğurur. O masumiyetin derinlerinde yazılıdır. Ruhun rüyanın eylemi içinde kendini görünür kılması. Ama bu görünürlük hiçliktir. Kaygı hem pay almak istediğimiz hem de karşısında olduğumuz bir “pathos”tur. (Søren Kierkegaard, Kaygı Kavramı, çev. Türker Armaner, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016, s. 35.) Trier’in bir Danimarkalı olarak, Soren’den aldığı ilhamını Justine üzerinde rahatlıkla görebiliyoruz. Bu ilhamın temeli ethosa karşı pathos olarak peyda olsa da filmin sonlarında tersine bir çevrime dönüşür. Justine’nin bu karmaşık ruh yapısı logosa ve pathosa Trier’in topla tüfekle saldırısına da yol açmıştır. Yine de gezegenin çarpmasına yakın, bilim (adamının)in intihar etmesi akabinde Justine dimdik ayakta kalan tek karakterdir. Zemini terk etmez. Zamanı bir anne şefkati ile sarmalar. Düzeni o korur. 

[28] Hiçliği tüm metinlerimizde “hakikat” olarak ele almaktayız. Bu meseleyi özellikle Stalker’de mühim görmekteyiz. Başlama noktası sondur. Bize hakikatin zahir olması için muhsin bir son gerekir. Bunu dünyanın başına gelenlere karşı bir hakikat noktası belirleme adına “hiçlik” demekteyiz. Heidegger’in patikaları düz yola çıkar mı?

[29] Paul Feyerabend, Akla Veda, çev. Ertuğrul Başer, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2012

[30] Filmin en önemli sekanslarından olan “Büyülü Mağara” dünya yok olurken Justine’in Claire ve yeğeni için yaptığı mağaradır. Mağaranın içi, dışarıdan tıpkı Dogville’de olduğu üzere görünür kılınmıştır. Neden içerisi gözükür. Çünkü artık sınırlar, engellemeler yoktur. İnsanın vicdanına müracaat edeceği yerden başka. Artık insan burada hakikati yakalamaya hazırdır. İçerisinin dışarısından farkı kalmamıştır. İnsan ittika altındadır. Büyülü mağara bir güven makamıdır. 

[31] Haydar Akın, a.g.t., s. 114

[32] Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi I, çev. Özcan Doğan, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2015, s. 20.

[33] Raymond Williams, Key Words, “A Vocabulary of Culture and Society”, Revised Edition, Oxford Üniversity Press, s.93-98.

[34] Thomas Hobbes (1588-1679), İngiliz filozof ve siyaset teorisyenidir. O, Opus Magnumu “Leviathan”da dini ve dünyevi devletin özellikleri hakkında laik ve doğal bir temel üzerine bina eder. Leviathan’da bedeni toplumun insanları tarafından oluşturulmuş yüce kral güneş gibi tepenin ardından doğar. Kılıç ve meşale ile sembolize edilen kral ilahilikten ziyade dünyeviye bir gönderme gibidir. Hobbes’in görüşünü millet-devlet yakınlaşmasının dışında düşünemeyiz. Meşale bilgeliğe açık bir göndermeyken kılıç ise güvenlik için toplumsal sözleşmeye yakın durur. Bu toplumdaki insanlar, toplum olamayan “homo homini lupus” prensibine dayanır. Yani insan insanın kurdudur. Burada elbette pek çok mesele devreye giriyor. Yeni milli devletlere yöneliş, şehrin doğurduğu eşitsizlik ve kimin yöneteceği ihtilafı. Toplum güvenden yoksunsa birbirinden emin olmayan lakin birbirini yemeye namzet insan alemi ortaya çıkar. Hobbes’in eseri köklerini Orta çağın feodal kasvetli diyarlarından alır; aynı zamanda ileride oluşması kesin millet-devlet düsturunu da haber verecek çapta bir eserdir. Hobbes’in eşit ama güvensiz insanı ile Dogville’yi yakın bulmaktayız. Kutsaldan yarara doğru yol alan bu devlette doğan güneş bundan sonra halesiyle birlikte Grace’tir.

[35] “Livyatan’ı çengelle çekebilir misin, Dilini halatla bağlayabilir misin? Burnuna sazdan ip takabilir misin, kancayla çenesini delebilir misin? Yalvarıp yakarır mı sana, Tatlı tatlı konuşur mu? Seninle antlaşma yapar mı, onu ömür boyu köle edesin diye?… ( Kutsal Kitap, Eyüp Bölümü XLI. Bölüm,I-IV. Ayetler)

[36] Alexis de Tocqueville, a.g.e., s.47.

[37] “Private vices, common good is private goods, common disaster” Slovaj Zizek, Living in the End Times, Verso Publishing, London 2010, p. 36 Türkçesi: Ahir Zamanlarda Yaşarken, Metis Yayınları, 3.Baskı, çev. Erkan Ünal, İstanbul 2014, s. 63.

[38] Slovoj Zizek, Gıdıklanan Özne: Politik Ontolojinin Yok Merkezi, çev. Şamil Can, İstanbul 2003, s.231.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir