“Ölüm Terbiyesi” Hakkında

“Ölüm Terbiyesi” Hakkında

Yazar: Arman Tekin

(Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 4. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

Kitabın Künyesi:

Yazar: Zeynep Sayın

Yayıncı: Metis Yayınları

Basılan Yer: İstanbul

Basım Tarihi: Ocak 2018

Sayfa Sayısı: 160

Ölüm, yaşam döngüsü içinde kaçınılmazımız olan bir olgu ve bir o kadar da bizden bir gerçek. Yadsıyanların beyhude dahi olsa bir çabaya giriştiği ama yadsımayan ve durumu kabullenenlerin ise buna göre belli bir yaşam sürmesinde doğrudan ve dolaylı etkilenmesinde rol oynayan ölümü irdeliyor yazar. Öyle ki “ölümü” birçok açıdan değerlendirmesi yanında, etimolojik açıdan bildiğimizi düşündüğümüz tüm kelimelerin altında çok önemli ayrıntıların gizli olduğunu gösteriyor. “Hayvan” ile “hayat”, “mezar” ile “ziyaret” ve “hicret” ile “muhacir” gibi aynı kelime kökünden gelen ve adventure (macera), architecture (mimarlık) ve anarşi (anarche) gibi kendi içinde belli bir doğrultuda birleşerek/birleştirilerek oluşmuş birçok kelimeyi bu minvalde örnek verebiliriz. Kendisini herhangi bir aidiyet noktasında görmeyen birçok grup ve oluşum üzerinden ölümün ve yaşam-ölüm dengesi içinde baş/başta olma arzusu yazıda dile getiriliyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminden günümüz Türkiye’sine kadar olan süreçte toplumun geçirmiş olduğu süreci de birçok kavram ve kullanım üzerinden irdelemiştir. Örnek vermek gerekirse “mülk” kavramı bazı gruplar tarafından bir “hiç” olarak görülmesine rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nun bunu önemsediği gibi kendisini “mülk-ü devlet” olarak tanımlaması ve günümüzde ise devletin mülkü yazarın tabiri ile ülkemizin yerli bitki örtüsü TOKİ olmuştur. Belirli bir otoriteye karşı olanların ve olmayanların ayrımının güdülmesiyle birlikte, ölüm ve dolayısıyla ölen kişiyle bağıntılı mezarlar bundan mülkiyetleştirilme adına nasibini almıştır. Bu ve benzeri temelde ve temellükte olan kavramlara yönelik değerlendirmeler okuyucuya aydınlık bir yol sunuyor.

Yazarın yazınbilimci olarak kelimelere ve kelimelerin anlamlarına belli aralıklarla değinmesi, kitapta derinlik algısı oluşturmuş ve bu algı geçmişten ve günümüzden örneklerin aynı potada eritilmesi ile okuyucuyu kitaba bağlamıştır. Yazarın kitaba kazandırdığı bir diğer şey ise kaynakça zenginliği. Keza gerek konuyu kavramaya yönelik görseller gerekse okuyucuyu kitapta bahsi geçen bir konuyu etraflıca bilmek açısından teşvik eden yazılı kaynaklar, yol gösterici bir nitelikte. Kaynakların klasik olarak arka kısımda verildiği birçok kitaba nazaran bu kitapta yazar kaynakların alt kısımda verilmesini uygun görmüş. Bunun yanında bu kaynakçalarla birlikte eklenen dipnotlarla sayfanın yazı açısından değeri tam anlamıyla ortaya çıkmış durumda. Gerektiğinde bir alt bilgi gerektiğinde de bir şiirden dizelere yer verilen dipnotların okuyucuya büyük bir haz vereceğini düşünmekteyim. Yukarıda belirtmiş olduğum üzere ölüm algısını zaman içerisinde iz bırakan birtakım oluşumlar üzerinden değerlendirmiş ve müspet kaynaklar ışığında bunları açık bir şekilde vermiş. Özellikle Osmanlı döneminde yaşamış olan bu topluluklara dair gerek görsel gerekse yazınsal açıklamalar, okuyucuya okurken şüphe bırakmayacak ama daha fazla soru sorduracak türden. Bu da dikkatli bir okuyucu için takdir edersiniz ki büyük bir önem arz etmektedir. Yine bahsetmeden geçemeyeceğimiz bir diğer husus ise yazarın temas ettiği birtakım sosyo-kültürel değerlendirmeler. Bu değerlendirmeler bizi biz yapan ya da Osmanlı ile bağdaştırdığımız ramazan davulu geleneğinden, Osmanlı döneminden kalan, Osmanlı mimarisini yansıtan ve sözüm ona bu geleneği koruyan mimari anlayışına kadar birçok genelgeçer bildiklerimizin altına ışık tutuyor. Bunu gerek Türkiye gerekse Türkiye dışından örneklerle bize aktaran yazarın olaylara bakış şekli ise ilk okuyuşta muhalif bir çizgi yansıtsa da aslında olayları imgesel ve durumsal açıdan değerlendirerek bizleri bilgilendirme temelli. Standart bir içindekiler kısmı ile başlamayan kitapta her bölüm kendi içinde bir bütünlüğe sahip. Özellikle Lacan’ın felsefesini oluşturan imgesel, simgesel ve gerçek (reel)[1] üçlüsünün kitabın içinde yoğun bir şekilde görmek mümkün. Bunun yanında Aristoteles, Bataille ve birçok önemli düşünürün düşüncelerini ve bu düşünceler çerçevesinde kendi tespitlerini yansıtarak da kitaba yön veren yazarın burada bize anlatmaya çalıştığı şey aslında her şeyin temelinde düşüncelerin ve bu düşüncelerin insan bünyesindeki ağırlığının nasıl yansıtıldığına dair. Öyle ki bu ağırlık bizi düşüncelere sevk etmenin yanında bu düşüncelerin kapı açtığı tüm yaşamlara karşı bakışımızı değiştiriyor. Bu değişim kitabın okuyucusu olarak bizleri de değiştirmeye yönelik. Kitapta dikkati çeken şeylerden biri ise verilen örneklerin ve bu kapsamda değinilen olaylar ve durumlar silsilesinin çoğu kez aynı merkez anlayışı belirten kelimelere gönderme şeklinde olması. Her ne kadar buradaki amaç, aslında kitapta başından beri unutulmaması istenen detayların daha fazla akılda kalmasına binaen tekrarlanması dahi olsa, bu kitabın kendi içinde, çok açık bir şekilde olmasa da, bir döngüyü sürekli tamamladığı hissini veriyor. Belli aralıklarla kitapta hissedilen bu durum yazının her bir parçasına özgü olan bilgiyi de bu denli etkiliyor. Bu belirgin bir olumsuzluk hali teşkil etmese de okuyan için dikkate değer görülebilir.

Hal böyleyken kitap sizi sorgulatan yapısıyla düşünceli yarınlara sevk ediyor. Bu düşünce hali ise yazarın verdiği tüm örneklemeler içinde hayat bulduğu gibi okuyucuda da hayat bulacak cinsten. “Baş olmanın” sorgulandığı bu “başucu” niteliğinde kitap sizleri bir süre başka şeyleri yapmaktan alıkoyabilir. Yazarın sözleriyle de belirtecek olursak: “Hiçbir kusur mülkiyetçilik kadar kötü değil.” Bundan mütevellit dünya bugün için bizimle bilgisini paylaşıyor ve yaşadıkça hayatı daha paylaşacak çok şeyimiz var. Tüm aidiyetlerden uzakta ve hariç…

İyi okumalar

Kaynakça

TUZGÖL, K. Lacanyen Psikanalitik Kuram ve Öznenin Konumu. Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi, 1(1), 41-53


Dipnot

[1] Lacancı ya da Lacanyen felsefenin temelini oluşturan bu üç kavram birbirini takip eden ve iç içe olan üç evresini temsil eder. Kısaca açıklamak gerekirse ilk olarak imgesel kısım içinde ayna evresi adı verilen bir evre vardır; başlarda kendisini annesinin bir parçası olarak gören bebeğin aynada aksini görmesi ile birlikte kendini bu ayna aksi ile özdeşleştirdiği dil öncesi bir dönemdir. Simgesel olan kısımda ise toplumsal, kültürel ve dilsel olarak ifade edilen simgesel düzenin etkisini ve bulunduğu düzene bağlı düzenleyicilerin getirdiği değişikliklerin önem teşkil ettiği bir dönemdir. Gerçek (Reel) olan kısım ise imgesel ve simgesel kısımlarının dışında kalan ve gerçeklikten çok hiçbir zaman tam olarak bilinemeyen ama kişinin ruhsal dünyasında yer alan bir kısım olarak nitelendirilmektedir(Tuzgöl,2018).

Gorgon Kitaplığı’ndaki diğer yazılar için tıklayın.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir