Potlaç

Yazar: Serkan Alpkaya (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 1. Sayısı’ndan yayınlanmıştır.)

“Hediyeler köleler yaratır, tıpkı kırbaçların köpekler yaratması gibi.”

Eskimo Atasözü

Cioran, “Tarih, bir Sahte Mutlaklar Geçidi’nden, bahaneler adına dikilmiş bir tapınaklar dizisinden, zihnin Gayri Muhtemel önünde küçülmesinden ibarettir” demiştir. Bir müze gezdiğinizde veya eski bir mimari yapının önünde durduğunuzda; şaşkınlık içinde, aslında Tarih’in epey bir yekününün, prestij kazanma çabasıyla bu kazanılan prestiji muhafaza etme uğraşısı olduğunu anlayabilirsiniz. Prestij kazanma aslında bir özlemdir: Çocukluk özlemi. Toplumsal söylencelerden ve davranışlardan, daha çocukluktan itibaren etkilenmemek mümkün mü?

Potlaç Ritüeli

20. yüzyılın başlarında, antropologlar bazı ilkel kabilelerin günümüz tüketim modellerindeki en savurgan bireylerin dahi erişemeyeceği bir ölçüde gösterişçi bir tüketime ve savurganlığa sahip olduklarını ortaya çıkardılar. Beğenilmek amacıyla büyük şölenler düzenleyerek birbirleriyle rekabete girişen, statü özlemi ve tutkusuyla dolup taşan insanlarla karşılaşıldı. Bu şölenler birden fazla topluluğun oluşturduğu rekabet ortamında yaşanıyordu ve toplulukların yargıları, şölendeki yiyecek miktarına bağlıydı. Bu alışkanlıklara örnek olarak Potlaç konusuna değineceğim.

Potlaç, Kuzey Amerika’nın batı kıyısında kalan Kuzey Amerika Kızılderili topluluklarında görülen ve sosyal statüyü göstermek ile bu statüyü teyit etmek için oldukça kurumsallaşmış törensel mülkiyet dağılımıdır (Haida, Tsimşian ve Tlirıgit Kızılderilileri her zaman bol yiyecek kaynaklarına sahip olduklarından, tüm Kızılderili kabileleri arasında en varlıklılarından olagelmişlerdir. Bu durum, Japon akıntısının getirdiği görece ılıman iklimle birleşince onlara zengin bir kültür birikimi geliştirme olanağı tanımıştır).

Potlaç ritüeli, Kuzey Amerika’nın sadece Kuzeybatı kıyısındaki halkların değil, İç ve Subarktik halklarının da ortak özelliğidir. Ayrıca antropologların, Kwakwaka’wakw ya da Kwakiutllar’dan örneklediği bu ritüel, dünya üzerinde diğer pek çok kültürde de gözlenmiştir. Her ne kadar çeşitli potlaç modelleri olsa da temeldeki işlevi aynıdır: Potlaçlar, bazen kabilelerde zenginlerin veya hatrı sayılır kimselerin doğum, ölüm gibi ritüellerinde, bazen de genellikle bahar aylarında yıllık olarak yapılan; bir önceki yıldan arta kalan ürünlerin veya prestij nesnelerinin bir araya gelinerek müzikli, danslı ortamlarda tüketildiği ve geriye kalanların da yakılarak ya da kırılarak yok edildiği ritüellerdi. Bu ritüeli, farklı kültürlerdeki benzer etkinliklere benzeten çalışmalar da mevcuttur. Bunlardan aşina olduğumuz bir tanesi söylemek, potlaç ritüelini kavrama açısından önemli olabilir. Sözgelimi Alaeddin Şenel, bu kavramı şu şekilde anlatmıştır: “Ben potlaç göreneğini, eski Türklerin ‘şölen’ göreneğiyle birlikte, ilkel topluluklarda eşitlikçi yapıyı yeniden üreten ‘kararlı denge yasası’ dediğim olgunun kalıntısı olarak görüyorum. Sahlins, Taş Çağı Ekonomisi kitabında aynı olguyu, benzeri bir terminolojiyle ‘statükonun yeniden kurulması’ sözleriyle anlatmış.”

Potlaç seremonisine hazırlık balık ve balık yağının, yumuşak meyvelerin, hayvan derilerinin ve diğer değerli eşyaların biriktirilmesiyle gerçekleşir. Bir gün belirlenir, konuklara davet yollanır ve konuklar daveti kabul edip şefin evine giderler. Şefin evinde, tıka basa yemek yenilirken o esnada kunduz tanrıları ve şimşek kuşu maskeleri takmış olan dansçılar onları bir yandan eğlendirir. Sonrasında ev sahibi şef ve yaverleri, sunulacak eşyaları nizami bir şekilde dizerler. Şefin böbürlenmesini ve dizilmiş eşyaları birer birer sayarken konukların fakirliğiyle alay etmesinin ardından konuklar armağanları yüklenerek evlerine dönerler.

Marcel Mauss ve Potlaç

Potlaç kelimesi, Chinook Jargon’undan paɬaˑč kelimesinden gelmektedir. Bu kelime İngilizce “to give away” -vermek, bağışlamak, feda etmek vb.- ve “a gift” -hediye, bağış vb.- anlamlarına gelmektedir.

İlk araştırmacı ve bu konuda epey bir eser bırakmış kişi Marcel Mauss’tur. 1925 yılında The Gift adlı kitabında, dünyanın birçok yerinden halklar arasında hediye verme uygulamalarıyla değişimin karşılıklı paylaşımını göstermektedir. Ancak potlaç kavramı, ilk kez Essai sur le Don (Hediye Üzerine Deneme) makalesi yayınlandıktan sonra gündeme geldi ve bi’ hayli merak konusu oldu. Hediye verme ve hediye alma yönündeki ahlaki sorumluluğun, toplumsallığın temelini oluşturduğunu ve toplumların bütünleşmesine yardımcı olduğunu göstermektedir. Günümüzde artık potlaç kelimesi, benzer özellikleri taşıyan kültürlerdeki bu ritüeli belirtmek için kullanılmaktadır.

Ayrıca Mauss’un hediye verme ve hediye alma yönündeki ahlaki sorumluluğun toplumsal düzlemini, Durkheim’ın da benimsemiş olduğu ‘sözleşme kuramında’ buluruz. Mauss’un ders notlarının toplandığı Etnografya Ders Kitabında (Manuel d’Etnographie) şu ifadelere yer verilmiştir: “Bizden önceki toplumlar, sözleşme tohumlarını tarafların uzlaşmasında değil, medeni durumlarında bulduğumuz; sözleşmede yalnızca şeylerin ve hizmetlerin değil, tarafların medeni, siyasi ve ailevi statüsünün yer aldığı toplumlardır: sözleşmeler iradeye dayalı olarak değil niteliğe dayalı olarak gerçekleşir, bir potlaça karşılık vermeyen birey, utanan ağırlığı altında ezilir ve soyluluğunu kaybeder. Yalnız bizim toplumumuzda, sözleşme yapılırken sözleşmeyi yapanın nitelikleri dikkate alınmaz, yalnızca sözleşmenin hükümlerine uyması beklenir.”

Georges Bataille ve Potlaç

Potlaç, tıpkı bir “ticaret” gibi zenginliğin -servetin- dolaşımının bir aracıdır, tek farkla: pazarlığı saf dışı bırakır. Çünkü, potlaç ritüeli zenginliğin büyük kısmının hediye edilmesi anlamına gelmektedir. Bu bağışın/hediyenin sebebi ise rakip şefin aşağılanması ve zor duruma düşürülmesidir. Rakip şef bu durumun ardından cevap vermekle mükelleftir, yani bunun sorumluluğunu hissetmektedir ve daha fazlasını sergilemek zorundadır. Barthes’in potlaç örneğini vererek yazdığı şu paragraf, potlaç ritüelinin modern zamanlara etkisini görmek açısından önemli: “Ötekine kendisine verileni (zaman, güç, para, beceri, başka ilişkiler, vb.) anımsatmak tipik bir ‘kavga’ bahanesidir; çünkü her kavgayı başlatan yanıta çağrı çıkarmaktır: Ya beni ya ben! Ben neler vermiyorum ki sana! O zaman verilen şey aracı olduğu güç deneyimini ortaya çıkarır: ‘Sana senin bana verdiğinden daha fazlasını vereceğim, böylece sana egemen olacağım’ (Büyük Kızılderili potlaçlarında bu yüzden iş köylerin yakılmasına, kölelerin boğazlanmasına kadar götürülüyordu).”

Potlaç ritüeli sadece rakibi hediyelere boğmak şeklinde endam etmemektedir. Şef, topluluğun zenginliğini mitsel atalarına sunar. Aslında bu nokta, kurbanlık müessesesiyle ilişkilidir. Burada, kurban kavramı için bir parantez açmak gerekir. Neden kurban sunulur? Kurban verme ritüeli, dinselliğin ileri bir aşamasında ortaya çıkmış ve temsili birçok ritüeli bünyesinde barındırır: temizlenme, sembolleştirme vb. İşte tam bu noktada potlaç ritüeli hem temizlenmeyi hem de sembolleştirmeyi yani kurbanlık müessesiyle ilişkiyi kurmaktadır. Hubert ve Mauss, kurban vermenin sosyal bir olgu olduğunu ve Rene Girard ise arkaik toplumlardaki kurban sunumunun, günümüz toplumlarının yargı sistemi olduğunu belirtir. Bu yüzden de kurban sunumu ile yargısal ceza arasında ince bir mesafe vardır. Potlaç ritüelindeki kurban vermeyle ilgili bir örnek olarak, günümüze oldukça yakın bir tarihte Tlingit şefi rakiplerinin gözleri önünde kölelerini öldürmüştür. Kısa bir süre sonra ise rakip taraf, daha fazla köle öldürerek cevap vermiştir.

Potlaç ritüelinin kendi içindeki çelişkisi şudur: A topluluğu B topluluğuna bir hediyede bulunduğunda; B topluluğu da A topluluğuna hediyede bulunmak zorunda kalacaktır. Ancak B topluluğu, A topluluğunun ona vermiş olduğu hediyelerden daha fazlasını vermek zorundadır. B topluluğunun A topluluğuna vermiş olduğu hediyenin ardından bu sefer A topluluğu aynı durumla muhataptır. Peki bu ritüelin bozulması ya da farklı veçhelere bürünmesi mümkün mü? Son olarak bu durum topluluklara ne gibi yarar sağlıyor?

Öncelikle topluluklara sağladığı yarardan bahsedelim: Metnin birinci paragrafında bahsetmiş olduğumuz prestij konusu tam da bu noktada devreye giriyor. Karşılıklı olarak atışan toplulukların, karşı taraftan cevap gelene kadar ya da gelen cevap gerçekten kendi hediyelerinden fazla/üstün olduğu zamana kadar geçen süre içinde hissedilen prestij duygusu, potlaç ritüelinde başrolü oynamaktadır -Hemen belirtelim ki bazen bir topluluğun bir yıl içerisinde birden fazla rakibi de olabilmektedir-. Bataille bu durumu şu şekilde yazmıştır: “Belirleyici bir şekilde, ve belirgin kalıntılar içerisinde, mertebe bir kişinin bağışlama yeteneğine göre değişir. Hayvani unsur (bir mücadelede yenme yeteneği), bütün olarak, bağışın değerine tabidir. Bu, kuşkusuz ki, bir yeri ya da malları sahiplenme yetisidir, ama bu aynı zamanda oyuna bütünüyle girmiş insanın durumudur.”

İlk soruya dönecek olursak -Peki bu ritüelin bozulması ya da farklı veçhelere bürünmesi mümkün mü?- Bu noktada Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı eserinin birçok yerinde “potlaç veya kan davası” şeklinde örneklemesine değinmek gerekiyor: İkisi temelde oldukça farklı iki kavram olsa da iki kavramın da kendiliğinden neticelenmesi mümkün değildir ve ancak bir iktidar yapısıyla, yani bir üst kurulla çözüme kavuşabilir. Nasıl ki karşılıklı hediyeleşmenin sonu yoksa kan davasındaki karşılıklık ilişkisinin de kendiliğinden son bulması oldukça zordur (Zira topluluklar karşı tarafın hediyesinin altında ezilmemek için tüm yıllık ürün hasılatını bir eve doldurup yakmasına varana değin prestij kaygısı güttüğüne dair örnekler vardır).

Kojin Karatani ve Potlaç

“Fakat bu armağanlar ve çılgınca serveti sarf etmeye yönelik eylemler kesinlikle karşılıksız değildir, bilhassa da potlaçın yürürlükte olduğu toplumlarda. Bu tür armağanlar aracılığıyla şefler ile vasal, vasal ile kiracıları arasında bir hiyerarşi tesis edilir. Armağan vermek üstünlüğünü, daha fazlası olduğunu, daha yüksek mertebede bulunduğunu, üst olduğunu göstermektir. Armağanı kabul edip karşılığında başka bir şey veya daha fazlasını vermemek himaye edilen, hizmet beklenen derekesine inmektir, küçülmektir, aşağı bir seviyeye düşmektir (ast).” der Mauss.

Mauss’un bu yorumuna katkı sunan Karatani ise iktidar tiplerini incelerken, kuralların oldukça etkili olduğu bir toplumda kanunların işlemesini sağlama almak için şiddete başvurmanın gerekmeyeceğini, çünkü farklı bir zorlayıcı gücün, doğası itibarıyla şiddetten farklı bir gücün işbaşında olduğunu belirtir. Bu gücü de armağan gücü olarak tanımlar. Aslında ilk bakışta şiddetten iyi bir şeymiş gibi duran bu bu eylem, şiddetten daha etkili bir şekilde hediyeyi alan kişiyi tahakkümü altına almayı kolaylaştırmaktadır. Çünkü, yukarıda da bahsettiğim gibi, potlaç ritüelinde, hediyeyi alan taraf aldıklarından daha fazlasını geri vermeye çalışarak karşı tarafı küçük düşürmeye çalışır.

Ruth Benedict ve Ekonominin Statü Rekabetine Hizmeti

Potlaç seremonisinde, ev sahibi şefin sözlerinden biri şöyleydi: “Büyük olan tek ağaç benim. Mal sayıcılarınızı getirin. Dağıtılacak mallarımı boş yere saymaya çalışacaktır.”, şefin yaverleri, konuklardan sessiz kalmalarını ister: “Kabileler, siz hiç gürültü yapmayın yoksa şefimizden, üzerinize sarkan dağdan bir zenginlik kayşası (heyelan) yaratırız.” Kendi kendini öven bu şefin yaverleri, bütün büyük durumlarda -fırsatlarda- şeflerini övmek için hazır beklerler. Tüm motivasyon kaynakları da bu üstünlük algısıdır. Burada bahsi geçen örneklerin çoğu Kwakiutl halkına aittir. Ruth Benedict’e göre potlaç kültürünün temel gerekçesi ve nedeni Kwakiutl halkının şeflerinin saplantıya dönüşmüş statü açlığıydı. Benedict, şeflerin megaloman olduğunu ve Kuzeybatı Pasifik’in ekonomik düzeninin tamamiyle bu saplantıya dönüşmüş statü açlığına hizmet etme odaklı olduğunu dile getirmiştir. Benedict’in yerel ekonominin, statü rekabetinin tekelinde olduğu savına Harris, çok net bir şekilde karşı çıkar ve tam tersini dile getirir: “Ben, Benedict’in yanıldığı kanısındayım. Kwakiutl’ın ekonomik dizgesi statü rekabetinin hizmetine yönelmiş değildi; tersine, statü rekabeti ekonomik dizgenin hizmetine yönelmişti.” Karatani’nin ve Benedict’in kaçırdığı bu önemli noktayı Harris oldukça etkileyici bir biçimde yakalayıp kaleme almıştır. Kronolojik olarak Benedict’in sözlerini dönemin antropoloji zihniyetine bağlamak mümkündür ancak Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı isimli kitabının ilk baskısının 2014 yılında olması, yani Harris’in İnekler Domuzlar Savaşlar ve Cadılar kitabının ilk basımından 40 yıl sonra basılması ve buna rağmen Karatani’nin bir tek kelime dahi olsa Harris’ten bahsetmemiş olması oldukça düşündürücüdür. Karatani’nin potlaç kültürüne yaklaşımının geçerli yanları olmakla birlikte, Benedict’in etkisinde kaldığı aşikardır.

Marvin Harris ve Diğerleri

Potlacın başlangıcına ve devam eden çeşitli türlerine değin ortak paydası: rekabetçi şölendir. Tam anlamıyla bir yönetici sınıfı oluşmamış topluluklar arasında “zenginliğin” üretilip, dağıtılmasında ve yeniden üretilme döngüsünde vermiş olduğu yararlar önemlidir. Esasında zenginliğin üretilip, dağıtılma ve yeniden üretilme döngüsü, ilkellikte topluluğun özel olarak bir değer verdiği metayı geçici bir süreliğine -belli amaçlar doğrultusunda, sözgelimi potlaç ritüeli için- biriktirmesini zorunlu kılar. Deleuze ve Guttari bunu “kod artı-değeri” olarak isimlendirmişlerdir. Ayrıca bu topluluklarda kod artı-değer dışında bir birikime izin verilmediğini ve aktif biçimde önlendiğini söylemişlerdir. Marc Abeles de potlaç ritüelini iktisadın tersi olarak düşünmemektedir: “zenginliklerin yok edilmesi, burada bir karşı-iktisadın söz konusu olduğu anlamına gelmez; saf harcama iktisat karşıtı bir şey değildir (…)”.

Kuzeybatı Pasifik’inden uzaklaşıp Güneydoğu Asya’ya geldiğimizde şeflerin yerini “büyük adamlar” almaktadır ve tıpkı muadili gibi statü rekabeti ve prestij için mücadele etmektedirler. Bir kereye mahsus olmayan -Kwakiutl toplumu gibi- bu mücadelelere hazırlık uzun bir süre öncesinden planlanır ve büyük adamın rolü, şölen hazırlığını koordine etmektir. Harris, büyük adamı bir işçi-girişimci olarak görmektedir ve bu adam üretim düzeyini arttırarak topluma önemli hizmetler sunar, karşılığında ise sadece prestij kazanır (Yukarıda bahsi geçen Bataille’nin bahsettiği gibi). Bu hazırlığı koordine eden kişi büyük adam veya şef, tüm bu hazırlık boyunca en az gıdayı tüketir ve bununla da övünür. Çünkü Elias Canetti’nin Yemenin Psikolojisi Üzerine yazısında yazdığı gibi: “Onun belindeki kemerin herkesinkinden uzun olması artık gerekmez. Ama o kendi maiyetiyle birlikte bol miktarda yer ve içer; onların önüne koyduğu yiyecek ve içecekler ona aittir. En büyük yiyici kendisi olmayabilir; ama en büyük yiyecek stokuna, en çok tahıla ve sığıra sahip olan odur. İstese, hala yeme şampiyonu olabilir; ama doygunluktan duyulan tatmini maiyetine, kendisiyle birlikte yiyenlere aktarır; yalnızca her şeyin önce kendisine sunulması hakkını saklı tutar (…) Her şef yok etmeye hazır olduğu mülkün miktarıyla övünürdü. En çok yıkım yapan galip ilan ediliyordu ve en büyük ünü kazanıyordu. Başka herkesten çok yemek, yiyene ait hayvanların yok edildiği ön kabulünü taşır. Potlaçta başka türden malların yok edilmesi, yenebilir şeylerin yok edilmesinin bir uzantısıdır diye düşünülebilir.”

Günümüzde Potlaç ve Tüketim Toplumu

Günümüz gündelik hayatında ve örf ve âdetlerinde (evlilik hiyerarşisi, cenaze merasimi ve sonrasındaki etkinlikler, sünnet “şölenleri”, yeni doğan çocuk vb.) potlaç ritüelini görmek mümkündür.

Sözgelimi evlilik, günümüzde hala devam eden bir potlaç ritüelidir. İki aile arasında ve bu ailelerin tanıdıkları şahitliğinde gerçekleşen prestiji tıpkı potlaç ritüeli gibi herhangi bir mantıklı açıklaması olmayan devasa harcamalarla, mevcut zenginliği dışavurmaya, “eşe dosta hava atmaya” yarayan bir gelenektir. Burada kalabalık zorunludur. Evlenenlerin aileleri dışında düğüne katılan katılımcılar da göz kamaştırıcı kıyafetlerle, arabalarla, makyajlarla bu potlaç ritüeline dahil olurlar. Tüm bunlar gündelik hayat konuşmalarına o denli girmiş ki, sorgulamak, üzerine konuşmak imkansızdır. Evlilik ayrıca büyük bir saymanlık işlemidir. Tıpkı birkaç paragraf önce bahsettiğimiz kabile şefinin sözlerine benzerlik gösterir: “Büyük olan tek ağaç benim. Mal sayıcılarınızı getirin. Dağıtılacak mallarımı boş yere saymaya çalışacaktır.” Bu geleneklerin tamamında tıpkı evlilik gibi potlaç ritüelinin izlerine rastlamak mümkündür. Sadece geleneklerde değil günümüzde birçok alanda bunu görmek mümkündür. Sözgelimi, devlet harcamaları: Devlet ve bürokrasinin prestiji için yapılan harcamalarda feda edilen devasa toplumsal zenginlikler günümüzde son derece meşrudur. Aynı şekilde ünlülerin hayatları, her zaman aşırıya kaçan yaşamları ve korkunç harcamalar yapabilme güçleri… Böylece toplumsal bir işlev yerine getirirler: Gereksizce, yararsız, ölçüsüz harcama işlevi yani bilinçsiz tüketici. Bu işlevi krallar, kahramanlar, din adamları ve eski çağlardaki ünlü sonradan görmüşler gibi toplumsal gövdenin tamamı adına vekâleten yerine getirirler. Ayrıca tıpkı onlar gibi sadece ve sadece onurlarının bedelini James Dean misali yaşamlarıyla ödediklerinde büyüklük vasfını kazanırlar.

Bauldrillard’ın söylediklerine ek olarak şunu söylemek gerekir; potlaç ritüeliyle yukarıdaki tüketim ilişkisi arasındaki temel fark birinin toplumsal (potlaç) diğerinin ise bireysel bir karakter taşımasıdır (tüketim-müşteri).

Potlaç ritüelini “olumlu rekabetçilik” olarak düşünmek mümkündür. Çünkü belli bir topluluğun bir amaç uğruna üretimde bulunması ve bunu kurban etmesi söz konusudur. Bu amaç, yazı boyunca değindiğimiz prestijle yakından ilişkili olmakla birlikte, esasında ekonomiyle, yani topluluğun üretim sürecine katılımıyla yakından ilgilidir. Bu üretim, topluluğun hem gündelik hayatının idamesi için hem de hediyelerle üstün olmaya çalışılan diplomatik ilişkiler veya kutsama ve kurban törenleri için oldukça muteberdir. Potlaç ritüelinin uygulanış biçiminde özgün durumlar olmakla birlikte genel anlamıyla olumlu rekabetçilikten bahsedilebilir. Şenel ayrıca bu durumun, rekabetin yanında dayanışmacı bir gelenek olduğunu söyler: “Eşitlikçi toplumun dayanışmacı geleneği; yiyecek fazlasının, bunu sağlamış olan ailelerden yiyecek eksiği olan ailelere akmasını sağlar. Bunu aşan bir bolluk olduğu durumda ise, ipuçları (Kuzeybatı Amerika’nın Amerika Yerlileri’nin balıkçı köylerinde görülen “potlaç”larla, birçok çoban toplulukta görülen “şölen”lerle) “örgütlü aşırı tüketim” olarak adlandırılabilecek bir biçimde “tüketildiğini” gösteriyor.”

Günümüzde hem gündelik hayata hem de geleneklere sızmış olan bu ritüel, günümüz ekonomilerine ait değildir. Sadece ucundan kıyısından kesişme noktaları vardır. Günümüz potlaç ritüelini de “yarışçı rekabetçilik” olarak düşünmek mümkündür. Çünkü ekonomide birey soyutlanmıştır ve bireyler arasındaki tüm etkileşim -alışveriş- para ile düzenlenmektedir. Özetlemek gerekirse, birey, gönüllü rekabetten zoraki rekabete süreklenmiştir.

Meraklısına…

Potlaç ile ilgili birçok yazınsal kaynak bulunmaktadır. Hem yazınsal kaynakları hem görsel kaynakları bulundurması açısından: https://umistapotlatch.ca/ sitesini incelemenizi öneririm.

Ayrıca Potlaç ritüeli ile ilgili birçok yabancı yayına ulaştım. Burada bazılarına yer verebildim bazılarına yer veremedim. Bu kaynakların bir kısmı zaman içinde çevrilip Gorgon Dergisi’nin internet sitesinde yayınlanacaktır. Bu ve diğer çalışmalar için derginin internet sitesindeki adresim:

http://gorgondergisi.org/category/gorgonlar/serkan-alpkaya/

Dipnot, Kaynakça ve Görsellere dergimizden erişebilirsiniz.

Potlaçla İlgili Okunması Gereken 15 Kitap

Ay Epifanisi

Antropolojinin Fenomen Kavramlarından Büyü

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir