Potlaçla İlgili Okunması Gereken 15 Kitap

Yazar: Serkan Alpkaya

Potlaç Nedir?

20. yüzyılın başlarında, antropologlar bazı ilkel kabilelerin günümüz tüketim modellerinde en savurgan bireylerin dahi erişemeyeceği bir ölçüde gösterişçi bir tüketime ve savurganlığa sahip olduklarını ortaya çıkardılar. Beğenilmek amacıyla büyük şölenler düzenleyerek birbirleriyle rekabete girişen ve statü özlemi ve tutkusuyla dolup taşan insanlarla karşılaşıldı. Bu şölenler birden fazla topluluğun oluşturduğu rekabet ortamında yaşanıyordu ve toplulukların yargıları, şölendeki yiyecek miktarına bağlıydı. Bu alışkanlıklara örnek olarak Potlaç konusuna değineceğim.

Potlaç, Kuzey Amerika’nın batı kıyısında kalan Kuzey Amerika Kızılderili topluluklarında görülen ve sosyal statüyü göstermek ile bu statüyü teyit etmek için oldukça kurumsallaşmış törensel mülkiyet dağılımıdır.

Serkan Alpkaya, Potlaç, Gorgon e-Dergisi, Sayı 1 /Kasım 2017, s. 27-42. Okumak İçin: http://gorgondergisi.org/gorgon-e-dergisi/1-sayi/

Kitaplar Önem Sırasına Göre Yazılmıştır:

1.Mauss, M. Sosyoloji ve Antropolojisi, Doğu Batı Yayınları, 2013 (çev. Özcan Doğan)

Marcel Mauss’un insan bilimlerine büyük katkı sağlayan klasik çalışması, ilk defa ve kapsamlı biçimde Türkçe’de. Sosyoloji ve Antropoloji,insanla ilgilenen herkesin her zaman başvurabileceği önemli bir kaynak.

Mauss, mitoloji, dilbilim, etnografya, psikoloji, din, hukuk ve ekonomi alanlarında olağanüstü bilgi birikimiyle yazısız toplumların dünyasına yolculuk yapmaktadır. Büyünün, dinin, bu ikisi arasındaki ilişkilerin ve bunun toplumların organizasyonunda oynadığı rolün analizine yer verilen bu kitapta, ilkel denilen toplumlar ile uygar toplumlar arasındaki derin tarihsel bağlantılar ortaya konulmaktadır. Özel anlamda bireylerin, genel anlamda toplulukların doğayla ve birbirleriyle olan ilişkileri, mücadeleleri, toplumsallaşma araç ve yöntemleri (örneğin potlaçlar, değiş-tokuş ve hediyeler) ve bunun nasıl bir uygarlık süreci hâline dönüştüğü anlatılmaktadır. İnsanın kendini doğayı, ölümü, Tanrı’yı ve içinde yaşadığı topluluğu açıklama, yorumlama, anlamlandırma ve diğer taraftan hayatta kalma çabası olarak tanımlayabileceğimiz uygarlık süreci, bu kitapta, büyü, din, tabu ve mana türünden olguların bir sentezi olarak karşımıza çıkmaktadır.


2. Mauss, M. The Gift: The Form and Reason for Exchange in Archaic Societies, elektronik erişim.

Marcel Mauss’un ‘armağan’ hakkındaki makalesi, her şeyden çok, Rusya’daki olaylara, özellikle de Lenin’in 1921’de getirdiği, ticareti ortadan kaldırmaya yönelik önceki girişimlerden vazgeçen Yeni Ekonomi Politikası’na yanıtı idi. Eğer, Rusya’da, Avrupa’nın muhtemelen paraya en az bağımlı toplumunda bile, yasal düzenlemeler pazarı ortadan kaldırmak için yeterli olmuyorsa, Mauss bundan, devrimcilerin bu ‘pazar’ın gerçekten ne olduğunu, nereden çıktığını ve geçerli bir alternatifinin ne olabileceğini çok daha ciddi olarak düşünmeye başlaması gerektiği sonucunu çıkartıyordu. Tarihsel ve etnografik araştırmaların sonuçlarını uygulamaya koymanın zamanı gelmişti.

Mauss’un vardığı sonuçlar şaşırtıcıydı. Öncelikle, ‘ekonomi bilimi’nin ekonomik tarih konusunda söylediği hemen hemen her şeyin tamamen yanlış olduğu ortaya çıkmıştı.

 


3.  Harris, M. İnekler Domuzlar Savaşlar ve Cadılar, İmge Yayınları, 2017 (çev. M. Fatih Gümüş).

Hintliler neden ineklere tapar? Yahudiler ve Müslümanlar neden domuz eti yemeyi reddederler? Ortaçağdan sonra Avrupa’da neden bu kadar çok sayıda insan cadılara inanmıştı? Günümüzün popüler kültüründe nasıl oldu da cadılar o eski güçlerine kavuştular?

Yamyamlar ve Krallar: Kültürlerin Kökenleri adlı yapıtın ünlü yazarı Marvin Harris insan davranışı konusunda akılları karıştıran bu tür soruları yanıtlarken, bir halkın davranış ne denli garip görünürse görünsün onu yaratan kaynaklarının mutlaka bulunup açıklanabileceğini gösteriyor.

Bu kitabın özellikle Potlaç başlıklı yazısı konumuzla ilgili olmakla birlikte diğer başlıkların okunması da yazarın giriş kısmında söylediği gibi bir bütün olarak kitabı anlamanıza olanak sağlar.


4. Akay, A. Armağan, Doğu Batı Yayınları, 2016

İlkin Marcel Mauss’un ortaya atmış olduğu “potlaç, armağan, mana” kavramları üzerinden yapılan sosyolojik ve antropolojik tartışmalar bu kitabın konusunu oluşturuyor. Mauss’un yanısıra Marx, Weber, Durkheim, Lévi-Strauss, Bataille, Dumézil ve Derrida’nın görüşleri etrafında, eski çağlarda ve modern dönemde müşterek yaşamda bağlılıkları ve dayanışmayı sağlayan en temel ilişki biçimlerinin toplumların ve insanların şekillenmesindeki rolü üzerinde duruluyor.

Yıkım ve harcama sayesinde eski atalara hediyeler ve kurbanlar sunma; tüm bunlar tanrılara bahşedilen armağanlardır. Ama tanrılar da insanlara bunun karşısında armağanlar sunmaktadırlar: İyi yaşama ve sağlık. Değişimin ilk ilkesi harcamadır. Kaybedenin kapitalist dünyadaki buhranı yerine, kaybetmeyenin buhranı söz konusudur burada. Çünkü Şeylerin ruhu olduğuna dair inanç, ilkellerde olan bir şey… Makro-kozmos ile mikro-kozmos arasında armağan insanı hem doğanın hem de evrenin bir parçası haline getirebiliyor, bu şekilde de insanlar, tanrılar ve şeyler arasında bir bağ kurarak toplumsal maddi ve manevi ilişkileri belirleyebiliyor. Böylece Armağan, tanrılara verildiğinde kurban oluyor, insanlara verildiğinde potlaç oluyor. Belki modern öncesi dönemde doğayı ve kozmosu muhteşem kılan da budur.

Şu halde Potlaç, tasarruf ilkesinin tam karşıtı gibi gözükmekte ve Weber’in “Protestan ahlâkının kapitalist zihniyeti”nin kurucu ilkesinin karşısına başka bir ahlâk modeli olarak çıkmaktadır. Ticaret ekonomisinde, değişim süreci elde etme mantığına dayandığı ve zenginliklerin sabitliği ilkesi geçerli olduğu halde, potlaç ekonomisinde geçerli olan elde etme mantığında zenginlik sabit olmaktan uzaktır. Çünkü potlaç statünün korunması için harcama yapmak ve zenginliği kaybetmek, tükenmek ve tüketmek üzerine kuruludur.


5. Karatani, K. Dünya Tarihinin Yapısı, Metis Yayınları, 2017 (çev. Ali Karatay).

Toplumsal formasyonlar tarihini mübadele tarzları perspektifinden yeniden değerlendirmeye yönelik bir girişim bu kitap – günümüz Sermaye-Ulus-Devlet sistemini kavrayıp aşma çabasının bir ürünü.

Marx’ın dünya tarihi versiyonunu sistematik bir biçimde yeniden okuyan Karatani eleştirinin odak noktasını üretim tarzlarından mübadele tarzlarına kaydırıyor. Göçebe kabilelerin ayırt edici özelliği olan kaynakları ortak bir havuzda toplamayı, yerleşik tarımın benimsenmesinden sonra geliştirilen armağan mübadelesi sistemlerini, devletin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan korunmaya karşılık itaat mübadelesini, kapitalizme damgasını vuran meta mübadelelerini inceliyor ve geleceğin bir mübadele tarzı olarak armağan mübadelesinin dönüşü üzerinde duruyor. Karatani’ye göre mevcut Sermaye-Ulus-Devlet üçlü sisteminin aşılması anlamına gelen bu nihai aşamayı kavramanın en iyi yolu Kant’ın ebedi barış üzerine yazılarından geçiyor.


6. Bataille, G. Lanetli Pay, Dost Kitabevi Yayınları, 2010 (çev. Işık Ergüden); kitabın yeni baskısı Sel Yayınları tarafından yapılmıştır.

20. yüzyılın sıradışı ve putkırıcı düşünürlerinden Georges Bataille Lanetli Pay adlı bu yoğun ve önemli metninde bize üretim ve birikim mantığına dayalı kapitalist zihniyetin tam tersini; sermayeyi ve birikimi yok etmeye, bağışlamaya ve paylaşmaya dayalı bir ekonominin temellerini gösteriyor.

Aşırılıklar filozofu Georges Bataille hem bireysel hayatında hem de toplumların hayatında bu aşırı enerjinin yok edilmesine büyük önem vermiş; 1933 yılında yazdığı “Harcama Kavramı” adlı makalesinden sonra ekonomi üzerinde yaptığı yoğun çalışmalarını 1949 yılında yayınlanan Lanetli Pay’la tamamlamıştır. Azteklerin mallarını törensel gösterilerle yok edişi, potlach geleneği, insan kurban etme, Tibet’in manastır sistemini esas almış kapalı toplum yapısı, askeri ve dini Müslüman toplumlar… Bütün bunlardan 20. yüzyılın sanayi yapılarına, Marshall Planı’na ve Sovyet ekonomisine uzanan Lanetli Pay, Bataille’ın doğa, insan, ekonomi ve tarih felsefelerini sistematik bir bütünlük içinde ele aldığı, değiş tokuş, harcama, tüketim, siyasal iktidar kavramlarıyla boğuştuğu en temel yapıtıdır.


7. Benedict, R. Kültür Örüntüleri, İletişim Yayınları, 2015 (çev. Mustafa Topal)

Ünlü antropolog Ruth Benedict’in, özellikle kültürel çalışmalar konusunda temel başvuru kaynaklarından biri olarak görülen kitabı Kültür Örüntüleri, insan hayatının şekillenmesinde kültürün rolüne dair çarpıcı bir bakış sunuyor. Üç Kızılderili toplumunun karşılaştırıldığı bu çalışma, toplumların davranışlarındaki çeşitlilikleri yargılamadan ortaya koyuyor. Dolayısıyla Batı toplumunun “en iyi, en gelişmiş” kültür olduğu yönündeki görüşü reddederek, her kültürün kendisini nasıl ele alıyorsa öyle kavranması gerektiğini öne sürüyor. 1930’lu yıllarda yazılmış olmasına rağmen, Kültür Örüntüleri’nin günümüzde hâlâ temel bir eser olmasını sağlayan da kültürel çeşitliliğe yaptığı bu vurgu. Özellikle antropoloji ve etnoloji alanlarında çığır açmış bir isim olan Benedict’in birey ve kültür ilişkisini incelemesi bakımından büyük önem taşıyan araştırması, insan olmanın anlamları üzerine derin bir kavrayış sağlıyor.

 

 


8. Sahlins, M. Taş Devri Ekonomisi, BGST Yayınları, 2010 (çev. Taylan Doğan ve Şirin Özgün)

“Taş Devri Ekonomisi”nin iki temel teziyle özgürlükçü antropolojinin kurucu eserlerinden biri olduğu söylenebilir. Birincisi, ilkel toplumların, burjuva iktisat teorisinin mantığıyla ele alınamayacağıdır. İlkel toplumlar, sınırsız ihtiyaçlara ve azami ölçüde tatmin edilmeyi bekleyen çıkarlara sahip bireylerden oluşmazlar. “Taş Devri” insanları, sınırlı tuttukları ihtiyaçlarını doğanın imkânlarıyla karşılamayı öğrenmişlerdir. Mütevazı yaşam standartlarına karşın, modern insana göre daha az çalışıp “bolluk” içinde yaşamışlardır. O halde uygarlığın insanlara daha yüksek bir refah sağladığı görüşü bir hayli tartışmalıdır. Sahlins’e göre, Avrupa-merkezli bakış açısı ve tanımlarla ilkel toplumların dinamiklerini keşfetmek mümkün değildir.

Kitabın ikinci tezi ise, Aydınlanma düşüncesinin devlete dair görüşünün yanlışlığıdır. Hobbes’tan bu yana filozoflar, grupların sürekli birbirleriyle çatışmadan barış içinde yaşabilmesi için devletin zorunlu olduğu görüşünü savunmuşlardır. Sahlins, farklı topluluklar arasında barışı sağlayan faktörün, hediye değiş tokuşu ve ticaret olduğunu savunur. Hediye alıp verme ve ticari mübadele, karşılıklı bir güven tesis eder, kalıcı ilişkiler ve ittifaklar kurulmasını sağlar. “Yabancı”nın aynı zamanda “düşman” sayıldığı ilkel topluluklar arası ilişkiler, devlete gerek olmaksızın, ticaret diplomasisi sayesinde barışçı bir nitelik kazanabilmiştir.


9. Baudrillard, J. Tüketim Toplumu, Ayrıntı Yayınları, 2013 (çev. Hazal Deliçaylı-Ferda Keskin)

Tüketim, doğal ihtiyaçların rasyonel olarak tatmin edilmesi midir? Daha çok tüketim, ilerleme ve mutluluk anlamına mı gelir? Tüketimin yaygınlaşması sınıf farklarının giderilmesi midir? Uluslararası markaların tüm dünyaya yayıldığı, yeni alışveriş merkezlerinin en geleneksel toplumların tüketim alışkanlıklarını bile değiştirdiği, insani ilişkilerin yerini giderek nesnelerle ilişkiye bıraktığı ve kitle iletişiminin tüm bu süreci yönlendirdiği çağımızı Baudrillard bu sorular aracılığı ile tartışıyor. Baudrillard’a göre günümüzde tüketim, doğal ihtiyaçların mal ya da hizmet aracılığıyla tatmin edilmesi olarak değil, kodlar ve kurallarla düzenlenmiş global ve tutarlı bir göstergeler sistemi olarak yorumlanmalıdır. Bu sistemde ihtiyaç ve hazların olumsal dünyasının, doğal ve biyolojik düzenin yerini, bir toplumsal değerler ve sınıflandırmalar düzeni almıştır. Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. Böylece tüm bir toplumsal farklılaşma mantığı ortaya çıkar. İhtiyaç artık tikel bir nesneye duyulan ihtiyaçtan çok, bir farklılaşma ihtiyacıdır.


10. Şenel, A. Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi, İmge Yayınları, 2006.

İnsanlığın “kültürel evrim” evresi, “eşitlikçi-kararlı denge yasası” uyarınca görece durağan yapılı “ilkel topluluk” ile giderek daha büyük bir artının üretilip aktarıldığı eşitsizlikçi, dinamik “uygar toplum” dönemlerine bölünerek incelenmektedir.

Uygar topluma geçişte göçebe çoban-yerleşik çiftçi topluluklar arası savaşçı ve barışçı alışveriş ilişkilerinin belirleyiciliği üzerinde durulmaktadır. Bunun ürünü olarak, “talan, yağma, haraç, vergi” evrelerinden geçilerek doğan “kentli, sınıflı, devletli, ideolojili” uygar toplumun iç ve dış dinamikleri ortaya konulmaktadır.

Uygarlığın ilk ve Afroavrasya’daki tek beşiği olan Aşağı Mezopotamya’dan, Sami, Hint-Avrupa, Moğol-Türk göçebe akınları, Hıristiyanlık, İslamlık akımları kanallarıyla dünyanın dört bir yanına yayılışı sergilenmektedir.

Toplumun kent devletlerinden dünya imparatorluklarına doğru gelişmesi, üretim ve savaş teknolojileri etkileşimi, kenttanrıcılıktan tektanrıcılığa, sihirsel düşünüşten, önce dinsel, sonra bilimsel düşünüşe geçiş koşulları vurgulanarak verilmektedir.


 

11. Tuğrul, S. Ezeli Kutsal Ebedi Kurban, İletişim Yayınları, 2016.

Hepimizin dilinde, medyanın sürekli farklı biçimlerde, reality show’larda ya da haberler adı altında bize sunduğu “kurbanlar” silsilesi, neden bu kadar el eriminde, hayatlarımızın içindedirler? Televizyonlarda gördüğümüz, dünyanın öteki ucundaki felaketzedeler, doğal afet ve savaş kurbanlarıyla özdeşleşerek, ölümün şiddetine maruz kalmış bu insanlar için neden bu denli kolaylıkla hep birlikte ağlanır, hatta toplumsal dayanışmaya dönüşerek, yardımlar toplanır? Öte yandan, aynı insanlar, vatanın bütünlüğünü korumak, iç ve dış düşmanların -olası- saldırılarına karşı savaşmaya, “hayatlarını vermeye” hazırdırlar. Babalar ve hatta anneler, Türkiye’de olduğu gibi, “kutsal vatan görevi” için, devletin yasalarının üstünlüğüne inanarak, erkek çocuklarını askerliğe davul-zurna ve bayraklar eşliğinde gönderirlerken, aynı ebeveynler, devlet yasalarını hiçe sayarak, kız çocuklarını, töreler adına nasıl kurban edebilirler?

Kutsallığın işlevselliğinin yok olduğu modern toplumlarda, nasıl olur da “Kurban” yeni bir sosyal kategori gibi ortaya çıkabilir? Elinizdeki kitap, bu soruların peşine düşüp antropolojiden din tarihine, sosyal teoriye ve siyaset felsefesine uzanıyor… Düşünceyi derinleştiren, kışkırtan, yeni pencereler açan bir çalışma…


12. Abeles, M. Devletin Antropolojisi, Dipnot Yayınları, 2012 (çev. Nazlı Ökten).

Toplumlarımızda uygulandığı haliyle bir siyasal antropoloji mümkün müdür? Böylesi bir girişimin getirebileceği katkı nedir? Yorumun her zaman mevcudiyetini duyurduğu ve bazen edimden bile önce geldiği bir alanda, kişi, kendi çağdaşlarının etnoloğu olmayı nasıl becerir?

Devletin Antropolojisi‘nin, iki nedenle, cevap vermeyi amaçladığı sorular bunlardır. Öncelikle, günümüzde modern toplumların antropolojisi, daha önce görülmedik bir gelişmeye tanık olmaktadır. Siyaset kadar karmaşık alanları ele almak için entelektüel mihenk taşlarıyla donanmış olmak zorunludur. Öte yandan siyasal temsiliyetin sahnelenme biçimleriyle ilgilenirken sorguladığımız şey, iktidara ve egemenliğe, yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkilere ilişkin anlayışlarımızın kendisidir. Eğer, izlediğimiz yolun sonunda, tümüyle başka bir ucundan siyaset felsefesinin ana temalarından birine ulaşıyorsak, bu hiç şüphesiz bir rastlantı değildir. Bu, yurttaşlık durumunu oluşturan ve bireyin egemenliğinin, kamuya ve temsilcilerine aktarımı temasıdır.


 

13. Barthes, R. Çağdaş Söylenler, Metis Yayınları, 2014 (çev. Tahsin Yücel).

Çağdaş Söylenler, günümüz kültürüne karşı yazılmış bir kitap. Filmlerden deterjan reklamlarına, resimli dergilerin yemek tariflerinden fal köşelerine, bu kültürün nasıl yapaylığı doğallık, yüzeyselliği derinlik, geçiciliği sonrasızlık olarak gösterdiğini inceliyor. Malların etrafını saran efsanelerin nasıl oluşturulduğunu, birbiriyle ilgisiz görünen ayrıntıların yapısal bir bütünlük içinde nasıl aldatıcı bir hale yarattığını anlatıyor:

“Kitabımın ardındaki düşüncenin çıkış noktası, çoğu zaman, basının, sanatın, genel yargının, gerçeğin sırtına geçirip durdukları ‘doğallık’ karşısında bir kızgınlık duygusuydu: kısacası, yaşadığımız güncel olayların öyküsünde Doğa ile Tarih’in her dakika birbirine karıştırıldığını görmekten rahatsızlık duyuyor, apaçık ortada olanın süslenip sergilenişinde saklı olduğunu sandığım çarpıtmaları yakalamak istiyordum.”

 


14. Canetti, E. Kitle ve İktidar, Ayrıntı Yayınları, 2006 (çev. Gülşad Aygen).

Elias Canetti’nin 30 yıllık çalışmasının ürünü olan Kitle ve İktidar sosyoloji, antropoloji, psikoloji… gibi disiplinleri içeren; ama onların sınırlarıyla yetinmeyen benzersiz bir çalışma olarak tanınıyor. Canetti bu kitabında “kitle” ve “iktidar”in birbirlerini nasıl etkileyip çoğalttığını; insanlar arasında “emir” ve “itaat” ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlık mekanizmalarına dönüştüğünü anlatıyor. En az sorgulanan, dolayısıyla en tehlikeli şey olan “emir verme”nin emredilende özgür bir kişilik edinmesini önleyen bir sizi bıraktığını, bu sızının sürekli emredilenlerde katmerleşerek itaati içselleştirdiğini gösteriyor. Canetti 1930’larda kitle eylemlerinin her tür politik mücadelenin en önemli silahı olduğunu fark ederek “kitle” ve “iktidar” ilişkisi üzerinde çalışmaya başlar. Çalışması ilerledikçe ilişkinin “tarih üstü” boyutlarını keşfeder ve insanın özüne yönelir. Hayvan sürülerini, bir araya gelmiş her tür insan topluluğunu çağ, coğrafya, din farkı gözetmeksizin devasa bir literatür taraması yaparak inceler. Yasadığı yıllar, özellikle İkinci Dünya Savası’nın tarihteki en büyük kitle hareketlerinin ve kitlesel yıkımların görüldüğü yıllar olması; bir “iktidar” simgesi olarak Hitler’in vahşeti doğru iz üzerinde olduğunu gösterir: Kitle yıkıcı, iktidar öldürücüdür. İnsan “iktidar” isteği ile Tanrı’nın kıyamet ve dehşet tehdidini çalmıştır.


15.de Certau, M. Gündelik Hayatın Keşfi – I, Dost Kitabevi Yayınları, 2008 (çev. Lale Arslan Özcan).  

– Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları – Rönesans’tan bu yana, Tanrı dünyadan elini eteğini çekti ve yazı, onun özünün gizli anlamını yorumlayan mütercimlik rolünden sıyrıldı. Böylece, yazı, her tür erkin kaynağı, büyük üretici durumuna geldi. Michel de Certeau tarihin bu yeni betisini ifade etmek için sürekli ve yeniden okumaktan ve yorumlamaktan hiç vazgeçmediği eserlerden biri olan Robinson Crusoe’daki mitlere özgü bir deyişi kullanmayı düşündü. Bundan böyle “yazının öznesi efendidir ve dilden başka bir araca sahip olan işçi de Cuma’dır”.

1974 ile 1977 yılları arasında yürütülen ve 68’li toplumu anlamayı amaçlayan bir araştırma, sıradan insanın gündelik hayat içinde ürettiği ve kullandığı becerilerin şaşırtıcı bir çözümlemesine dönüşür. Certeau tüketim toplumunda sıradan insanın içinde bulunduğu bağlama direnirken kullandığı taktik ve kurnazlıkları önce bir sanat, sonra da bu sanatı irdeleyen bir söylem olarak çözümlüyor.

 


Konuyla İlgili Makaleler

Codere, H. “The Amiable Side of Kwakiutl Life: The Potlatch and the Play Potlatch”, American Anthropologist, Sayı 58 / Nisan 1956, s. 334-351.

Codere, H. “Kwakiutl Society: Rank without Class”, American Anthropologist, Sayı 59 / Haziran 1957, s. 473-486.

Drucker, P. “Rank, Wealth, and Kinship in Northwest Coast Society”, American Anthropologist, Sayı 41 / Ocak-Mart 1939, s. 55-65.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir