Strigoi’nin Kalesi

Strigoi’nin Kalesi

Yazar: Mehmet Berk Yaltırık (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 3. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

Hicretin 945’inci, miladi 1539 senesinde bir takım deli süvarisi, nallarından kan izi eksik olmaz ürkünç atlarıyla, naralar ve silah şıkırtılarıyla Karpat Dağları’nın eteklerini takip ederek Eflak memleketinin ormanlarına girmişlerdi. Atlıların çıkardığı gök gürültüsünü andıran sesler, sırtlarında uçuşan tüyler ve postlar, kalın bıyıkları ve o karanlıkta ecinnileri andıran kuyu dibi gözleri, görüp duyanlar için dehşet salıyordu. Deli süvarileri ovalara pek sapmadan dağ ve orman yollarından ilerliyorlardı. Gecenin o vaktinde bir Allah’ın kulu burnunun ucunu korkusundan dışarı çıkaramazken, o anlık oradaki yegâne ürperti kaynağının kendileri olduğundan emin atlılar, çalımla ve heybetle, köylerin çiftliklerinin civarından geçip gidiyorlardı.

Ta Belgrad’dan beri at süren deliler, Silistre paşasına ulaştıracakları mühim bir haber için seçilmişlerdi. Tuna Nehri’nin bataklıklarında eğleşen haramiler, haydutlar ziyadece olur diye insan ayağı değmez mıntıkalardan geçiyorlardı. Kendilerine kalsa çetelerle vuruşa vuruşa yol almak iş değildi ancak paşaya haberin tez ulaşması gerekiyordu. Atlıların en önünde giden Cambaz Ali’nin namı, Nemçelilerin topraklarında dahi bilinirdi. Ali’nin kendine has bağırtısını işitenler yahut tüylü börkünü görenler, kimin geldiğini anlayıp başka tarafa savuşurdu. Tanımayıp savuşmayanlar ise şayet ölmez sağ kalırlarsa kim olduğunu iyice öğrenirlerdi.

At sürdükleri o gece diğer gecelerden hayli farklıydı. Tepelerinde toplanmış kara bulutların ortalığı zifiri karanlığa gömdüğü, üzerlerine de tuhaf bir ağırlığın çöktüğü o hayırsız vakitte, pencerelerinden ışıkların, içinden gülüşmelerin ve konuşmaların yükseldiği bir hana gelince durdular. Kemikleri ağrırcasına yorgun oldukları kadar kurt gibi acıktıklarının da farkındaydılar. Serhatlerde yaşadıklarından kılıklarını Nemçe hayduklarından, köylülerden ayırmak olanaksızdı. Ahalinin tekinsiz bakışları altında hanın bir köşesine geçip keçi peyniri ve kurutulmuş et yediler, kırbalarında taşıdıkları Belgrad şarabını içtiler. O esnada inceden bir yağmur başlamış, arada bir uzaktan uzağa gök gürültüsü işitilir olmuştu. Zaman zaman dil almak amacıyla sınır boylarına giden akıncılarla düşüp kalktıklarından, kendi aralarında hiç konuşmayarak ahalinin konuşmalarına kulak kabarttılar. İçerinin havası kendilerini boğar gibi olunca ahaliden uzaklaşıp tenha bir köşeye geçtiler. Feraha ermek için hanın geniş pencerelerinden birinin önüne geçerek tahta perdeleri kaldırtmışlardı. Bulundukları yerde, kapkara bir siluet hâlindeki dağları az çok seçebiliyorlardı.

Ansızın peyda olan bir yıldırım şavkıyınca ortalığın gündüz gibi aydınlandığını gördüler. Hanın biraz uzağında ışıkları sönük birkaç evlik bir köy, o köyün de tepesinde dikilmekte olan korkunç görünüşlü harap bir kale önlerinde ayan oldu. Taşları aşınmış, çoğu yeri çökmüş ancak hâlâ sivrilen kuleleriyle tehditkâr görünümlü bu kaleyi huşu ve heyecanla seyre koyuldular. Kale yıldırımların ışıltısı olmadığında karanlıklara gömülüyor, ortalık aydınlanınca da arz-ı endam edip yüreklere bunaltı salıyordu. Boş pencereler sanki bir kurukafanın insanı seyreden boş ancak ürkütücü göz deliklerini andırıyordu. Delilerden bazıları pencerelerden birinde bir insan silueti görür gibi olunca tedirgin olup birbirlerine işaret ettiler. Ölümle yaşadıklarından korkuyu nadiren hisseden adamlarının bu hâli karşısında hayli şaşıran Cambaz Ali kaleyi daha dikkatle seyre koyuldu.

Deliler yüreklerindeki bunaltıyı atmak için rakija istediklerinde Cambaz Ali, masaya gelen hancının kolundan tutup kalede yaşayan olup olmadığını sorunca hancı, telaşla kafasını sallayıp kimsenin olmadığını söyleyerek uzaklaştı. Tam o anda, hanın tenha bir köşesinde tek başına oturmakta olan yaşlı bir kadın gördüler. Üzerinde lekeli, beyaz bir elbiseyle oturan yaşlı kadın parıltısız simsiyah gözleriyle delileri seyrediyordu. Cambaz Ali onun ahaliden olduğunu düşünerek, tıpkı hancıya sorduğu gibi kalede yaşayan olup olmadığını sorunca yaşlı kadın gözlerini ona dikmişti. Kadının kocaman tekinsiz gözlerine hiçbir deli bakamıyordu. Yaşlı kadın, Eflaklıların lisanında konuşup kimsenin kara kale hakkında konuşamayacağını, insan yaşamadığı hâlde dehlizlerinde, kulelerinde dolaşanların olduğunu söyledi. Ahalinin perilerin ve kötü ruhların mesken tuttuğuna inandığını söyleyerek en cesur haydukun dahi oraya gidemediğini anlattı. Cambaz Ali bir kadına, bir kalenin siluetine bakıp yumruğunu oturduğu peykenin kenarına indirdi. Yaşlı kadının yüzüne kahkaha savurarak adamlarıyla birlikte sınır boylarında çok can aldığını, kendi ismini Nemçeli annelerin yaramaz çocuklarını korkutmak için sıkça zikrettiğini söyledi.

Yaşlı kadının yüzünde insanı ürperten bir durgunluk vardı. Hayatın zerresi yoktu ama gözleri arada bir kayıyor, herhangi birine dik dik bakıyordu. Kadın kaleyi Türklerin gelişinden evvel Eflaklı soylulardan birinin yaptırdığını anlatmaya başladı. Yaşlı bir çingeneye iftira atarak öldürttüğü için bu soylunun lanetlendiğini, hem soylunun hem de kızının mezarlarından çıkarak gezinmeye başladıklarını, kaçırdıkları çocukların ve kandırdıkları insanların kanlarını içerek asırlarca yaşadıklarını tek tek anlattı. Kalede kendi lisanlarında “strigoi” dedikleri hortlakların dışında yaşayan olmadığından bahsederek iddia ettiği kadar cesurlarsa kalenin en tepesine çıkıp yaktıkları bir meşaleyle handakilere işaret vermesini söyledi.

Cambaz Ali ve deliler, her ne kadar kalplerinde bunaltı olsa da yaşlı kadının bu sözleri üzerine atlarına binip cesaretlerini kanıtlamak üzere kalenin yolunu tuttular. Atlılar sivri kayaların üzerinden geçerek kale yoluna tırmandılar.

Her yıldırım parıltısında sivri taşlarla, kayalarla bezeli uçurumları görüyor, her gök gürültüsünde altlarındaki atların dahi yürekleri ürperiyordu. Sanki ortalıkta gezinir gibi bazı ürkünç gölgeler süvarilerin gözlerine görününce ve atlarını da korkutunca birkaç adam atlarının sırtından düşerek korkunç uçurumun dibini boyladı. Cambaz Ali ve diğer süvariler, fırtınanın şiddetlenmesi ve hayvanların huzursuzlanması üzerine atlarından inerek yola devam etti. Her bir deli dualar eşliğinde kale yolunu tırmanırken, tepelerine isabet eden bir yıldırım birkaç tanesini daha kayalarla birlikte korkunç uçuruma yuvarlandı. Adamlar geri dönmek için Cambaz’a yalvarsalar da delibaşı kılıcını kınından sıyırıp geri dönmek isteyenin kellesini bizzat uçuracağını söyleyerek hepsini kalenin kapısına dek çıkardı.

Asırların etkisiyle çürümüş ahşap kapıları omuzlayarak kaleye giren deliler, duvarlardaki sağlam kalabilmiş meşaleleri alıp ateşe vererek, ölü bir mezar dehlizini andıran kale koridorlarında yürüdüler. Parçalanmakta olan merdivenlerden çıkarak kalenin en karanlık, yıllarca insan ayağı değmemiş kısımlarına gelip kulaklarına gelen tuhaf iniltilere rağmen en yüksek kuleye çıkan yolu arıyorlardı.

Savaşçılar, kulenin kapısını bulup merdivenleri çoktan çökmüş kuleye de güç bela tırmandılar. Kuvvetli rüzgârdan ötürü zorlukla ayakta durmaya çalışırlarken bir yandan da yelin söndürdüğü meşaleleri tekrar yakmaya uğraştılar. Lakin kulenin en tepesindeki odada yıldırım şavkıyınca gördükleri bir şey ellerini ayaklarını güçten düşürdü. Onca çürümüşlüğün arasında sapasağlam kalabilmiş ahşap bir tabut, korkutucu bir şekilde odanın tam ortasında öylece duruyordu.

O esnada tabutun kapağı duyan kulakların işitmek istemeyecekleri korkunç bir gıcırtıyla kendiliğinden açılmaya başladı. Tabut tamamen açılınca ayaklarını kıpırdatamayan deliler, çekincelerine rağmen kendilerini içine bakmaktan alıkoyamıyorlardı. Bir başka yıldırım şavkıması hepsini dehşete düşürmeye yetti. Handa gördükleri o yaşlı kadının boylu boyunca tabuta uzanmış vaziyette uyuduğunu gördüler. Ancak buna uyku denemezdi. Bu yeryüzünde dolaşarak ölümlülerin peşine düşecek, onların damarlarındaki hayat sıvısını arzulayan, annelerin yalvarmasına rağmen beşikten bebekleri kaçıran, yolda giden yolcuları sahte cilve ve işvelerle yolundan azdıran, Rumeli vilayetlerinin vebadan beter bin senelik belası olan upir dehşetinin bir nüvesinden başka bir şey değildi. Deliler o vakte kadar ancak içki sofralarında, ateş başlarında dinledikleri ürkütücü hikâyelerde denk geldiği bu mahluklardan biriyle o an yüz yüze kalmışlardı. Haddinden uzun köpek dişleri çenesine doğru inen kadının fal taşı misali açık gözleri de ateş kızılıydı. Uzun saçları ölü yapraklar, otlar misali bembeyaz tenine yapışmıştı, kefene benzeyen elbisesi de altından çıktığı topraktan izler taşıyordu.

Kadının yattığı yerden uçar gibi doğrulması her birine yetti. Adamlardan biri kalbini tutarak yere yığılırken diğerleri yalvarıp bağırarak odadan dışarı fırladı. Cambaz Ali kıpırdamaya fırsat bulamadan, hortlağın uzun kollarını ta kendi durduğu yere uzatıp kirli tırnaklarının pençeyi andırdığı ellerine yakalandı. Deliler kuleden aşağıya inmeyi başararak karanlık koridorlarda düşe kalka koşarlarken, duyabildikleri son şey gök gürültüsüne rağmen canhıraş çığlıkları taş duvarlarda yankılanan Cambaz Ali’nin medet isteyen sesiydi.

Ta aşağılarda, handa oturanlar ve köydekiler de aynı çığlıkları işitmişlerdi. Gece boyu kaleden başka çığlıklar da yükseldi. İçlerine düşen vahşet ürküntüsünden pencerelerinden bakmak şöyle dursun, burunlarının ucunu dahi dışarı çıkaramadılar. Uyuyanlar da güneş karanlık ormanların, dağ zirvelerinin üzerinde parlayana dek korkunç kâbuslarla, karabasanlarla boğuştular.


Mehmet Berk Yaltırık hakkında daha fazlası için: 

http://songulyabanininyeri.blogspot.com/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir