Tarihin İlk Teröristleri Sicariiler

Tarihin İlk Teröristleri Sicariiler

Yazar: Melis Fettahoğlu (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 3. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

I.Giriş

26 Şubat 1993 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan terör saldırısı Newsweek Dergisi’nin 4 Temmuz 1993 tarihli sayısında “Yeni bir Terörizm” başlığı ile ele alındı. Bu yazıyla literatüre giren “yeni terörizm” kavramı daha sonraları yapılacak birçok çalışmanın başlığını oluşturdu. Hatta 9/11 Komis- yon Raporu’nun 2. bölümünde Usame bin Ladin’in 1992 yılından saldırının gerçekleştiği güne kadar Amerika’yı hedef alan fetvaları “Yeni Terörizmin Esasları” başlığı altında incelenmiştir. Ancak, Newsweek yazısı terörün neden “yenileştiğine” dair herhangi bir içgörü vermez. 1993 terör eylemi, sanki terörün geçmişte vuku bulan misallerinden ayrıştırılmış ve yeni bir bağlamda bağımsız bir terör biçimi olarak yansıtılmıştır. Terörizmin “yeni” ve “eski” olarak ayrıştırılması, terörizmin içinde doğduğu ve geliştiği siyasal çevrede sürekli şekil değiştiren ve kendini yenileyen bir fenomen olduğu göz önüne alınırsa, çok da alakasız değildir. Zira her terörist neslin arasındaki bayrak aktarımı sırasında derin bir kopuş meydana gelebilir.

“Eski terörizme” dair sahip olduğumuz bilgiler çağın gereksinimlerini karşılamayacak düzeyde hükümsüz, anakronistik ve bağıntısız görülmüş olacak ki, terörizmi tanımlamak için yeni bir çerçeveye ihtiyaç duyulmuştur. Terörizmin hiç değişmediğini iddia etmek doğru olmaz. Terörizm kesinlikle değişmiştir. Fakat bu değişim derece bakımından bir değişimdir. Günümüzde maruz kaldığımız terör biçimi özünde tamamen farklı bir fenomen değildir; aksine, terörizmin geçirdiği tarihsel evrimin, zaman içindeki kademeli değişimin bir sonucudur. Kısacası, yeni terörizmi çözümleyebilmek için, “eski” olarak tabir ettiğimiz terör biçiminin doğru şekilde anlaşılması ve yorumlanması gerekmektedir. Bu fenomenin geçirdiği evrimi incelemenin ön koşulu olarak da terörizmin tarihteki ilk tezahürlerine odaklanacağız. Öncelikle terörizmin ne olduğunu ya da “ne olabileceğini” anlamak gerekir. Terörizm, terim olarak ilk defa Fransız İhtilali ile zihinlere yerleşmiş olsa da, insan kadar eski bir tarihi vardır. Terörizmin tanımına dair sağlıklı bir uzlaşmaya varabilmek için belirli bir terör eylemini etkileyen faktörleri, şiddet koşullarını, niyetleri ve yöntemleri dahil birçok parametreyi göz önünde bulundurmak gerekir. Birbiriyle alakası olmayan farklı terörist gruplarını teşvik eden parametreler değişiklik gösterebileceği için, tek bir terörizm tanımından bahsetmek mümkün olmamıştır. Buna ilişkin olarak, Leiden Üniversitesi’nden Alex Schmid ve Albert Jongman 109 terör tanımı öne sürmüşlerdir. Araştırmalarına göre, terör eylemlerini %83.5 şiddet, %65 siyasal hedefler, %51 korkutma veya sindirme amaçları yönlendirmektedir.[1]

Terörizmin ne amaçla ve kim tarafından tanımlandığı da dikkate alınmalıdır. Bir eylemi “terör eylemi” ve bir eylemciyi “terörist” olarak nitelemek, o eylemin meşru-gayrimeşru olarak değerlendirilmesi ile ilişkilidir. Bir siyasal eylemin ahlaki yorumu ile eylemin kendisi arasındaki karışıklık terör olgusuna dair nesnel bir anlayışı bulanıklaştırır. Dolayısıyla, terörizm ahlaki açıdan değil, teknik açıdan ele alınmalıdır. Walter Lacqueur, 1798 yılında, Fransız Akademisi Sözlüğü’nde (Dictionnaire of the Académie Française) terörü bir “sistem” veya “terör rejimi” olarak tanımlamıştı. Buradaki sistem sözcüğü terörün “sistematik” yapısına işaret etmektedir. “Aşırı şiddetin sistematik kullanımı” ifadesi terörist saldırıların çoğunlukla “sistematik olarak” plan- landığını gösterir ve bu tanımlama terörizmin bir dizi temelsiz şiddet perfor- mansından ibaret olduğu algısını yok sayar. Mallison terörizmi “sosyal veya siyasal amaçlara ulaşmak adına yapılan şiddet tehditleri veya aşırı şiddetin sistematik kullanımı”[2] olarak tanımlarken, Burleigh T. Wilkins aynı kavramı “kişilere veya kurumlara yönelik gerçek saldırı ya da sadece saldırı tehditleri yoluyla siyasal, sosyal, ekonomik ya da dinî değişimleri amaçlayan girişimler”[3] olarak yorumlar. Öte yandan terörizm uzmanları Darrel Trent ve Robert Kupperman terörizmi bir savaş stratejisi olarak düşünmenin daha uygun olacağını belirtirlerken, teröristler tarafından uygulanan yöntemlerin standart askeri stratejilerle benzerlik gösterdiğini de eklerler.[4] Trent ve Kupperman’ın yaklaşımları terörizmi, en genel hatları ile, bir yöntem, bir strateji, bir savaş biçimi olarak ele almaktadır. Buradan yola çıktığımızda, terörizm, hem kavramsal hem de ahlaki olarak savaş söylemi dışında tefsir edilmesi mümkün olmayan bir davranış biçimi olarak karşımıza çıkar. Terör bu noktada belirli bir mesaj iletmeyi amaçlayan kasıtlı bir harekete dönüşür. Tıpkı diğer iletişim biçimlerinde olduğu gibi, terörizm de ancak içerdiği şiddeti temellendirme çabasında olan bir söyleme dönüştürülerek kendini var edebilir. Bunun için, terörizmin söylemini üretebilecek kişi veya kişilere, iletilmek istenen mesajın o mesajı yorumlayabilecek bir alıcıya ve en nihayetinde o mesajı iletebilecek bir araca ve aracın en etkili biçimde alıcıya ulaşabileceği bir ortama ihtiyacı vardır. Terörist grupların çoğunlukla sivil halkı hedef alması bu yüzdendir. Sivil halk potansiyel kurban olarak dolaylı stratejinin aracıdır. Kurbanların ölüp ölmemesi önemli değildir. Asıl mesele terör eyleminin bütün rastgeleliliği ile, “her an, her yerde” patlayabilme korkusunu insanların zihinlerine aşılamaktır. Kurbanların ölmesi korku salma amacını daha da güçlendirecektir. İşte bu yüzden, asıl terör eylemi bir bomba patlamasının kendisi değil, o patlamanın beklentisidir. Eski çağların teröristleri kent meydanlarında ya da günün en yoğun saatlerinde pazarlara doluşan halkın gözleri önünde kurbanlarının başlarını keserken, günümüz de şehirlerin popüler bölgelerinde bombalı saldırılar, canlı bombalar ya da aniden belirip yoldaki yayaları ezen kamyonlar şeklinde açığa çıkmaktadır. Bu, tarihten bugüne terörizmin işleyiş sürecinin aynı kaldığını, sadece kullanılan araçların ve mekânların değişikliğe uğradığını açıkça gösterir.

Terörün günümüzde radikal düşünceye indirgenmesinin sebebi, dinî akımların teolojik sorunlarının politik sorunlara sıkı sıkıya bağlı olmasından ileri gelmektedir. Mesela, İslâm’a göre, Peygamber hem dinî hem de siyasî bir liderdir. İdeal İslâm, Kur’an aracılığı ile işleyen din ve devlet mekanizmasına bağlıdır. Radikal İslâmcı akımların belirleyici özelliği ise, sadece gerilla hareketleri değil, siyasal amaçlara hizmet edecek bir seferberlik ateşlemeye elverişli dinsel yorumlardan beslenen şiddet içerikli eylemlere başvurmasıdır. Dinsel terörün ortaya çıkışında hizipleşmenin -farklı mezheplere ayrılmanın- önemi yadsınamaz. Ayrılıkçı gruplar her daim orijinal imanın en doğru ve en gerçek yorumcusu olarak kendilerini işaret ederler. “Dinsel terörizm, aşkın karakterde bir eylem olarak tasarlanmıştır. Dinsel otoriteler tarafından meşru gösterilerek, sonunda kutsalın araçları hâline gelen aktörlere her türlü ruhsatı verir”[5]. Kısacası, davaları kutsaldır ve ahlaki değer bu davalara atfedilir. Uğruna savaştıkları dava üzerinde yargıç yoktur.

Tarih, teröre başvuran dinsel tarikatlar veya kendine kutsal bir misyon biçerek bu amacın doğrultusunda her türlü şiddet eylemini hak sayarak ilerleyen çeşitli harekete tanıklık etmiştir. 1765-1840 yılları arasında Hindistan’ın Uttar Pradesh bölgesinde Hinduların ölüm tanrıçası Kali’ye tapan ve bu uğurda boğazlayarak öldürme katliamları yapan Thugge tarikatı üyeleri, küçük çocukları kaçırır ve yaptıkları eylemleri zorla izletirlerdi. 1421’de Roma katolik kilisesine isyan eden Bohemyalı Taboritler veya radikal reform yanlısı Anabaptistler[6] de Mesihçi hareketler çerçevesinde, kutsal bir davanın izinde şiddet eylemlerine başvurmuş tarikatlara örnek olarak gösterilebilir.

II.Sicariiler

Sicariiler, diğer bir deyişle Zelotlar, Yahudi halkının ulusal ve dinî yaşamının Roma yönetiminden bağımsızlaştırılmasını savunan agresif bir tarikat olarak tarihi kayıtlara geçti. “Zelot” sözcüğü (Yunanca: Sicarius, İbranice: םיקירקיס/ siqariqim) bu tarikatın üyelerine verilen bir isimdir ve ilk defa tarihçi Flavius Josephus tarafından, MS 66-70’de Yahudilerin Roma’ya karşı yürüttüğü isyanların nedenlerini incelerken Yahudi isyancıları tanımlamak için kullanılmıştır. Sicarii “hançerle öldüren” anlamına gelir. Bu partinin üyeleri pelerinlerinin içinde gizlice taşıdıkları hançerlerle bir Yahudi aleyhtarı veya Yahudi karşıtı bir duyguyu kışkırtan herhangi bir kimseyi bıçaklıyorlardı. Roma imparatorluk döneminde aktif olan Yahudi Sicariileri, birçokları tarafından dünyanın ilk siyasi teröristleri olarak kabul ediliyor. Sicarii sadece Yahudiye[7] üzerinde Roma egemenliğini reddetmekle kalmadı, aynı zamanda empoze edilmiş bütün otoritelere karşı ayaklandı. Roma’ya karşı bir Yahudi isyanını kışkırtmak için suikast ve adam kaçırma yöntemlerini etkin bir şekilde kullandılar. Kurucusu Galileli Yahuda, Yahudilerin tek bir Tanrı tarafından yönetilmesi gerektiğini savunuyordu ve Roma’nın kabul ettiği çoktanrılığa karşı tavizsiz tavrıyla dikkat çekiyordu. Asıl motivasyonu Roma’nın Yahudiler üzerinde doğrudan yönetimini sona erdirmek olan Sicarii tarikatı, Roma makamlarıyla barış ve uzlaşma arayan Yahudileri bile hor görüp, onlara karşı agresif bir tavır takınıyorlardı. Roma yönetimi karşısında işbirlikçi ya da sarsıcı oldukları düşünülen diğer Yahudileri hedef almaktan ziyade, özellikle Yahudi önderi ve rahiplerle bağlantılı elitlere saldırdıkları bilinmektedir. En kayda değer saldırı taktiği ise insanları öldürmek için kısa hançerleri kullanmalarıydı. Sicariiler hakkında günümüze ulaşan bilgiler Josephus’un kayıtlarından edinilmiştir.

Josephus, 37 yılında Kudüs’te doğdu. Kudüs’te Roma’dan bağımsızlık isteyen radikal politik unsurlara karşı çıkan Josephus, bağımsızlık sağlanması durumunda, Roma’nın onayladığı ve desteklediği rahiplerin siyasî ve dinî otoritesine meydan okunacağından korkuyordu. Bu sebeple, katı bir şekilde ayaklanmaya karşı çıktı ve isyanın ilk aşamalarına katılmadı. Savaş MS 68’de başladığı zaman, Josephus kendi vatandaşları tarafından Celile’de konuşlanmış Yahudi güçlerin komutasını kabul etmeye ikna edildi, fakat isteksizdi. Daha iyi eğitimli ve donanımlı olan Romalılara karşı kahramanca bir mücadeleden sonra Josephus Vespasian tarafından esir edildi. Esaret altındayken, Roma senatosunun Vespasian’ı bir sonraki imparator olarak seçeceğini öngördü. Josephus’un içgörüsü erken tahliyesine ve Flavian hanedanlığı için ana tarihçi olarak atanmasına katkıda bulundu. Flavialılar için önde gelen bir tarihçi olan Josephus, Yahudi ayaklanmasının tarihi üzerine yazdı.

“Yahudi Savaşı” (MS 75-79) başlıklı iki ciltlik çalışmasında, Makkabi İsyanı’ndan hemen önceki olaylar ve Kudüs’ün tahrip edilmesiyle birlikte MS 73’te Masada’daki Sicarii’lerin düşüşüne kadar vuku bulmuş olaylar anlatılmaktadır. “Yahudi Savaşı” adlı çalışmasının çoğunlukla Roma’nın bakış açısını ifade etmek üzerine yazılmış olduğuna dair tartışmalar vardır, çünkü Josephus’un anlatıları Romalıların Yahudi isyanının başlamasında oynadığı rolü yok saymaktadır.

II.1.İsyan Öncesi Dönem

Birinci yüzyıl başlarında, Romalılar imparatorluklarını doğuya, yeni kurulmuş İsrail devletine doğru genişletmeye başladılar. Hasmonluların (Hasmonean) önderliğinde Suriye’den bağımsızlık kazanmıştı İsrail. Ancak mutlak iktidar arayışları neticesinde, iki Hasmonlu kardeş Romalılara kendilerine destek vermeleri için yalvardı. Roma’nın doğu kuvvetlerine komuta eden Romalı general Pompey, Kudüs’teki siyasi açıdan istikrarsız durumu fark etti ve bunu imparatorluğu genişletmek ve askeri kariyerini ilerletmek için mükemmel bir fırsat olarak gördü. Böylece Hasmonlu kardeşlere yardım etmeyi kabul etti. Romalılar Kudüs’e doğru ilerledikçe, Roma taraftarı ve Roma karşıtı gruplar arasında savaş patlak verdi. Roma karşıtı grup şehrin dışına kaçtı ve Yahudi tapınağının sağlam biçimde takviye edilmiş surlarının arkasına sığınarak Pompey’in gelmesini endişeyle beklediler. Şehrin dış kısımlarını güvenceye aldıktan sonra, Romalılar Yahudi tapınağına karşı topyekün saldırı başlattılar ve orada sığınan yaklaşık on iki bin Yahudi isyancıyı katlettiler. Tapınağın güvenliği tam olarak sağlandığında ise, Pompey merakına yenik düşerek tapınağın kutsal alanına girdi ve böylelikle Yahudi hukukunu hiçe saymış oldu. Çünkü Yahudi din hukukuna göre, Yahudi yüksek rahibinden başka hiçbir ölümlü kutsal alana girip içeride ne olduğunu göremezdi. Romalıları ilk başta memnuniyetle karşılayan Kudüs sakinleri, Pompey’in bu hadsizliği üzerine şaşkınlığa uğramış ve çileden çıkmışlardı.

Part imparatorluğu – diğer adıyla Arşaklılar – MÖ 247- MS 224 tarihleri arasında varlığını sürdürmüş, günümüz İran’ının kuzeydoğusunda yer alan güçlü bir medeniyetti. Part imparatorluğu Romalıları Kudüs’teki kuşatmadan vazgeçmeye zorladı ve bu sayede Yahudiler bir süreliğine rahat bir nefes aldılar. Ancak Romalıların bölgedeki yokluğu çok uzun sürmedi; MÖ 37 yılında Herod isimli yarı Yahudi kökenli bir adam, Roma’nın da desteği ile, paralı askerlerden oluşan bir ordu topladı ve kendi çıkarlarını acımasızca Kudüs halkına empoze etmeye başladı. Herod, insafsız yöntemleriyle, tüm muhaliflerin üstesinden gelmeyi başardı. İlk olarak Hasmonlu ailesinin bütün üyelerini idam ettirdi ve sonrasında Yahudi yürütme konseyi olan Sanhedrin lağvedildi. Roma için toplanan haraçlara ek olarak, yurtiçinde yürüteceği sayısız programları finanse edebilmek için ek vergi koydu. Josephus’un yazdıklarına göre, bu ölçüsüz harcamalar muazzam boyutlara ulaşarak, ülkenin mevcut kaynaklarını aşmışlardı.

Bütün bu usulsüzlüklerin yanısıra, Herod saltanatı sırasında övgüyü hak eden bir icraatta bulundu, ve Yahudi tapınağının yeniden inşa edilmesini emretti. Gel gör ki, bu durumdan hiç hoşnut olmayan Romalıları memnun etmek ve gerginliklerini azaltmak maksadıyla, yeniden inşa edilmiş bu tapınağın tepesine Roma otoritesinin sembolü olan altın bir kartal yerleştirilmesini istedi. Hiç kuşkusuz bu eylem Yahudi hukukuna riayet etmemek anlamına gelecekti. Herod’un bu saygısızlığı Kudüs halkı arasında yabancılaşmaya ve ayrışmaya neden olmuştu. İki hahamın, hukuk öğrencilerini tapınağın tepesindeki kartalı parçalamaları konusunda kışkırtmalarının akabinde, Herod altın kartalın kutsal statüsünün göz ardı edilmesine öfkelendi ve kontrol edemediği bir hiddet anında, iki hahamın canlı olarak yakılmasını emretti.

Herod’un ölümü üzerine, Romalılar Herod’un imparatorluğunu üç oğlu arasında bölüştürdüler. Yıllar süren idaresizlik sonucunda, Herod’un oğullarından biri olan Archelaus Romalılar tarafından görevden alındı ve Judea’da bir ilçe yönetimi kuruldu. Birçok Yahudi, özellikle politik olarak baskın olan rahip sınıfı, il statüsünü ve beraberinde getirdiği tüm imkanları memnuniyetle karşıladı. Fakat Romalılar için Judea üzerinde hakimiyet kurmak oldukça zordu. Bu durumun birkaç sebebi vardı. Birincisi, Yahudi dinî Romalıların inanç ve uygulamalarına yabancıydı. Dindar Yahudi kesim imparatora tapınma ve bununla bağlantılı pagan ritüellerine katılmayı şiddetle reddediyordu. İkincisi, Judea Mısır ve Suriye arasında oldukça stratejik bir konumda yer alıyordu. Böylesine önemli bir konuma sahip olmak Romalıların muazzam imparatorluklarının her iki bölgesini daha da kuvvetlendirmesine yardımcı olsa da, Judea’nın içişlerine defalarca müdahale etmesi gerekiyordu ve bu müdahalelere verilen tepkiler çeşitli anlaşmazlıkları ve isyanları beraberinde getirecekti.

II.2.Sicarii’lerin Sahneye Çıkışı

Archelaus’un ihraç edilmesinin ardından, Romalı bir aristokrat olan Publius Sulpicius Quirinius Suriye’nin elçisi olarak atandı. MS 6 yılında Quirinius yönetiminde Yahudilerin nüfus sayımı yapıldı, ki bu sayımla birlikte Roma tarafından vergiye bağlanabileceklerdi. Küdus halkı, Yahudilerin sayısını hesaplamanın “sahiplik” ima ettiği gerekçesiyle nüfus sayımına öfkeyle karşı çıktılar. Kendilerini aşağılanmış hissetmişlerdi. Dahası, vergi putperestliği temsil ediyordu, zira ödemenin üzerinde Sezar’ın görüntüsünü taşıyan madeni paralarla yapılmasına karar verilmişti. Herod tarafından dayatılan vergilerin sorunsuz bir şekilde ödendiği göz önünde bulundurulursa, Kudüs halkının bu nüfus sayımına neden bu denli karşı çıktığı net olarak anlaşılmamıştır. İşte bu çalkantılı dönemde, Yahuda (Judas) isimli bir Galileli, sayımla ilgili karşıt söylemleri aleni olarak duyurarak Yahudilerin bu durumla ilgili hoşnutsuzluğunu kendi menfaatine çevirdi. Yahuda ve yoldaşı Zadok, Judea’nın kırsal kesimlerini gezerek Roma’ya karşı bir ayaklanma körüklediler. Yahuda, nüfus sayımı aleyhinde yapılmış önceki argümanları da yineledi ve halkı sadece Romalı yöneticilere değil, dayatılmış bütün kurallara karşı isyan etmeye teşvik etti. Josephus, Yahuda’nın öğretisinin geçmiş düşüncelerden tam anlamıyla koptuğunu öne sürer. Hatta Yahuda’nın öğretisini, o dönem hakim olan üç felsefeden – Ferisiler, Saddusiler ve Esseniler – ayırmak için “dördüncü felsefe” olarak tanımlamıştır. Dördüncü felsefe için Josephus şunları söylemiştir: “Bu okul Ferisilerin fikirleriyle birçok açıdan uyumludur; aralarındaki tek fark, Yahuda’nın öğretilerini benimseyenler Tanrı’nın tek başına liderleri ve ustaları olduğuna ikna olduklarından mütevellit, sarsılmaz derece özgürlüğe susamışlardır”[8].

Kısacası, dördüncü felsefe radikalizmin özünü temsil etmekteydi; bu akımın müritleri çoğunlukla Phineas ve Elijah gibi Yahudi peygamberlerinin azimli ama bir o kadar da tüyler ürperten eylemlerini yüceltip, özenilmesi gereken davranış biçimleri olarak ileri sürmüşlerdir.

Josephus Yahuda’nın akıbetinden söz etmez. Çoğu tarihçi, Yahuda’nın Romalılar tarafından öldürüldüğüne ve kurduğu akımın etkisiz hâle getirildiği ne inanma eğilimdedir. İncil’de bunu destekleyecek ifadeler bulunmuştur: “Vergilendirmenin yapıldığı günlerde bu adam yükseldikten ve çok sayıda insanı peşinden sürükledikten sonra, o da, kendisine itaat edenler gibi, yok oldu”[9].

İlham verici liderin ölümüyle, dördüncü felsefe bir süre faaliyet göstermedi. 40 yıl sonra ise, bu felsefenin ilkeleri yeniden popüler olacaktı ve Sicariilerin terörist eylemlerini meşrulaştırmak için başvurulan bir kaynak olacaktı. Yahuda’nın ölümünden kısa bir süre sonra, Judea’da sakinlik hüküm sürdü. Ancak bu sakinlik, MS 26 yılında, yeni bir Romalı maliye memuru, Pontius Pilate, Roma imgelerini taşıyan dinî sembollerle Kudüs’e girince son buldu. Pontius’un bu davranışı Yahudi hukukunu ihlal etmişti. Bunun üzerine dindar Yahudiler öylesine büyük bir yaygara koparttılar ki Pontius bu incitici objeleri kaldırmak zorunda kaldı. Çok geçmeden Pontius, Roma adına yapılacak bir su kemerinin inşasını finanse edebilmek için tapınak fonlarına el koyarak Kudüs halkının öfkesini yeniden ateşledi. Romalı yetkililer ve Yahudiler arasında çeşitli anlaşmazlıklar patlak verdi. En sonunda, MS 41 yılında, Romalılar Judea’yı Kral Herod Agrippa’nın liderliğinde bir krallık olarak yeniden örgütlemeye karar verdiler. Üç yıl içerisinde, Herod Agrippa ölmüştü; ve Romalılar, Agrippa’nın oğlunun yönetme konusunda deneyimsizliğinden endişelenerek, Judea’yı bir Roma vilayeti olarak yeniden kurdular. Roma vekili Cumanus yönetimi sırasında (MS 48-52), Judea haydutların uğrak yeri oldu. Sezar’ın kervanına saldırıp yağlamayacak ölçüde cesurdular. Cumanus Galileliler ve Samiriyeliler arasındaki çatışmaları eline yüzüne bulaştırdığı sebebiyle Roma’ya geri çağrıldı ve yerine yeni vekil olarak Felix geçti. Geniş çapta yolsuzluklardan ve Yahudi yetkililerin etkisizliğinden bıkmış olan Felix, haydutları bastırabilmek için gözü dönmüş bir şekilde bir dizi acımasız kanunlar uyguladı. Felix’in aldığı önlemler kırsal kesimlerde haydutların faaliyetlerini bir nebze olsun azalttı ama, dördüncü felsefenin öğretilerine sadık kalmış yeni ve çok daha tehlikeli bir grup sahneye çıktı. Kudüs’te peyda olan ve günün en aydınlık saatlerinde, şehrin tam kalbinde cinayet işleyen bu yeni haydut takımına “Sicarii” deniliyordu. Özellikle festival zamanlarını tercih ediyorlardı. Bu sayede halkın arasına karışarak, giysilerinin altına gizledikleri kısa hançerleri düşmanlarına saplayabiliyorlardı. Kurbanlar yere düştüklerinde ise, neye uğradığını şaşırmış kalabalığın bir parçası olup, üzüntü ve öfke çığlıkları atarak kimliklerini gizliyorlardı. Onlar tarafından suikaste uğramış ilk kurban başrahip Jonathan idi; ölümünden sonra her gün sayısız cinayet işlenmeye başlamıştı. Bu cinayetlerin halk arasında yarattığı panik felaketin kendisinden daha ürkütücüydü; neredeyse herkes ölümü bekler olmuştu. İnsanlar düşmanlarını gözetlemeye başlamış, en yakın arkadaşlarına bile güvenmez olmuşlardı. Alınan bütün tedbirlere rağmen, bu esrarengiz haydutlar ok gibi hızlı oldukları için kimse ne ara cinayet işlediklerini kestiremiyordu.[10]

Bu haydutlara Sicarii denmesinin sebebi, kurbanlarını öldürmek için kullandıkları hançerlerin bir yandan Acem palalarına benzerken, diğer yandan Roma sikaları gibi kavisli olmasından kaynaklanmaktadır. Sicariiler genellikle siyasi olarak baskın olan ve Romalıların tarafını tutan Farisileri hedef aldılar. Şiddet eylemlerinin Yahudileri korkutup Roma’ya karşı olası bir isyanı tetikleyeceğini umuyorlardı. Bilhassa Romalıları hedef alan bir terör kampanyası etkisiz olması olasılık dahilindeydi, çünkü Romalıların Judea’daki mevcudiyetinin bir ehemmiyeti yoktu.

Kendilerini olası bir suikast girişiminden korumak isteyen siyasi elitler korumalarla gezmeye başlamışlardı. Sicariilerin terör eylemleri korumalara rağmen engellenemedi. Sicariiler göz korkutmak ve sindirmek amacıyla kaçırma eylemlerine de başvurmuşlardır. Örnek olarak, Roma temsilcisi Albinus yönetimi sırasında, Sicariiler başrahip Ananias’ın oğlu, Eleazar’ın katibini kaçırdılar. Katip, ancak tutuklu bulunan bazı Sicariilerin serbest bırakılması üzerine özgürlüğüne kavuşabilecekti. Başrahip olmanın getirdiği itibara güvenen Ananias, Albinus’u tutuklu Sicariilerin salınması konusunda ikna etmeyi başardı. Tabii ki savaş başladıktan sonra Ananias da saldırıya uğradı ve evi yakıldı.

Sicariiler 2012 yıl önce faal olmalarına rağmen, uyguladıkları terör yaratma stratejilerinin uzantıları günümüzde IŞİD gibi terörist örgütlerin eylemlerinde açıkça görülebilir. Eski ve yeni terörist hareketlerin amaçları ve yöntemleri aradaki binlerce yıla rağmen değişmemiştir. Sicariilerin de birincil hedefi toplumu etkilemek, insanlara korku ve güvensizlik aşılayarak toplumu kontrol altına almaktı. Kudüs halkını yıldırmak ve sindirmek yoluyla onlara belirli düşünce ve davranışları benimsetmeyi hedeflediler. Öldürdükleri kişiler elbette ki Sicariilerin düşmanlarıydı, fakat Sicariilerin asıl motivasyonu düşmanlarını yok etmek değildi. Kurbanları sembolikti; daha geniş kitleleri korku, endişe ya da telaşa sürüklemek için kullanılan şiddetin esas bileşenlerinden biriydi her biri.

II.3.Sicarii’lerin Sahneden İnişi

Roma’ya karşı saldırıların patlak vermesiyle birlikte, Kudüs’te Sicarii ve diğer siyasi dinci gruplar arasında kentin kontrolü ve isyanın önderliği için topyekün bir mücadele başladı. Sicariiler, borç raporlarını barındıran Yahudi arşivlerini yağmalayıp yakarak Kudüs’teki fakir halkın desteğini kazanmaya çalıştı.[11] Arşivlerin yakılmasından hemen sonra, Yahuda’nın soyundan gelen ve o dönemde Sicarii lideri olan Menahem, en hevesli askerlerini yanına alarak Masada Dağı’ndaki kaleye doğru ilerledi ve orada Kral Herod’dan kalmış olan silah deposunu yağmaladı. Menahem daha sonra Kudüs’e kendini kral ilan ederek geri döndü ve kendisine karşı çıkan iki kişiyi öldürdü. Öylesine gaddar olmuştu ki, kendisi de bir kılıcın kurbanı olmuştu. Liderlerini kaybetmiş ve dördüncü felsefenin vaat ettiği yeni düzene dair bütün umutları yıkılmış olan Sicariiler Kudüs’den kaçarak Masada Dağı’ndaki kaleye sığındılar. Masada kalesi Hasmonlular tarafından inşa edilmiş ve sonra Kral Herod tarafından güçlendirilmişti. Ölü Deniz’in kıyısına yakın, dik bir dağın tepesinde yer alan, 18 metre yüksekliğinde ve 12 metre kalınlığında duvarlarla çevrili bu kalede Herod’un depoladığı silahlar ve çok miktarda yiyecek bulunmaktaydı.

Sicariiler savaş boyunca Masada’da kaldılar. Romalılar Kudüs’u yok ederken ve yerleşik halkı katlederken izlemekten başka bir şey yapmadılar. Fakat Kudüs yok edildiğinde, Romalılar rotalarını Masada’ya çevirdiler. Dağın aşağı kısımlarında bir karargah kurdular, Sicariilerin kaçmalarını engellemek için kalenin çevresine duvar ördüler ve daha sonra kaleyi şahmerdan ile yıkmaya çalıştılar. Uzun süre orada barınamayacaklarını anlayan Sicariiler apar topar toprak ve odun kullanarak ikinci bir duvar inşa ettiler. İkinci duvarın yapımında kullanılan malzemeler Romalıların saldırısının etkisini bir nebze hafifletti. Yine de Romalılar engellenmiş değildi; Sicariilerin hamlesine ateşle karşılık verdiler. Eleazar esir düşmekten kurtulabilmeleri için hiçbir umut kırıtınsı dahi kalmadığını anladı ve etrafındakileri topluca intihar etme fikrine ikna etti.[12]Ölmek esir düşmekten daha parlak bir gelecekti onlar için. Ve Sicariiler son şovlarını yaptılar: 900’ün üzerinde kadın, erkek ve çocuk Masada Dağı’nda topluca intihar ederek Sicariiler tarafından başlatılan terör dönemini sonlandırmış oldu.


Kaynakça

Blin, Arnaud ve Gérard Chaliand. The History of Terrorism: From Antiquity to ISIS. University of California Press. 2016.; Terörizmin Tarihi: Antikçağdan IŞİD’e, Nora Kitap, 2016.

Darrell, M. Trent ve Robert H. Kupperman. Terrorism: Threat, Reality, Response. Standford: Hoover Institution Press 1979. Print.

Josephus, Flavius. The Jewish War: Revised Edition. Eds. Betty Radice and E. Mary Smallwood. Penguin Classics; Reissue edition. 1984

James P. D. The Acts of the Apostles. Canongate Books, 1999. Print.

Lacqueur, Walter. The Age of Terrorism. New York: Little Brown and Company, 1987. Print.

Mallison, S. V ve W. T Mallison.’’The Concept of Public Purpose Terror in International Law’’. Journal of Palestine Studies, 4-2 (1975): 36-51. Web. 12 May 2015.

Stewart J. D’Alessio ve Lisa Stolzenberg (1990) ‘Sicarii and the Rise of Terrorism’, 13: 4-5, 329-335,

Schmid, Alex ve Jongman, Albert. Political Terrorism: A New Guide To Actors, Authors, Concepts, Data Bases, Theories, And Literature. Transaction Publishers, 1988.

R.Horsley, “Josephus and the Bandits,” Journal for the Study of Judaism 10 (1971): 37-63

The 9/11 Commission Report: Final Report of the National Commission on Terrorist Attacks Upon the United States (9/11 Report) – Featured Commission Publications. 2004.

Wilkins, Burleigh Taylor. Terrorism and Collective Responsibility. New York: Routledge. 1992. Print.


Dipnotlar

[1] Schmid ve Jongman, 1988, 4

[2] Mallison ve Mallison, 1975, 36

[3] Burleigh 1992, 4

[4] Trent ve Kupperman 1979, 39.

[5] Chaliand ve Blin, 15

[6] Anabaptistler Radikal  Reform yanlısı Hristiyanlara verilen  addır.

[7] Yahudiye/Judea: Eski Filistin’in güneyinde yer alan bölge.

[8] Josephus, 1984, 20

[9] James, 1999, 5: 37

[10] D’Alessio ve Stolzenberg, 1990, 332.

[11] Horsley, 1971, 38

[12] Josephus, 1984, 340

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir