“Yeni Olanı Yap” Batı Edebiyatında Modernizm ve Postmodernizmi Anlamak

“Yeni Olanı Yap”

Batı Edebiyatında Modernizm ve Postmodernizmi Anlamak

Yazar: Gizem Korkmaz (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 3. Sayısı’nda yayınlanmıştır.)

Modernizm ile Postmodernizm Farkı

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, modernizmdeki hiyerarşi, amaç, paranoya, tamamlanmış sanat eserleri, yaratma, anlatıcı, anlam, semboller, metaforlar ve kökler yerlerini anarşiye, oyuna, şizofreniye, sanat eserini yaratma sürecine, yok etmeye, yokluğa, anlamsızlığa, paradokslara ve sessizliğe bırakır. Modernizmdeki anlam arayışı yavaş yavaş yok olur ve yeni düzende hiçbir şeyin anlamı yoktur. Yapılabilecek tek şey bu anlamsızlıkla oynamaktır. Romanlarda anlatıcılar yazarlara hükmetmeye çalışır; tarih güvenilmez olur ve sınırsızca değiştirilebilir; hikâyeler ironiler ile beslenir ve türler iç içe geçer. Modernist dönemdeki yaratmaya olan inanç yerini sonsuz bir umutsuzluğa bırakır. Artık hiçbir şeyin anlamı yoktur; sanatın bile. Artık bu anlamsızlık içerisinde bir anlam yaratmanın hiçbir amacı yoktur.

Modernizm de postmodernizm de yirminci yüzyıl ürünüdür. Birbirlerinden tamamen bağımsız değillerdir ve bir bitiş noktası ile diğerinin başlangıcı gibi ortak bir nokta bulmak oldukça zordur. İki akım da iç içe geçmiş ve kronolojik bir sırayla açıklanması pek mümkün değildir. Yazım sanatındaki bireysellik ve öznellik, bilinçakışının farklı yollarla kullanımı, parçalara ayrılmış anlatımlar, savaş sonrası bunalımlar, üst sanat ile alt sanatın iç içe geçmesi ve ayrımın yok olması gibi pek çok ortak noktası bulunur. Her ikisinde de yeni olanı yapma amacı vardır fakat postmodernizm yapılacak yeni hiçbir şey kalmadığını savunur. Jean Baudrillard’in de dediği gibi her şey tamamen taklitten veya simülasyondan ibarettir.

Postmodernizme modernizm karşıtı ya da devamı demekten ziyade modernizmin bir eleştirisi demek daha doğru olacaktır. Modernizmin inandığı evrensel gerçekleri benimsemeyen postmodernizm “evrensel gerçek” kavramını kökten reddeder. Lyotard’ın savunduğu ve toplumları ayakta tutan üst anlatılar (grand narratives) postmodernizm ile yıkılır ve yerini ufak anlatılara (mini narratives) bırakır. Postmodernizm eğer modernizmin ardından gelen bir akım olarak kabul edilirse, kendisi de bir üst anlatı hâlini alacaktır. Postmodernizm de, modernizm de özünde modern insan ürünüdür. Birbilerini eleştirirler fakat biri olmadan diğerinin var olması imkansızdır.

İlk Örnekler

Modernist edebiyatın kesin bir başlama tarihi olmamakla beraber İngiliz yazar Virginia Woolf, batı dünyası için “1910 yılının Aralık ayı civarında insan doğası değişti.” demiştir. Woolf’a göre efendiler ve hizmetçiler, karı-kocalar, ebeveynler ve çocukları arasındaki ilişkiler değiştikçe din, yönetim, politika ve edebiyat da değişmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, yayımlanan psikolojik kuramların yanı sıra birtakım roman ve hikâye örnekleri verilmeye başlanmıştır.

Polonya asıllı Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği (Heart of Darkness, 1899) adlı uzun öyküsü erken dönem modernist edebiyatının önemli örneklerindendir. Conrad’in denizcilik yaptığı dönemlerde Kongo’ya yaptığı yolculuğu sırasında biriktirdiği anılardan yola çıkarak, 20 yaşından sonra öğrendiği İngilizce ile yazdığı bu uzun öykünün isimsiz bir anlatıcı ve ana karakter Marlow olmak üzere iki farklı anlatıcısı vardır. Marlow’un Afrika’da nehir kaynağına olan yolculuğu karakterin psikolojik olarak kendi içine doğru yaptığı yolculuğu da kapsar. Bu uzun öykü, içerisinde barındırdığı sayısız semboller sayesinde okuyanı ile şekillenen anlamlar kazanır. Hammadde arayışı içerisinde olan büyük imparatorlukların el değmemiş topraklara olan acımasız yolculuğu ve bir emperyalizm ve sömürgecilik eleştirisi olarak okunabilinirken; Nijeryalı romancı Chinua Achebe gibi “kahrolası bir ırkçı”nın yazdığı bir öykü olarak da değerlendirilebilir. 1979 yapımı Kıyamet (Apocalypse Now) adlı filme de esin kaynağı olmuş bu öykü üzerinden yıllar geçmesine rağman hâlâ tartışılan ve pek çok farklı yorumlamayı beraberinde getiren bir eser olarak tarihte yerini almıştır.

Dünya Savaşı’nın Ardından

Birinci Dünya Savaşı ardında, acıyı, korkuyu ve kaosu bırakırken dönemin edebiyatını da şekillendirdi. Sembollerle dolu modernist şiirin en önemli örneklerinden T.S. Eliot’un Çorak Ülke’si (The Waste Land, 1922) savaşın bıraktığı derin izleri ve bunalımı satırlarında yoğunlukla barındırır. Şairler ve yazarlar bu karanlık dönem içerisinde yeni bir şeyler yazarken, “yeni şeyler” yazdıklarının tamamen bilincindeydiler. Ezra Pound’un ünlü “Yeni olanı yap!” ilkesini benimseyen sanatçılar geleneksel olandan tamamıyla kopmanın peşindeydi.

Virginia Woolf’un Deniz Feneri (To The Lighthouse, 1927) adlı romanı arayış içindeki kadın karakterler, kaos ile beslenen hayatlardaki anlam arayışları ve buna ulaşabilen tek kişinin bir sanatçı olması, zamanın göreceliği, yoğun semboller ve olayların psikolojik zamanlara olan etkileri, detayların ve yolculuğun varılan noktadan çok daha önemli olması ile ortaya çıkan gerçekçi hikâyelerden çok daha gerçek bir hikâyedir. Lily’nin Mrs. Ramsay’i incelerken yaptığı şu çıkarım, bu gerçekçilik sorgulamalarını ve ânın öznelliğini yoğun bir şekilde ortaya koyar: “Mrs. Ramsay sessiz sedasız oturuyordu. Konuşmadan böyle sessizliğe gömülmekten memnun olduğunu düşündü Lily; insan ilişkilerinin o muazzam bilinmezliğinde kalmaktan. Kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi kim bilebilirdi? En mahrem anlarda bile, kim, işte bilgi, diyebilirdi. Bazı şeyleri söyleyince, diye sorabilirdi Mrs. Ramsay (onun yanında böyle sessizlik içinde sık sık oturmuştu), bozmaz mıyız? Bu şekilde kendimizi daha iyi ifade etmiyor muyuz? Hiç olmazsa o an olağanüstü bir doğurganlığa sahip gibiydi. Kumda küçük bir çukur açıp üzerini kapattı, o ânın kusursuzluğunu içine gömdü. İnsanın içine daldığı ve geçmişin karanlığını aydınlattığı bir ân yaşar gibiydi” (Kırmızı Kedi Yayınları, çev. İlknur Özdemir, s.189).

Benzer bir şekilde İrlandalı yazar James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (A Portrait of an Artist as a Young Man, 1916) adlı romanında otobiyografik ögeleri ve bilinç akışı tekniğini kullanarak yazmıştır. Okuyucu, roman boyunca ana karakter olan Stephen Dedalus’un bilincinin içerisinde onunla beraber düşünmekte ve hayatı onunla beraber algılamaktadır. Virgina Woolf’un Deniz Feneri’nde olduğu gibi kimlik arayışı teması yoğun bir şekilde hissedilir. İrlandalı katolik bir ailenin oğlu olan Stephen büyüdükçe okur ve okudukça dine, politikaya, milliyetçiliğe ve sanata olan bakış açısı yavaş yavaş değişir ve iç dünyasında çatışmalara ve sorgulamalara sebep olur. Bu değişimler James Joyce’un hikayelerinde ve romanlarında sıklıkla kullandığı epifaniler (epiphany), yani bir objeden, sahneden, olaydan etkilenerek oluşan anlık aydınlanmalar sayesinde daha da güçlenir. Okuyucu, yoğun kimlik arayışı ve öz eleştirileri ile edebiyata, şiire ve kelimelere olan ilgisi birleştikçe Stephen’ın bir sanatçı olarak sancılı doğuşuna tanıklık eder. Burada önemli olan nokta anlatılan hikâyede mutlak bir doğru olmadığıdır. Roman tamamen Stephen’in bakış açısıyla ve algısıyla meydana gelmiştir. Daha da önemlisi, anlatılan Stephen’in “o anki” bakış açısı ve algısıdır. Okuyucu başka bir karakterin bilincine girme şansını yakalasa ya da farklı bir zamanda aynı hikâye üzerinde durulsa ortaya bambaşka bir gerçeklik çıkabilir. Romanı diğer bilinç akışı tekniklerinden ayıran en önemli özellik ise anlatım boyunca Stephen büyürken dil de paralel olarak onun gibi olgunlaşmasıdır. Örneğin roman, “Evvel zaman içinde ve ne güzel evvel zamanlardı onlar bir küçük möö inek tuku bebek adında cici bir küçük çocuğu rastlamış… Bu masalı ona babası anlattıydı, babası ona bir camın arkasından bakardı: Kıllı bir yüzü vardı.” cümleleri ile başlar. Bir çocuk nasıl konuşuyorsa öyle başlar hikâye ve “İster evim, ister yurdum, ister kilisem olsun, inanmadığım şeye hizmet etmeyeceğim: Ve kendimi olabildiği kadar özgürce ve olabildiği kadar bütünlükle dile getireceğim bir hayat ya da sanat tarzı bulmaya çalışacağım, kendimi savunmak için de kullanmasını bildiğim silahları kullanacağım, sessizlik, sürgün ve kurnazlık.” (İletişim Yayınları, çev. Murat Belge, s. 313-134) diyen bir genç adam ile sona yaklaşır.

Geleneksel edebiyattan uzaklaşma ve yeni olanı yapma ilkesi sadece edebi eserlerin yazım teknikleri veya karakterlerin iç dünyaları ve psikolojik çözümlemeleri ile sınırlı değildir. 1928 yılında yayımlanan ve 1960’lı yıllara kadar Birleşik Krallık’ta yasaklı kitaplar arasında kalmış D.H. Lawrance’ın Lady Chatterley’in Sevgilisi (Lady Chatterley’s Lover) adlı romanı konusu itibariyle geleneksel Viktorya dönemi eserlerinden ayrılır. Deneysel yazmanın epey yaygın olduğu dönemlerde yapısı itibariyle bi’ hayli geleneksel olan (üçüncü tekil anlatıcı, hiyerarşik ve geniş bir zaman diliminde geçen hikâyeler, değişimden uzak karakterler gibi) roman temalarına bakıldığında pek de geleneksel olarak değerlendirilmemiştir. Öncelikle yazar dönemin insanlara sunduğu ve yaşamalarını istediği “doğru” gerçek hayatı yansıtmaktan ziyade tabulardan ve kurallardan uzak, alışılmışın dışında bir hikâye sunar. Cinselliğin, evlilik dışı ilişkilerin ve arzuların açıkça yer aldığı romanda D.H. Lawrance’ın asıl amacı cinselliği ve özgürce yaşanmasını savunmak ya da kutsal olana saygısızlık yapılması değildir. Roman özünde sınıfsal çatışmalarıyla, soğuk ve acımasız zenginleriyle, onurlu işçileriyle ve yozlaşmış ilişkileriyle bir modern zaman ve modern insan eleştirisidir.

Sonsöz

Batıda, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında başlayıp yirminci yüzyılın ortalarına kadar devam eden modernist edebiyat süreci, diğer edebi akımlarda olduğu gibi bu dönem içerisinde yaşayan insanların psikolojilerinin yansımalarıdır. Modernist edebiyat, iki dünya savaşı görmüş, sanayileşen ve hızla büyüyen şehirlerde yaşayan, hayatın bu ani değişiminin karşısında yeniliklere ait hissedemeyen, yalnızlaşan, hızla kendi içlerine dönen ve belirsizlikle, bunalımla, tedirginlik ve anlam arayışları içerisinde kendileriyle savaşan bireylerin iç dünyalarına yolculuktur. Elitizm ile beslenen sanatçılar, kendilerini toplumdan uzaklaştırmışlardır ve bu anlamsız ve korkunç hayattan insanları kurtarabilecek tek şeyin sanatın kendisi olduğuna inanmışlardır. Dönemin sanatçılarına göre çok büyük bir hızda değişen tarih, bilim, düşünce sistemleri, teknoloji, ekonomi, çalışma hayatı ve günlük hayat karşısında güçsüz kalan, ne yapacağını bilmeyen insan öncelikle kendini bulmalı, sorgulamalı ve kendi devrimlerini yaratarak tam anlamıyla yeni ve farklı eserler üretmelidir. Edebi eserler içerisinde bu kendini bulma süreci, modernist edebiyatı geleneksel edebiyattan ayıran içsel monologlar, bilinç akışı teknikleri, psikolojik çözümlemeler, öznel zaman kavramı, geridönüşler (flashbackler), bilinçaltı sorgulamaları, çoklu bakış açıları, alegoriler, sayısız semboller, kadınlık ve erkeklik gibi önemli ayrıntıları kapsar.

Modernist edebiyatta anlatıcı kendi dünyasını kendisi yaratır. Okuyucu görünen, bariz ve değişmez olan çevrede değil, bizzat görünmeyende, gizli olanda, öznel ve değişkende, yani karakterin aklının içerisinde dolanır. Bu sebeple anlatıcı artık güvenilmez olandır. Dünya’yı onun gözüyle görmeye başlayan okuyucunun elinde olan tüm bilgiler, anlatıcının ona sunduğu kadarıyla ve şekliyledir. Bu sebeple, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru psikoloji alanında daha sistematik bir şekilde ilerlenmeye başlanması, yeni yöntemler ve teoriler geliştirilmesi modernist edebiyatı doğrudan etkilemiştir. Amerikalı düşünür William James’in bilinç akışının sürekli hareket hâlinde ve parçalara ayrılmaz, şayet ayrılırsa bilince ciddi zararlar verilecek bir bütün olduğunu söylemesi ve benliği 3 farklı yönden (maddesel, sosyal, ruhsal) incelemesi; Fransız düşünür Henri Bergson’un süre-bellek kuramı ve psikolojik zamana göre kişinin zaman kavramını kronolojik olarak algılamadığı ve kişilerin bellekleri sebebiyle bu zamanı tamamen öznel yaşandığına dair teorileri; Avusturyalı nörolog ve psikoterapist Sigmund Freud’un bilinçaltı, ego, süperego ve id kavramları ile insan davranışlarının gerçek sebepleri ve kişilik üzerine yaptığı çalışmalar ya da İsviçreli psikiyatrist ve psikanalist Carl Gustav Jung’un insan zihninin evrimi ve buna katkıda bulunan kişisel deneyimlerin yanı sıra insanlık tarihinin kalıtımsal olarak aktardığı arketipler (archetype) ile oluşan kolektif bilinçaltından bahseder.

İnsan psikolojisi üzerine yapılan bu çalışmalar, şiir ve düzyazıda ya da dramada oluşturulan karakterlerin ne yaptıkları sorusundan ziyade eylemlerini neden ve nasıl bir süreç içerisinde yaptıkları soruları üzerinde durulmasını sağlamış ve bu karakterlerin iç dünyaları ön plana çıkartılmıştır.

 

W.B. Yeats | Şair ve Paranormalist

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir