Yol Filmleri

Yol Filmleri

Yazar: Deniz Gökhan Gel

Yol filmleri, kendi adıma izlemekten en keyif aldığım beyazperde uyarlama türlerinden bir tanesidir. Bunu tabii ki pek çok nedene bağlamak mümkün ancak benim için bu tarz filmleri diğerlerinden ayıran en cezbedici özellik, diğer türlere oranla çok daha sanat için sanat olarak tanımlayabileceğimiz bir işleniş tarzına sahip olmasıdır. Yol (Güney, 1982), Y tu mama tambien (Cuaron, 2011) ve Nebraska (Payne, 2013) gibi yoğun mesaj içeren ve başyapıt olmak adına içinde her türlü ögeyi taşıyan birkaç örneğin dışında, genelde yol filmleri seyirciye sadece keyifli birkaç saat geçirtmek ve sorunlu dünyadan az da olsa uzaklaştırmak amacı taşımıştır. İyi yönetmenle, görüntü yönetmeninin buluşması neticesinde eşsiz görüntülere rastlayabildiğiniz bu türün biri bu topraklardan olmak üzere 3 güzide örneğine; naçizane diğerlerine göre üstünlük ve eksiklikleriyle değinmek istiyorum.

Kronolojik olarak gitmek istediğimden, üzerine bir şeyler söyleyeceğim ilk film, son dönem Amerikan sinemasının en Avrupai ve titiz yönetmenlerinden Alexander Payne’in 2002 yapımı About Schmidt’i olacak. Hayatında zaten tekdüzelikten oldukça sıkılan ve uzun süreli evliliğini bile sorgulamaya başlayan Warren Schmidt (Jack Nicholson), üstüne bir de kendisini hayata bağlayan tek uğraşı olan işinden, şirkete yeni gelen bilgisayarlar ve bunları idare edebilecek daha iyi elemanlar yüzünden feragat edilince hayatında büyük bir boşluğa düştüğünün farkına varır. Bir sabah uyandığında eşinin de vefat ettiğini gören Schmidt, bu hazin olay karşısında herkesten daha soğukkanlı kalarak bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Yıllar içinde kendisini kemire kemire daha da eşinden uzaklaştıran ezber hareketleri ve zorunlu davranışları, ayrıca pislik içindeki evi de gerisinde bırakarak evlilik arefesindeki tek çocuğu Jeannie’yi (Hope Davis) görmek üzere yola çıkar. Eşine yaptığı ve yaşattığı onca huysuzluğu kızına karşı da icra eden Schmidt, hayatta geriye kalan tek varlığı kızının, bir su yatağı satıcısı Randall’la (Dermot Mulroney) evlenmesini istememektedir. Bir gece yola çıktığı karavanının üzerinden yıldızlara bakan Schmidt, ölen eşine karşı adeta günah çıkarmaya girişir. Yıllardır eşinin ona yaşattığı kötü günler ve kurduğu tahakküme karşılık, onu affettiğini yıldızlara bildirir. Bunu dile getirdikten sonra gökten düşen bir meteor parçası da kendisine mefta eşi Helen’den (June Squibb) bir mesaj gibi gelir.

Yaşadığı bu kırılma anı neticesinde kızının düğününe katılmayı tercih eden Schmidt, burada hayatının en yapmacık ve zorlama konuşmasını icra eder. Denver’a ulaştığından beri onun dünyasına çok uzak ve yabancı gözüken Randall ve ailesine karşılık, bu yolculukta onu mutlu eden tek şey kızının gözündeki gerçek mutluluk olmuştur. Schmidt eve döndüğünde kendisine bir posta geldiğini görür. Bu posta ise Schmidt işinden ayrıldığı ilk zamanlarda bir çocuğa yardım için para gönderdiği Tanzanya’dan gelmiştir. Sadece hayatına bir yenilik ve farklılık getirmesi için yolladığı birkaç dolar, Ndugu Umbo isimli Tanzanyalı çocuk tarafından büyük bir hürmet ve sevgiyle karşılanır. Öyle ki çocuk Schmidt’in ve kendisinin el ele tutuştuğu bir resim bile çizmeyi eksik etmemiştir. Schmidt bu sahne karşısında uzun zaman sonra en gerçek duygularını ortaya çıkarır ve çok uzun zaman önce kaybettiği eşi, yeni evlendirdiği tek evladı ve en baştan savma duygularla yolladığı bir mektup karşısında aldığı samimiyet dolu teşekkür mektubu karşısında gözyaşlarına hakim olamaz.

Üzerine konuşmak istediğim ikinci film yine Alexander Payne’nin konu olarak çok daha komedi ağırlıklı, işleniş ve performans olarak çok daha ustalıklı eseri 2004 yapımı Sideways olacak. Başarısız bir yazar olan ve yeni boşanan Miles Raymond (Paul Giamatti), evlenmek üzere olan, kötü reklam filmlerinin başrol oyuncusu taze nişanlı arkadaşı Jack Cole’ü (Thomas Haden Church) evlenmeden önce son bir seyahate çıkarmak istemektedir. Miles’ın hayatta en sevdiği işlerden biri köy köy gezip en iyi üzüm bağlarının, en iyi üretim şaraplarını tatmaktır. Arkadaşı Jack’in kafasında ise tek hedef olarak evlenmeden önce son kez bir tek gecelik ilişki yaşamak vardır. Gezi sırasında Jack kendisinin aradığı ilişkiyi tamamlayan Stephanie’yle (Sandra Oh) karşılaşır. Köyde konakladıkları birkaç gün içinde Stephanie’den nişanlı durumunu saklayan Jack onunla pansiyonda defalarca birlikte olur. Jack’e göre çok daha içine kapanık, depresif, dul ve hayatta başarısız Miles ise, bu köye geldiğinde sık sık ziyaret ettiği barda daha önce hiç rastlamadığı garson Maya’ya (Virginia Madsen) açılmanın yollarını aramaktadır. Miles sonunda Maya’ya açıldığında ikili birlikte olur, gecenin sabahında ise Miles arkadaşı Jack’in esasında evlenmek üzere olduğunu ağzından kaçırır. Buna çok kızan Maya da Miles’la olan ilişkisini sonlandırır.

Yaşadığı olaylara çok sinirlenen Miles da Jack’e bir an önce şehre dönmeleri gerektiğini söylemeye gider ancak Jack’in bu kez de başka bir kadınla olduğunun haberini alır. Kadınla birlikte olduğu sırada kocasının geldiğini gören Jack yaka paça da olsa evden kaçmayı başarır ancak cüzdanını ve evlilik yüzüğünü kadının evinde unutur. Eşyalarını alması için arkadaşı Miles’ı ikna eder. Miles, kadının çıplak kocası tarafından arabasının önüne kadar kovalansa da eşyaları almayı başarır. Kadının kocasıyla tartıştığı sırada burnu kırılan Jack bunu nişanlısına açıklamak adına Miles’in Saab 900 arabasını da bilerek ağaca toslar. Evlenmek üzere olan arkadaşına kendi hobisini göstermek üzere yola çıkan Miles, en nihayetinde biten bir potansiyel güzel ilişkisi, kaybettiği onuru, baskı edilmeyeceğini öğrendiği kitabı ve paramparça olmuş klasik arabasıyla birlikte şehre geri döner. Evlilik günü gelip çattığında Miles bir de eski eşi Vicki’nin (Jessica Hecth) yeni eşinden hamile olduğunu öğrenir. Hayatında tam anlamıyla dip noktayı gören Miles, bir gün eski sevgilisi Maya’dan kendisinin basılmayan kitabını çok beğendiğini anlattığı bir mektup alır. Hayata yeniden tutunduğunu hisseden Miles da aracına atlayıp Maya’yı çok daha kararlı ve yalansız bir şekilde tanımak üzere yola koyulur.

Hakkında birkaç kelam etmek istediğim son film ise yakın zamanda kendi elimizden çıkan, Ali Atay’ın ilk yönetmenlik deneyimi 2014 yılı tarihli Limonata filmi olacak. Makedonya’da ölüm döşeğinde olan eski tır şoförü Suat’ın (Zekir Sipahi) hayattaki son isteği, 35 yıl önce sahip olduğu ancak bir kez bile yüzünü görmeye çabalamadığı gayrımeşru oğlu Selim’in (Serkan Keskin) helalliğini almaktır. Selim’i bulup getirmesi için de en ufak oğlu Sakip’i (Ertan Saban) görevlendirir. İstanbul’a yol-iz bilmeden gelen Sakip kardeşini bir amatör futbol kulübünün karşılaşması sırasında bulur. 35 yaşında hayatta hiçbir şeyin sahibi olamamış Selim’in tek meşgalesi futbol, tek hedefi de semtinin amatör takımını bölge şampiyonu yapmaktır. Sakip, Selim’i bulduğu anda derdini ona açar ama Selim’i ne ikna edebilir ne de yola getirebilir. Ölüm döşeğindeki babasının son arzusunu da yerine getirmek isteyen Sakip, Selim’in takımının şampiyonluk maçının ertesi sabahı kardeşini kucağında kupasıyla birlikte Makedonya’ya kaçırır. Sakip’e en başta çok kızan Selim de geri dönüşün olmadığını anlayınca boynunu eğip kardeşine teslim olur. Bel ağrıları dolayısıyla şöfor koltuğunu Selim’e teslim eden Sakip’in uyukladığı sırada, zaten yolda bir tekerleğini kaybetmiş Sakip’in külüstürünü Selim de istemeden Bulgaristan yoluna sokar. Etraftaki tekerlekçinin de (Ciguli) bir düğüne katılması gerektiğini öğrenen Selim, sigarasızlık ve alkolsüzlükle bu çingene düğününün tadını çıkarmaya karar verir. Düğün devam ederken iki kardeş tekerlekleri çalıp yollarına devam ederler. Selim ve Sakip en sonunda Makedonya’ya vardıklarında Suat’ın vefat ettiğinin haberini alırlar. Olayın şokuyla kardeşine yüklenen Sakip de Selim’in duyarsızlığı ve pervasızlığı nedeniyle babasının son arzusunu yerine getirememenin üzüntüsü ve kızgınlığını kardeşinden çıkartır. Bu isteksiz ve yersiz ziyaretin ardından İstanbul’a dönmeye karar veren Selim’i otogara kadar uğurlamaya evin küçük kızı Nihal (Funda Eryiğit) gönüllü olur. Nihal’in güzelliği ve saflığı karşısında bu isteksiz yolculuğun en keyifli dakikarını geçiren Selim’i, Sakip bir gün daha fazladan kalması için ikna eder.

Akşam olunca babaları Suat ve amcaları Fuat’ın (Luran Ahmeti) ortak sahibi olduğu meyhaneye giden kardeşler burada çocukları ve gençliklerinden bahsederler. Selim küçüklüğünden beri babasızlıktan hep kavga içinde büyüdüğünü, sıkıntıdan bardak bile yediğini anlatırken Sakip de gençliğinde yaptığı askerlikte katıldığı Bosna Savaşı’nı ve aynı siperde kaybettiği arkadaşlarını dile getirir. İlk kez birbirlerini bu kadar yakından tanımaya girişen iki kardeş eve dönerlerken Sakip, kardeşi Selim’e karşı duyduğu onca hınç ve öfkeden uzak olarak ilk kez ölen babası için içli içli ağlar ve kardeşi Selim’i babasına en azından mezarında helallik vermesi konusunda telkinlerde bulunur. İkili en sonunda mezarlığa gittiklerinde ise sabaha kadar orada sızarlar ve uyandıklarında şaşırırlar. Öyle ki Selim’in gecesinde helallik verdiği mezar dahi esasında babası Suat’a ait değildir. Babasının dileğini geç de olsa yerine getiren Sakip’in, hayatında ilk kez tanımak isteyeceği bir kardeşi ve sevebileceği bir kadını bulmanın umuduyla karşı karşıya kalan Selim’in gönül rahatlığıyla film de son bulur. Sakip babasının zoruyla gittiği İstanbul’da bir kardeş, Selim kardeşi tarafından kaçırılarak getirildiği Makedonya’da bir yaren bulmuştur. Kaybettikleri arkasındayken iki kardeş, başlangıçtaki hallerinden çok daha büyük kazanımlarıyla tanışma aşamalarını sonlandırmıştır.

Yol filmlerinin en önemli özelliklerinden biri, direkt bir mesaj kaygısı gütmemeleridir. En nihayetinde bir yola çıkarsınız ve yaşadığınız enstanteneleri her insanın karşısına çıkabileceği ölçüde tasvir edersiniz. Bu Schmidt’in tek kızını istemediği adamla evlendirirken yaptığı yapmacık bir konuşma kadar gerçek de olabilir, tekerleğe ihtiyaçları olduğu için bir çingene düğününe katılmaları icab eden Selim-Sakip kardeşlerinki kadar absürd de. Sonuçta, bir yola çıkmakla, sokakta uzun uzun yürümek arasında bir fark yoktur. İki şartta da başınıza gelebilecek olaylar sizin tercih ettiğiniz yol ve takip ettiğiniz rotayla alakalıdır. Yol filmlerini pek çok diğer tür gibi; senaryosuyla, oyunculuklarıyla, kurgusuyla geniş bir perspektifte yorumlayabilirsiniz. Ancak yukarıda da belirttiğim üzere benim bir yol filminde ilk beklediğim, geçtiği güzergahı en gerçekçi ve içe siner şekilde yansıtmasıdır. Bu konuda ne kadar bakir ve cimri kalırsanız ortaya koyduğunuz yapımı da yol filmiyle, dizi mantığıyla sitcom arasında o kadar sınırlarsınız. Zira bir yol filminin icabı her şeyden önce yolda olduğu hissini vermektir. Bu anlamda yukarıda incelemeye çalıştığım üç filmde en yetkin yapımın Sideways olduğunu söylemeliyim. Sideways, oyunculuk açısından Jack Nicholson, senaryo olarak da Louis Begley’in etkisiyle About Schmidt’in biraz gerisinde seyretse de, About Schmidt’e oranla çok daha dar bir güzergahta icra edilmesine rağmen gerek manzara ve yol sahneleri, gerek Miles’ın golf sekansı ve kaza yapılan anda gaz pedalına taş koyulan boş arabanın ağaçla çarpışma anına yapılan uzak çekimle, öncülüne göre çok daha yetkin bir işlenişe sahip olduğunu ortaya koyuyor. Ki yönetmen Payne’in daha sonra The Descendants ve Nebraska’yla 2 kez daha aday olacağı Akademi Ödülleri’nin En İyi Yönetmen adayı payesinin ilkini bu filmle elde ettiğini düşünürsek de bu konudaki gelişimini daha iyi idrak edebiliriz.

Ali Atay’ın Limonata’sının ise pek tabii ki Hollywood’un son 15 yılının en başarılı ve istikrarlı yönetmenlerinden birinin yapımlarına oranla daha primitif kaldığını söylemeliyiz. Oyunculuk olarak en üst perdeden 2 başrol seçilse de İstanbul’la Bitola arasındaki uzun ve muazzam güzergahın sadece birkaç basit sahneyle geçiştirildiğini, senaryoda oluşan boşlukların işlenişte çok da varlığı hissedilmeyen bir Bosna Savaşı hikayesiyle (tabii ki bunun tek kabul edilebilir ve anlaşılabilir yönü ortak senarist Ertan Saban’ın aynı zamanda Makedon asıllı olması) ve Sakip’in babası Suat ile Selim’in annesi arasında pek bir amaca hizmet etmeyen ve bir sonuca bağlanmayan gereksiz telefon konuşmasıyla doldurulduğunu es geçmemek gerek. Yine de Limonata’yı bir yönetmenin ilk filmi olarak değerlendirirsek hem tarzında yenilikçi, hem de işleniş ve izlenebilirliğinde akıcı bir yapıda olduğunu söyleyebiliriz. En nihayetinde Limonata’yı sırf son dönemin dram ve tarihi film ağırlıklı tekdüze Türk sinemasından uzaklaştığı için bile takdire şayan bir çalışma olarak nitelendirebiliriz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir